25 Temmuz 2017 Salı

Rotasyon denince niçin ilk akla öğretmenler gelir? -1

Türkiye'de çalışan bazı kamu çalışanları için sistematik veya şartların getirdiği zorunluluktan dolayı adına rotasyon, zorunlu yer değiştirme, zorunlu hizmet, Doğu görevi, Şark görevi, mecburi hizmet dedikleri yükümlülükler uygulanır. Böyle bir zorunluluk olmazsa cazibe merkezi olmayan yerlerde çalışan kalmaz. Devlet bir nevi buna mecbur kalmıştır. Bildiğim kadarıyla zorunlu hizmet doktor, polis, subay, öğretmenler ve bazı üst düzey kamu çalışanlarına uygulanmaktadır.
Kamu çalışanlarının rotasyona tabi tutulmasında öncelikli  amaç, tercih edilmeyen yerlerin çalışan ihtiyacını karşılamak olmalı. Açıkça belirtilmese de aynı yerinde uzun süre çalışan bir kimsenin araziye uyup işini aksatacağı, heyecanını kaybedeceği, kendisini yenileyemeyeceği, çalıştığı yerde bazı kimselere torpil vb öncelik verebileceği gibi nedenler de düşünülmüş olabilir. Devlet nerede bir aksama varsa tedbir almakla yükümlüdür. Kamuda çalışacak olanlar da ülkenin her bir toprak parçasında çalışabileceğini hesaba katarak görev talebinde bulunmaktadır. Zaten kamuda çalışmayı göze alanlar göreve başlamadan önce Türkiye’nin her bir yerinde çalışabilir raporu almakla yükümlüdür.

Asker ve poliste titizlikle uygulanan bu rotasyon nedense diğer alanlarda çok işlememektedir. Başlangıçta “Türk Bayrağının dalgalandığı her yerde çalışırım, bu benim için şereftir” diye göreve başlayanların çoğu zorunlu hizmetten kurtulmak için her yolu denediği görülmüştür.  Kimi zorunlu hizmete tabi olmayan eş bulmuştur, kimi formalite evlilik yapmıştır, kimi eşini sigortalı göstermiştir, kimi birlikte yaşamaya devam etse de resmi olarak eşinden ayrılma yolunu seçmiştir, kimi bakan atamasıyla çalıştığı yerden kurtulma yoluna gitmiş; kimi “Bulunduğu mahalde çalışması uygun değildir” raporu alarak tayin isteyebilmiş, kimi yüksek lisans yapma, kimi anne veya babasının bakıma muhtaç olduğunu belgelendirme yoluna gitmiş, kimi sağlık vb nedenlerle zorunlu hizmetten muaf olma yoluna gitmiştir. Devletin mazeret olarak gördüğü ne kadar madde varsa  zorunlu hizmetten kurtulmayı düşünenler bir maddeye kendini uydurarak gemisini kurtaran kaptan olmuşlardır. Öyle kimseler var ki gittiği zorunlu hizmette bir yıl durmadan eş durumundan Batı’ya nakil gitmiştir. Doğu ve Güneydoğu’da sürekli personel açığı olurken diğer alanlarda personel fazlalığı söz konusu olmuştur hep. Polis ve askerin dışında diğer alanlarda zorunlu hizmet yapan kimselerden hiçbir mazeret öne sürmeyenler veya süremeyenler mecburi hizmetini yapmaya devam etmişlerdir.

Gerçek mazereti olmayanların zorunlu hizmetten kurtulmak için başvurdukları yöntemden kurtulmak için devlet öğretmenlerde sözleşmeli öğretmenlik modeline geçti. Atanan kişi çalıştığı yerde dört yıl çalıştıktan sonra başarılı bulunursa öğretmenliğe geçip iki yıl  daha bulunduğu yerde çalışacak, sonra tayin isteyebilecek. Devletin zorunluluktan yaptığı bu son tasarruf çözüm olmaya çözüm. Fakat 6 yıl bir yerde çakılı kalacak olan bu bekar öğretmenleri de düşünmek gerek. 25 yaşında zorunlu hizmet yapmak için atanan bir öğretmen otuz küsur yaşına kadar ya evlenmeyecek, ya da çalıştığı yerde bulduğu biri ile evlenme yoluna gidecek. Bu durum nereden bakarsanız bakın içinden çıkılmaz vahim bir durum.


Devletin çalışanına kolaylık olsun diye koyduğu tayin hakları geçmişte çalışanlar tarafından hoyratça kullanıldığı için onların ceremesini maalesef yeni atanan çocuklar çekeceklerdir. Gitse bir türlü, gitmese bir türlü. Eli mahkum maalesef. Başımıza gelenler ise kendi yapıp ettiklerimizdendir. Bu da birilerinin ceremesini sonrakiler çekmek şeklinde yürüyecek şimdilik.

İlmin yarısı 'bilmiyorum' ise diğer yarısı nedir?

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmet için Güneydoğunun bir iline gittiğimde o okulda çalışmakta olan tecrübeli bir hocamız: "Hocam! Meslekte yenisin, mesleki tecrübem olarak söyleyeyim. Öğrenci sana bir soru sorduğunda sakın ola ki 'bilmiyorum' deme. Doğru yanlış fark etmez herhangi bir cevap ver" dediğinde hayretime gitti: "Olur mu hocam, bilmediğim bir soru olursa bilmiyorum der, gider araştırır, doğrusu ne ise hem kendim öğrenmiş olurum, hem de öğrencileri bilgilendiririm" dedim. Bana, "Kendin bilirsin, ama öğrenci nezdinde itibarın sarsılır ve bir değerin kalmaz" demişti. Meslek ve yaşça benden büyük olan bu hocamızın tecrübesini hiç uygulamadım ama dediğini de hiç unutmadım.

Televizyonda din adına dini bilen ve bildiğini iddia edenlerin kısır tartışmalarını görünce nedense 94 yılında başımdan geçen bu anekdot aklıma geldi. Birbirini ithamlar, birbirinin sözünü kesmeler, birbirine mağlup edilmesi gereken düşman gibi görmeler, birbirine belden aşağı vurmalar...Bu işi yapanlar aynı dinin mensupları maalesef. (Ben burada dini konuyu konuşan muhataplardan bahsediyorum ama diğer alanlarda yapılan tartışmaların çoğu da bundan farksız.) Nedense programın başındaki doğrunun ortaya çıkması temennileri havada kaldı. Onları izlerken "İlmin yarısı 'bilmiyorum' demektir, sözü geldi aklıma. Yarısı bilmiyorum ise ilmin diğer yarısı nedir diye düşünmeye başladım. Sağ olsunlar ekranda dört saat boyunca izlediğim hocalarımın bana en büyük katkısı ilmin diğer yarısının ne olduğunu bulmama yardımcı oldu. Hemen kendi kendime, 'İlmin diğer yarısı da edeptir,' dedim. Programın bir diğer faydası da hani birine sormuşlar edebi nereden öğrendin diye. Adam, ‘Edepsizlerden’ cevabı vermiş. Programa ve taraflara ön yargısız bir şekilde bakanların da ortak kanaati bu. Programda bilgi adına doğru yanlış malumat vardı. Fakat edep yoktu. Öyle zannediyorum herkeste özellikle bilim adamlarında olması elzem bir değerimizdir edep. İlmin ne olduğunu 13-14. Yüzyılda yaşamış Yunus, “İlim ilim bilmektir /İlim kendin bilmektir /Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır/Okumaktan murat ne /Kişi Hak'kı bilmektir /Çün okudun bilmezsin /Ha bir kuru ekmektir/Okudum bildim deme /Çok taat kıldım deme/Eğer Hak bilmez isen/Abes yere gelmektir” diyerek en güzel şekilde ifade etmiştir.

Sözlükte edep: “Toplumda oluşan töreye uygun davranış; utanma, çekinme, sıkılma duygusu, incelik.” anlamlarına geliyormuş. Hakikati ortaya çıkarmak için canlı yayına çıkan bu zevatta eksik olan edepti kanaatime göre. Edep; kişinin kendini bilmesi, haddini bilmesi, neyi-nerede-nasıl konuşacağını bilmesidir. Tartışmacılar sahalarında allameyi cihan olabilirler. İlim ve bilgi önemlidir önemli olmaya. Günümüzde bilgiye ulaşmak o kadar kolaylaştı ki edeple süslenmeyen, taçlandırılmayan bilgi, kişiyi tevazudan uzaklaştırıyor ve tarafları halk nezdinde sıfırlıyor. Fakat tartışmaya kendilerini kaptıran zevat, halk nezdinde küçüldüğünün farkına bile varamıyor.

Bir defa ilim adamı olan kişilerin her şeyi ulu orta, her yerde tartışmamayı bilmeleri gerekiyor, doğruyu bulmak amacıyla kendi aralarında müzakere etme imkanı varken birbirini alt etme niyetiyle arenaya çıkıp kozlarını paylaşma yolunu seçmek önlerinde unvanları da olsa ilim adamına yakışmaz. Neyi-nerede konuşacağını bilmeyen insanlar ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar bu topluma din adına verebilecekleri bir şeyleri yoktur. Yine bunların horoz dövüşünü ve kayıkçı kavgasını görünce bunların bana anlatacağı din kendilerine kalsın, en iyisi “Koca karı imanı” dedim kendi kendime. 25/07/2017

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Protokolde Şenlik Var!

Kültür ve Turizm bakanı Numan KURTULMUŞ çiçeği burnunda bakan olduktan sonra memleketi Ordu'nun Aybastı ilçesinin düzenlediği festivale katıldı. Kendi halinde yapılan bu yayla şenliği adını şenlikten ziyade protokolde yapılan kavgayla Türkiye gündemine oturdu. Kavga derken laf kalabalığı falan değil. Belediye başkanının korumalarıyla  emniyet müdürünün korumaları arasında tekme-tokat bir meydan savaşı var görüntülerde. 

Haber kaynaklarının verdiği bilgiye göre il emniyet müdürünü belediye başkanının korumaları protokol yerine oturtmak istememişler. Tasası da korumalara düşmüş. Videodan izlediğime göre nasıl da girmişler birbirlerine. Bereket silah çekmemişler. O hengamede belki de akıllarına gelmedi silah çekmek. Kazara gelmiş olsaydı oradan kaç kişi sağ çıkardı? Bunu da düşünmek lazım. Bakanın, Ordu’nun ve ülkenin verilmiş sadakası varmış ki kavgada ölen yok. Akıllarda şenlik değil, festival esnasında yapılan meydan savaşı kaldı. Yeter ki insanoğlu meşhur olmak istesin. İsteyince Allah da veriyor. Korumalarımız çok meşhur oldular. Güpegündüz kalabalığın içinde ve aralarında bir bakan varken ona aldırmadan amirleri adına ölümüne kavgaya tutuşan bu korumaları kimse unutmayacak. Yarın bir üst makama gelen bu korumalarla çalışmak isteyecek. Kim istemez ki… Topluluk içerisinde rezil olmayı bile göze alacak şekilde kavga çıkartan bu kimseleri dünyada arasan bulamazsın. Bunlarla çalışan amirler de “Benim için protokolü hiçe sayarak kendi canlarını tehlikeye attılar, helal olsun bunlara. Bunlar yanımda oldukça sırtım yere gelmez” diye düşünecek ve  bunlarla çalışmak için sıraya girecekler. Adından söz ettirmek ve meşhur olmak böyle bir şey işte. Her adama nasip olmaz. Emniyet müdürü nereye giderse gitsin bundan sonra ona protokolde yer ayırmayan veya yer vermeyen onun korumalarıyla kavga etmeyi göze alacak bundan sonra. Kendine güvenen vermesin.

Burada şu suçlu, bu haklı derdinde değilim. Dünyaya verdiğimiz bu görüntüyle haklı olsan ne olur, haksız olsan ne olur! Rezillik, pespayelik paçadan akıyor. İnsan rezil olmak isterse bunu bu şekilde beceremez. Burada korumaların yaptığı ayıp ayıp olmasına. Ama ayıbın daha büyüğü emniyet müdürüne yer ayırmayan veya ayırtmayan belediye başkanına ait. Ayıbın ikinci büyüğü ise kendisine protokolde yer ayrılmamış olan emniyet müdürünün festivali protesto edip geri döneceği yerde orada zorla oturmak istemesinde. Aslında oldu olacak inatlaşan bu iki üst makam sahibine bu  hengamede birkaç yumruk gelse fena olmazdı hani.

Bu ülkede maalesef protokol krizleri hiç eksik olmadı. Çoğu kimse protokoldeki yerini beğenmez, çeker gider. Gitmekle de kalmaz yıllar yılı kin güder. Ben önce konuştum, sen önce konuştun atışmaları olur. Lise müdürlüğü yaparken defalarca karşılaştım. Bereket ilçede yapılan törenlerde kaymakam, garnizon komutanı ve belediye başkanının yeri belli. Buralarda bir sorun yok. Sorun diğerlerinde. Ceremesini de töreni düzenleyen çeker. Gelen ona kızar, giden ona kızar. Hiçbir şey yapmasa bile bakışı veya sözüyle insanı madara eder. Hiç unutmam bir çelenk töreninde protokoldeki ilk üç makam çelengini koyduktan sonra dördüncü sırada cumhuriyet başsavcılığı var. Programı sunan bayan öğretmene “Aman öğretmenim …cumhuriyet başsavcısı çelengini sunacaktır. Sakın ola ki ağzından cumhuriyet savcısı çıkmasın” diye önceden hatırlatmama rağmen heyecandan “Şimdi …cumhuriyet savcısı çelengini sunacaktır, arz ederim.” dedi. Dedi ama baltayı taşa vurdu. Diğer sıradakiler çelengini sundu, tören bitti, herkes giderken tören alanında bekleyen biri var. Tanıdık bir sima. İlçe cumhuriyet başsavcısı. Hemen sunucunun yanına gitti ve “Cumhuriyet savcısı değil, cumhuriyet başsavcısı diyeceksin” diyerek fırçasını atı ve çekip gitti.

İnanır mısınız Türkiye’de bir makam sahibi olan çoğu kimsenin eşinin yanında esamesi bile okunmaz. Emir eri gibidir evinde. Makamına geldiğinde veya bir protokole gelince aslan kesilir, oradaki insanlara kök söktürür. Ağzınla kuş tutsan beğendiremezsin kendini. Türkiye’de protokol hazırlayanlar ve orada sunuculuk yapanlar yaşadıklarını anlatsalar ciltler dolusu kitaplar yazılır, komedi diye okursun. Biriniz derlesin bunları. İnanın kitabınız çok satar.

Bu son protokol kazasını Türkiye ucuz atlattı. Daha bundan sonra beterinin olmayacağına dair bir garantimiz yok. Her bir kimse için protokolde yer hazırlanacağına programın yapıldığı yerde sadece ilk üç kişiye yer ayrılıp sonraki gelenler boş bulduğu yere otursalar ne olur? İnanın çok hoş olur. Camilerimizde protokol mü var? Gelen boş bulduğu yere oturuyor, namazını kılıp çıkıyor sessizce. Ne kavga var ne de gürültü. Eğer böyle yapmazsak biz bazı makam sahiplerinin daha çok kaprislerini görürüz. 23/07/2017