18 Ağustos 2017 Cuma

Futbol Kulüplerimiz Kime Çalışıyor? *

Türkiye futbol liginde  çok sayıda yabancı ülkeye ait futbolcu top koşturuyor, kimi başarılı, kimi başarısız. Türkiye'ye şu ya da bu şekilde adımını attı mı kolay kolay ülkesine gitmiyor, o kulüpten bu kulübe transfer olup duruyor. Ülkemizde yüksek transfer ve bonservis ücreti alan her yabancı futbolcu kendi ülkesine para kazandırıyor. Ülkemiz yabancı futbolcu cenneti dense yeridir.

Ya ülkemizde durum nasıl, ne âlemde? Hiç kafa yorduk mu bu konuda? Bu konuya Barcelona'da top koşturan  Arda TURAN'ın Galatasaray tarafından transfer edileceği şeklindeki haberleri okuyunca yoğunlaştım. Arda transferi gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bilmem. Ama konuşulmasını bile doğru bulmuyorum. Az sayıda bir futbolcumuz yabancı ülkede top koşturmak için transfer olmaya görsün ya eski takımı ya da diğer kulüplerimizden biri, giden futbolcumuzu geri transfer etmeye kalkar. Bizim kulüplerimiz başka futbolcu kalmadı, iyice naçar mı kaldılar da giden futbolcumuzu almaya kalkıyorlar?

Barcelona Arda için transfer bedeli olarak 25 milyon euro istiyormuş. Borcu dillere destan olan borç batağındaki GS, ne diye Arda’yı almak istiyor? Amaçları İspanya’yı mı zengin etmek? GS, ister borçlanıp alsın -zira borç yiğidin kamçısıdır- ister sponsor bulup alsın, iyi yapmıyor. Bunu sadece GS değil, daha önce FB de Emre BELAZOĞLU’nu transfer ederek yaptı. Özellikle büyük kulüplerimiz bunu hep yapıyor. Ülkeye para getirecek lejyoner futbolcuları geri getirme planlarından vazgeçmeliler bir defa. Eğer takımlarını düşündükleri kadar bu ülkeyi düşünüyorlarsa Arda gibi isim yapmış, başarısını ispatlamış bir futbolcu halen top koşturduğu takımda rahat değilse menajerleri vasıtasıyla başka takımlara transfer edilmesi için uğraşmaları gerekir. Ülkemizin büyük takımları birbirine çalım atarak sükse yapmaktan, kendi taraftarının gönlünü almaktan, iyi transferler yaptı diye haber konusu olmaktan vazgeçmeliler. Bırakın Arda’yı getirmeyi, dışarıda kalması için ellerinden gelen gayreti göstermeliler. Ülkeyi sevmek, ülke ekonomisini düşünmek bunu gerektirir.

Bizim büyük kulüplerimiz büyük kalmak istiyorlarsa önce futbolcuyu alırken kazanmalılar. İyi bir bedelle aldıkları futbolcuyu daha iyi bedelle satabilsinler. Avrupa şampiyonalarında başarı göstermek için çaba göstermeliler. Bunun yolu takım oyunu oynamaktan geçer. Parayı basıp futbolcu alma hazır yiyiciliğini bırakıp alt yapıya önem vermeliler. Başka ülkeler, istediği mevkiye istediği futbolcuyu alarak her sene Avrupa kupalarına katılıp derece elde ediyor. Ucuza transfer ettikleri futbolcuyu takımlarına para getirsin diye iyice meşhur ettikten sonra  bedelsiz gitmesin diye pazarlama yoluna gidiyor, böylece verdiklerinden daha fazla parayı kulüplerine kazandırıyorlar. Büyük takımlarımız takımlarını ve ülkeyi düşünüyorlarsa önce kulüplerini borç batağından kurtarsınlar, ardından akılcı transferlerle başarılarına başarı katsınlar. Ama yaptıklarına bakılırsa ülkeyi ve ülke ekonomisini çok düşündüklerini sanmıyorum. Görünen başka ülkenin takımlarını zengin ederek o ülkenin bütçesine katkı yapmak şeklinde.

Bu ülkede yabancı futbolcu olduğu gibi bizim ülkemizin futbolcuları da dışarıda oynasın, oraya giden çocuklarımıza çelme takmayalım, giden futbolcumuz buradan gemileri yakarak gitmelidir. Takımlarımız büyüklüklerini dışarıya gönderecekleri futbolcularla da göstersinler. UEFA kupasını aldıktan sonra yurt dışına transfer olan ne kadar GS’lı futbolcu varsa yitiğimizi toplar gibi çoğunu gitmesiyle almamız bir oldu. İyi de yapmadık o zaman, şimdi de iyi yapmıyoruz.

Arda’nın geri geleceği haberleri bana bunları düşündürdü. Başta  büyük kulüplerimiz olmak üzere milletçe bu ülkede milli düşünmemiz lazım. Siz ne dersiniz bilmiyorum ama benim kanaatim bu şekildedir. 18/08/2017

* 28/08/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Yeter ki seninle görüşmek istesin!

Kazara telefon numaranı vermişsen yandın demektir. Hoş telefonunu vermesen de bir tanıdığından telefonunu bulur. Kendisini dünyanın merkezine koyar, öbür ucuna da seni. Arar durur artık. Ya sana bitmeyen derdini anlatacaktır, ya da seninle bir bitecek bir işi. Daha doğrusu senin bitireceğin bir iş.

Vakitli-vakitsiz arar durur. Cevap veremeyebilirsin. Önemli değil.  Olur ya tuvalettesindir veya yemek yiyorsundur. İhtiyacını gidermeni bekler, Her 10 ve 15 dakikada bir seni arar. Hiç aklına gelmez bu adam tatil, bugün biraz geç kalkacak olabilir, bu adamın toplantısı vardır, telefona cevap veremeyecek durumdadır. "Müsait olunca seni arayacağım" şeklinde gönderdiğin mesaj da işe yaramaz. Tek parolası var, kendisine cevap vermen. Yoksa halin kül. Baktın kendisine cevap vermedin mi hemen atlar bir otobüse. Seni tanıyan birinin yanına gider, bana cevap vermedi, bir de sen ara diye.

Vaktin müsait olunca ararsın. Kardeş, aramışsın, uyuyordum, ya da dersteydim, buyur diye. "Fark ettim bu yüzden fazla aramadım," der. İyi ki fazla aramamış, bir de fazla arasaymış, telefonum durmadan çalacakmış demek ki. Bir gün bir dostum ona bir rektörün numarasını vermiş. Nice sonra beni aradı, "Rektör aradım aradım cevap vermedi" dedi. Adam müsait olunca döner sana dedim. Toplantısı  vardır, misafir ağırlıyordur, fazla aramayaydın dedim. "Zaten fazla aramadım" dedi. Eğer beni aradığı gibi aradıysa yandı o rektör demektir.


Elinde bir oyuncak, aklına geldi mi arıyor da arıyor. Adam boş olunca anlayışı da yok oluyor sanırım. Herkes boştur diye düşünüyor. Nedense işi vardır, müsait olunca arar diye düşünemiyor. Allah kimseyi boş bırakmasın! Böylesinden kurtulmanın tek yolu bu tipler aradı mı, işi-gücü bırakıp telefonuna cevap vermektir.  Böyle yaptın mı o günkü tehlikeyi savuşturdun demektir, diğer arayıncaya kadar rahat edersin. 17/08/2017

Böyle terörle mücadele olmaz

Türkiye her biri diğerine rahmet okutacak şekilde terörün her türlüsüne muhatap olmaktadır. Devlet terörle başa çıkabilmek için her yol ve yöntemi kullanıyor. Kökü kazındı kazınıyor, bitti bitiyor derken bir başka yerde yine şehitler vermekteyiz. Çünkü karşımızda açık düşman yok. Terör her defasında sinsi yüzünü bir kez daha gösteriyor. Zira teröristlerimiz kaypak ve kahpece pusu kuruyor her defasında. Ülke olarak acılı ve dertliyiz. Bu milletin başına geleni Allah kimseye vermesin.

11 Ağustos'ta Trabzon'un Maçka ilçesinde  meydana gelen terör olayı ise ülke olarak yüreğimizi dağladı, ülke bu acı haberle çalkalandı. Çünkü bu sefer teröre kurban verdiğimiz erzağını çalan teröristlerin saklandığı yeri göstermek için güvenlik güçlerine kılavuzluk yapan 15 yaşındaki Eren'den başkası değildi. Beraberinde bir başçavuş şehit olurken, bir polis memuru da yaralandı. Allah ölenlere rahmet, yaralımıza da acil şifalar versin.

Askerimiz, polisimiz, jandarmamız terörle mücadele için göğsünü siper ediyor. Kesinlikle bundan şüphem yok. Devlet de terörü bitirmek için elinden gelen desteği veriyor. Mücadeleyi kesinlikle küçümsemiyorum. Niyetim başka kan akmasın, yeni Erenleri kurban vermeyelim. Ama terörle mücadelede bir yerlerde hata yaptığımızı kabul etmemiz gerekir. Yıllardır terörü Karadeniz'e taşımayı hedefleyen PKK, Güneydoğu da iyice sıkışınca dişini Maçka'da gösterdi. Burada sormak lazım. Teröristler Maçka'ya kadar nasıl geldi? Haydi bir yol bulup geldiler diyelim. Teröristlerin olduğunu haber veren 15 yaşındaki çocuğun operasyon bölgesinde ne işi var? Sonra teröristlerin izini süren güvenlik görevlisi sayısı ne kadardır? Bu konuda sorulacak soruları çoğaltabiliriz. Ama gördüğüm kadarıyla burada tamamen bir amatörlük söz konusu. Güvenlik güçlerinin buradaki terörü basite aldığı, olayı basit  bir hırsızlık vakası gibi değerlendirdiği görülüyor. Buradaki görevlilerin PKK gibi sinsi, vahşi, acımasız kanlı örgütü daha tam tanıyamadıkları anlaşılıyor. Terör nasılsa sadece Güneydoğu’nun sorunu, oraya hapsedilmiş; bizim buralarda ne gezer, diye düşünmüş olmalılar. Yetkililer nasıl böyle bir yaş tahtaya bastılar? Düşünmek lazım.

Maçka olayında istihbarat eksikliği kadar olayın vahametinin yetkililer tarafından iyi analiz edilmediği anlaşılıyor. Güvenlik güçlerinin kedi-köpek kurtarmada, intihara kalkışan bir kimseyi kurtarma esnasında işi ciddiye alıp her ihtimali değerlendirmek suretiyle olay mahallini güvenlik çemberiyle çevirdiklerini görürüz. Nedense PKK gibi bu ülkeye yıllardır kan kusturan, anaları ağlatan, kandan beslenen bu sinsi varlıkları yakalamak için göz göre göre ateşe gidiyorlar, üstelik alınması gereken tedbirleri iyice almadan. Düşman pusuda bunları avlıyor. Madem çocuğun bilgisinden faydalanacaksınız, önce ailesinden izin alıp ardından bu çocuğa çelik yelek dahil her türlü tehlikeye karşı iyice tedbir alarak götürmek gerekmiyor muydu? 

Maçka olayı bize şunu göstermiştir ki terörle mücadelede amatör tavırları bırakıp bu işi profesyonelce yapmak gerekiyor. Bu işe baş koyan, ölümü göze alan güvenlik görevlilerimiz bir defa soğukkanlılığı elden bırakmadan hızlı ve doğru karar vererek teröristlerin başına ekşimelidir, Öyle taktik uygulamalılar ki terörist neye uğradığını şaşıracak, silahına davranmaya vakit bulamayacaktır. Bunun için kendilerini terörist yerine koyarak “Ben terörist olsam ne yaparım, nereye saklanırım, nereden kaçarım, nereden silah atarım, yakalanmamak için tehlike çemberini nasıl aşarım” hesabı yapmalıdırlar. Yalı kılıç teröristin üzerine gel bizi avla diye gitmemelidir. Gerekirse teröristlerin saklandığı yer çok uzaktan izlenerek dışarıya çıkmaları beklenmelidir. İçeride ne yaptıkları, kaç kişi olduklarını tespit için uzaktan içeriyi görecek aletler kullanmalıdır. Eğer biz bu acemi tavırları terk etmezsek terör bu ülkede daha çok can almaya devam eder.  17/08/2017