26 Temmuz 2017 Çarşamba

Bir piknik anısı: "Namazı sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi?"

"Tespihsiz namaz olmaz"

Dün akşam bir dostumla beraber serinde çay içelim, muhabbet edelim diye Karatay Olimpiyat Parkına gittik. Akşam namazını kılmak için mescide girdik. Mescitte ayakta duran iki çocuk vardı sağına ve soluna bakan.
“Farzı kıldın mı?” dedim.
“Hayır” dedi.
“Cemaat olalım mı” dedim.
“Olur” dedi.
“Geç o zaman ardıma” dedim.
Tam ben öne geçerken “Sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi?” dedi.
“Kaç yaşındasın? dedim.
“15 yaşındayım” dedi.
“İyi geç o zaman” dedim, kamet getirmeye başladım.

Çocuk geçti önümüze güzelce bir namaz kıldırdı. Akşam namazlarının vazgeçilmez süreleri olan Kevser ve İhlas ile. “Sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi” öz güvenine sahip çocuğun namaz esnasında sesini, mahrecini duyunca  ve kendinden emin bir şekilde ne yaptığını bilen tavrı tanımadığım bu çocuğa olan takdirimi iyice artırdı.
Namazımızı bitirdik, müezzin olarak tespihin başındaki duaları okudum, amin pozisyonuna geldik. Ben ve dostum ellerimizi açıp duamızı yaptık. Fakat küçük imamımız bir türlü ellerini duaya kaldırmadı, iki dizinin üstüne paralel bir şekilde ellerini uzattı durdu. Bir anormallik var ama nerede bakalım derken ‘Lillahi Teale’l Fatiha” diyerek salavat ve Fatihamı okudum. Çocuk Ayet’el Kürsi okunduktan sonra tespih öncesi imamlarımızın kafasını sağa ve sola çevirdiği gibi dizlerine doğru üfledi, bu esnada ben ellerimi yüzüme sürerek duamı bitirdim. “Haydi” dercesine yüzüme baktı çocuk.
“Tespih” dedi.
“Bugün de çekmeyelim, olmaz mı, duamızı yaptık” dedim.
“Olur mu? Tespihsiz namaz olmaz ki!” dedi bana.
“Kim dedi sana bunu” dedim.
“Babam dedi, namaz olmaz böyle” dedi.
“Baban kim senin” dedim.
“Babam hoca benim, biz Almanya’dan geldik. Babam iyi bilir” dedi.
“Nerede baban?” dedim.
“Daha dışarıda” dedi.

Bu esnada ayağa kalktık ve geriye döndüm, babası kapıdan görünüyordu. Babasına daha kimsin, necisin, tanışalım demeden “Almanya Hamburg’ta hoca olduğunu, 30 tane talebesinin olduğunu, cami cemaatinin Kur’an okumayı bilmediğini, kendisinin orada nasıl talebe yetiştirdiğini, iki haftalığına Konya’ya geldiklerini, bize FETÖ gibi bakanlara ‘Biz onlar gibi değiliz’ dediğini yeni nesli iyi yetiştirmek için elinden geleni yaptığını, kendi çocuğu gibi çocukların sayısını artacağını” ayaküstü birkaç dakikada anlattı durdu. Çaya davet ettim, teşekkür ederek ayrıldı yanımızdan.

Namaz kıldırmadaki çocuğun teşebbüsüne hayran kaldığımı tekrar ifade etmek isterim. Ama yine kendinden emin bir şekilde “Tespihsiz namaz olmaz” fetvası garibime gitmedi değil. Ayaküstü bizi tanımadan, hırlı mı hırsız mı olduğumuzu test etmeden babasının kırk yıllık dost gibi bize kendisini anlatmaya başladığını görünce inan üzüldüm kendi kendime.

Be mübarek! Bana kendini ve yaptıklarını anlatmadan keşke önce tanışma yoluna gitseydik, daha şık olurdu. Üstelik makine gibi ardı arkasına konuşup “Bir de sizi tanıyalım” demedi. Haydi bundan da geçtim, küçücük çocuğunun kafasını “Tespihsiz namaz olmaz” diyerek yanlış bilgiyle doldurmanın ne anlamı var? Bu gelecek vadeden çocuk bu zihniyetle büyürse sonu ne olur? Kendi doğru bildiğin yanlışını kendi çocuğuna niçin enjekte ediyorsun? İnsan kendi çocuğuna bu şekil kötülük yapar mı? Tespih çekmenin önemini göstermek için böyle yola niçin başvurursun? Geçmişte insanları ibadete yönlendirelim diye iyi niyetle hadis uyduranların ceremesini asırlar geçti hala çekiyoruz ümmet olarak.

Hiç unutmam, ortaokula yeni başladığım zaman bir hocama “Peygamberimiz tespih çeker miydi?” diye sorduğumda bugünkü anlamda çekmemişti, dedi. O zaman tespihi bidat olarak görebilir miyiz diye sorduğumda hocamız tespih çekmeyi bana şöyle açıklamıştı. “Bid’at olmaya bid’at. Fakat tespih çekmeyi şöyle görmek lazım: Bir adam düşünün ki bir yerde çalışmak için bir yıllığına anlaşmış, adam yıl boyunca çalışıp çabalamış. Sene sonu ayrılma zamanı geldiğinde patronundan alması gereken parayı almadan çekip gidiyor. Tespih çekip dua etmeden camiden çıkanın durumu da buna benzer” demişti. Bu açıklamaya katılır veya katılmazsınız ama bana küçükken yapılan bu izah mantıklı gelmişti.

Sen gel de lise çağına gelmiş bu çocuğu eğit eğitebilirsen. Çocuğun akıl hocası babası, babasının akıl hocası ise cemaati. Kafası bu şekilde doldurulan bir çocuğa hiçbir eğitimci doğruyu gösteremez. Kimse doğruyu anlatmıyorsunuz diye eğitimcilere kızmasın.

Hasılı, çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştirmeye çalışalım ama kendi yanlışlarımızla onların kafasını doldurmayalım! Zira bu şekilde yetiştirilen bu gelecek vadeden çocuk -söyleyecek kelime bulamıyorum ama- olsa olsa bağnaz bir kimse olur.  26/07/2017


Gelin bu zavallı tipi tanıyalım!

Burnu hep havalarda olan, burnundan kıl aldırmayan, kendisini mükemmel gören, kendisini bir şey sanan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışan, hep övülme ve taltif edilmekten hoşlanan, ömrünü bir makama gelmek için harcayan ve makam için yaşayan, oturduğu koltuğa da  kalkmamacasına sımsıkı sarılan, varlık sebebini bir koltuğa oturmak olarak gören, gözü oturduğu koltuktan daha yukarıda olan, koltuğu daha yukarılara sıçrama olarak kullanan; gücünü yeteneğinden değil, koltuğundan alan tipler vardır.

Ne oldum delisidir bunlar. Gözü hep havadadır. Havaya baka baka havalı olur çıkar. İnsanlara tepeden bakar, caka satmayı sever. makam hastası ne oldum delisidir. Parasıyla beslediği insanların ilgi ve alakasından dört köşe olur. İnsanlar adam diye ilgi gösterdikçe egosu bir kat daha artar. Eksikliğini makam gücüyle kapatmaya çalışır. Üstleriyle iyi geçinir, reklamını iyi yapar, yedirmeyi sever, karşılığında da saygı ve iltifat bekler. Saygı ve iltifat görmezse zırnık koklatmaz acından ölse de. İş yapmadan iş yapıyormuş gibi kendini göstermede üstüne yoktur. Hayatı havadır böylelerinin.

Zoru gördü mü bin bir türlü  bahane uydurarak tüyer oradan. Kötü günlerde yanında göremezsin. İyilik meleği görüntüsünün ardında aynı zamanda iyi bir kincidir, insanları kullanmayı iyi bilir. Alt taraftan saygı göstermek için yedirme yolunu seçerken üst tarafla da işini çıkartabilmek için siyaset, sendika ve gücü elinde bulunduran makam, mevki sahibi kişilerle ilişkilerini iyi düzeyde tutmaya çalışır, saygıyı elden bırakmaz. Hizmet adamı gibi gösterir kendisini. Çünkü makamda kalması onlarla iyi geçinmesine ve kendisini pazarlamasına bağlıdır.

Belli etmese de insancıl görünümünün altında iyi bir kincidir. Aynı zamanda kıskançtır, rakip gördüğünü ezmekten zevk alır. Düşmeye gör, zevkten dört köşe olur. Üzüldüm demesi bile sahtedir. Rakibinin yaptığı işi küçümser. Yazdığını bile anlamaz böyleleri. Sosyal medyada yaptığı yorumlarla edep yoksunu olduğunu gösterir. Ne de olsa düz kontaktır, Aristo'nun klasik mantığıdır kafasındaki. Gösterdiğini değil, parmağına bakar.

Nasıl ki küpün içindeki dışına vurursa böylelerinin de iç hali dışına kibir olarak yansır. Yürüyüşü, bakışı bile dağları ben yarattım der gibidir. Yaptığı işin ötesinde esas mesleği kendini pazarlama olduğu için kendini çok akıllı sanır, konuştukça kendisini dinleyen insanları ikna ettiğini sanır. Esas kendisini kandırdığının farkında bile değildir. Kendisini akıllı sanan acınası zavallı bir tiptir halbuki. Mağrurluk, kibir paçasından akıyor farkında değil.

Kendisine nefes veren, yürümesine can veren yaptığı koltuğudur. Kazara altından koltuğu çekilse hayatı zindan olur. İçindeki derdi yapıştığı makamla bastırmaya çalışır belli etmeden.

Zamana, zemine göre hareket etmeyi iyi becerir, dün sendikada ekmek yoksa adımını atmaz, bugün ihtiyacı varsa oradan çıkmaz, işinin biteceği siyasinin gözüne girmek için devreye koymadık adam bırakmaz, dün okuduğu lisenin türünü söylemekten çekinirken bugün göğsünü gere gere o lisenin adını ağzına alır, çünkü bugün prim yapmaktadır. Dün 17-25 Aralık olduğunda “Cemaat hala güçlü, daha dün Amerika’ya yüksek lisans için adam gönderdiler, biraz ortada durmak lazım” der. Hükümet gücü ele geçirince gece-gündüz hükümetin reklamını yapmaya başlar. Gören de bu adam resmi bir kurumda amir değil, partinin siyasetten sorumlu adamı sanır.

Çalmadık kapı, devreye olur-olmaz adam ayarladıktan sonra “Falan makama gelmem için teklif var” demek suretiyle “Aslında ben istemedim, yeteneğimden dolayı bana teklif edildi” diyerek tevazu göstermeye çalışır. Halbuki böylelerine tevazu değil, sürekli yapa yapa kendinden bir parça haline gelen kibir yakışır. Bir makama gelmeyi adam olmak olarak görür. Adamlığın kriteri ona göre budur.

Böyleleri her devirde işini çıkarır. Halbuki kendini olduğundan farklı göstermek, insanlara caka satmak, tepeden bakmak bir gösteriş budalalığıdır. Gizli şirktir. Hiç tavsiye etmem böylelerine bu özelliğini. Bir makama gelmek için değer mi böylesi huylar? Yazık, öbür dünyasını yok ediyor!

Bakın etrafınıza! Kaç tane görebileceksiniz bu tiplerden?

25 Temmuz 2017 Salı

Rotasyon denince niçin ilk akla öğretmenler gelir? -2

Ağırlıklı olarak öğretmenlere uygulanan rotasyonda geçmiş yıllarda devlet koyduğu kuralı çoğu zaman kendisi çiğnedi. Sürekli zorunlu rotasyona tabi olma yılını yukarıya çekti. Bir an evvel zorunlu hizmetimi yapayım diyenler yaptı diğerleri ise Bakanlığın tasarrufuyla kurtuldu. Halbuki Bakanlığın yapması gereken mecburi yükümlülüğe tabi olanların er veya geç zorunlu hizmet görevini yapması yönünde kararlı olmasıydı. Görevinin ilk yılında zorunluluktan kurtulan bir öğretmen kimsenin hayat bile edemeyeceği şekilde şehir merkezlerinde görev yapmaya başladı. Aynı okulda yıllar yılı görev yapar oldu.

Bakanlık belirli bir yılını aynı okulda dolduranlara rotasyon getirdi, ama aynı Bakanlık bu yıl uygulanmayacak açıklaması yaptı. Kanaatimce konan kural değiştirilmemeliydi veya ötelenmemeliydi. Öğretmen göreve başlarken hangi kurallara tabi olduğunu, ne kadar yıl nerede çalışması gerektiğini bilmeliydi. Kısa zamanda geleceği yere geldikten sonra muhitinden ev-bark aldıktan sonra rotasyonu dillendirmek çok akla uygun olmasa gerek.

Anlayacağınız kör-topal da olsa Milli Eğitimde öğretmenlere rotasyon uygulanıyor. Buradan söyleyeyim, rotasyonu hararetle savunan biriyim. Askere, polise ve aksak da olsa öğretmene uygulanan bu rotasyon niçin diğer çalışanlara uygulanmaz? Hele rotasyon sürekli öğretmenin başında demoklesin kılıcı gibi sallandırılmaktadır. Halbuki bir öğretmen aldığı çocuğu dört yıl sonrasında mezun edip yeni öğrencilerle muhatap olmaktadır. İyiyse okulunda isim yapıyor, veli ve öğrenci Allah razı olsun diyor, kötüyse öğrenci dört yılın sonunda ondan kurtuluyor. Ya diğer kamuda çalışanlar! Onların durumuna bir bakalım. Bir imam düşünün bir camide 20-25 yıl çalışıyor. Burada ne imam değişiyor ne de mahalleli. İmam iyiyse aliyyül ala, ya yeterli değilse o zaman o mahalleli yatsın ağlasın, kalksın ağlasın. Belediyelerde çalışanlar yine çakılı kadrodur, dünya gelse onu yerinde oynatamaz. Vatandaş her belediyede işi olduğunda aynı kişiyle muhatap olmak zorundadır. Burada sadece belediyede çalışan ve Diyanette çalışan imamları örnek verdim. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarında aynı yerinde uzun yıllar çalışan nice kamu personeli vardır. Diğer kamu kurumlarında çalışan personel için zorunlu yer değiştirme hiç akla gelmezken nedense herkesin aklına ilk öğretmen geliyor. Hakkını yemeyelim Diyanette de görevliler için rotasyon geldi ama sadece bir defa uygulandı, bundan sonra da uygulanıp uygulanmayacağı belli değil.

Sözün özü, kamuda çalışan hizmetlisinden memuruna, şefinden şube müdürüne, öğretmen, müdür veya yardımcısına; belediye, tapu, maliye vb nerede devletin maaş verdiği kim varsa makam, mevki ve yaptığı işe bakmaksızın rotasyona tabi tutulmasıdır. Bu, herkese yeni bir heyecan verecektir, kendisini yenileme imkanı verecektir. Hizmet gören iyi biriyle ardından hayırla yad etmeye devam edecektir, iyi değilse ‘Şükür, kurtulduk’ diyecektir. Bunun için devletin değişmez kurallar koyması gerekir. Değiştireceği, uygulamayacağı kuralı koymaması çok iyi olur. Eş vb mazeretleri mutlaka göz önünde bulunduracak ama mazeretin resmiyetin dışında gerçekliğini mutlaka araştırmalıdır. Bu durumda eşin eşin yanına gitmesinden ziyade eşleri gerekirse daha farklı bir yerde istihdam etme yoluna gitmelidir. Buna rağmen evinin yanında çalışmak, dışarıya gitmek istemeyen olursa kendisine yol verilip dilediği yerde çalışmasına imkan verilmelidir. 25/07/2017