19 Temmuz 2017 Çarşamba

Günümüzde Bir Üniversite Okumak Yeterli mi? *

2017 YGS sınavına 2.265.844  öğrencimiz başvuruda bulundu. Bunların içerisinde sınava girmeyen, giremeyen, ya da barajı aşamayan öğrenciler çıktıktan sonra LYS sınavına 1.506.504 öğrencimiz girmiş oldu. Lisans Yerleştirme Sınavı olan LYS'ye girip de 180 barajını aşan kaç öğrenci var bilmiyorum. Zaten amacım rakamlara boğmak değildir. ÖSYM'nin koyduğu barajı geçen üniversite adayları başarı sıralarına bakarak ön lisans ya da lisanslara tercih yapabileceklerdir.

Her yıl yeni kurallar koyan ÖSYM; tıp, hukuk, mühendislik ve öğretmenlik bölümlerini tercih etmek için belirli bir başarı sırası şartını yürürlüğe koydu. Mesela, tıp için ilk 40.000, hukuk okumak için 150.000, öğretmen olmak için 240.000' girme şartı getirdi. ÖSYM'nin amacı, bazı bölümlerde kaliteyi yakalamak, isteyen herkesin istediği bölümü yazmasının ve okumasının önüne geçmek sanırım. Her meslek kutsaldır. Mesleğin iyisi kötüsü olmaz. Bu ülkede her alanda yetişmiş elemana ihtiyaç vardır.  Bu ülkede önemli bölümler sadece bunlardan mı ibarettir? ÖSYM, niçin diğer bölümler için böyle bir tasarrufa gitmez?

Bu sene nereden bakarsak en azından bir milyona yakın öğrenci üniversiteli olacak. Çünkü 200'e yakın üniversitemiz var. Barajı aşan her öğrenci yeter ki tercih yapsın, ister devlet ister vakıf üniversitesi olsun 2 ya da 4 yıllık bir fakülteye girme imkanı var. 

Her okumak isteyeni üniversitede okutalım okutmasına. Zira okumanın yaşı yoktur, zararı da yoktur. En azından biz böyle biliyoruz. Bugün okumak isteyene üniversitelerimiz sonuna kadar açık. Bir fabrikanın ürettiği seri mal gibi biz son yıllarda üniversiteden bol adam mezun ediyoruz. Pekiyi kaçına istihdam alanı açabiliyoruz? Bildiğim kadarıyla çoğu üniversite mezunu boşta geziyor, her geçen gün de işsiz üniversiteli mezun sayısı artmaktadır. 22-24 yaşına kadar okuyan bu öğrenciler alanında iş bulamadıktan sonra ne yapacaklar? Niçin bunun tedbiri alınmaz? Üniversitesini bitirdikten sonra yıllar yılı alanında iş bulmayı bekleyen yüz binlerce öğrenci mevcut. Böyleleriyle karşılaştığınız zaman iş bulamadığı için hayata ve geleceğe karamsar bakan üniversiteli sayısı hiç de az değildir. Bugün 240 bin sıralaması getirilen öğretmenlik için bile daha önce mezun olmuş ama atanamamış bir milyona yakın öğretmen adayı var. Bu demektir ki, eğitim sistemimiz, özellikle üniversitelerimiz hayata adam hazırlamıyor, hayatın içine hayattan zevk almayan, "Ben bir işe yaramıyorum" diyen gençlerin sayısını artırıyor. Böyle giderse gençler arasında onulmaz toplumsal yaralara yol açılacaktır. Ben ÖSYM'nin yaptığından, başarı sınırlaması getirdiği bölümlerin dışında istihdam alanı yok şeklinde anlıyorum. İki yüz kırk bin sıralamasına giremeyen öğrenci iş bulamayacak demektir bu.

Hiç birbirimizi kandırmayalım. Bu ülkede bir iş bulabilmek için okunur. Gözde olan mesleklerin gözde olmasının sebebi ya maaşının iyi olması, ya da atanabilme imkanının olmasıdır. Bu durumda sınava giren her öğrenci en azından ilk 240 bine girmek için yarışmaktadır. Bu çıtayı yakalayamayan boşu boşuna okuyacak, ailesini dört yıl daha ben üniversite okuyorum diye aldatmış olacaktır. 

Devlet ve ÖSYM, ileride meydana gelebilecek toplumsal faciaların önüne geçmek için başka yol haritaları belirlemelidir. En azından bölümünde okumak isteyen her bir öğrenci mezun olduğu zaman kendisine ne kadar ihtiyaç olduğunu, kaç kişi arasından yarışa girebileceğini bilmesinde fayda vardır. Hele bazı bölümlere sittin sene ihtiyaç olmadığını bilmelidir. Okuyan da bunu bilerek okumalıdır. Bence ailelerin ve gençlerin umutlarını tüketmesek iyi olur. 

Başarı sırasına göre tercih yapacak öğrencilerin bu durumu göz önüne almasında ve tedbir almasında fayda vardır.19/07/2017

* 22/07/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Din Şurasının FETÖ ile ilgili hazırladığı rapor üzerine **

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Şurasını  toplayarak  "Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY raporu hazırlattı. Hazırlanan rapor 10 dile çevrilerek Avrasya Din Şurasında paylaşılacak. Raporu inceleme imkanı bulmuşsanız emek sarf edilmiş ve yerinde tespitler yapılmıştır. 

Raporda, Yapının Medine döneminde yaşayan münafıklarla örtüştüğünü ifade etmektedir. Yapı ile ilgili 20 madde sıralanmış. Rapordan bazı bölümlere yer vermek istiyorum burada:
Bazı dinî grupların, önderlerine yaptıkları gibi Gülen örgütü mensupları da liderlerine âdeta peygamberlere tanınan “korunmuşluk” vasfını yüklemektedirler…Yıllar boyu yapılan bu dinî görünümlü yoğun telkinlerle “kayıtsız şartsız itaat kültürü” ortaöğretim seviyesindeki körpe zihinlere öylesine kazınmıştır ki, artık bu gençlerde “muhakeme gücü, eleştiri yeteneği, hakikati araştırma hedefi” gibi hiçbir aklî çaba kalmamış, bunun yerini lidere ve abilere/ablalara teslimiyet almıştır…Örgüt mensupları, liderlerinin Allah Teâlâ ile doğrudan konuştuğuna inanmakta ve bu sebeple onun sözlerini bütün insanların sözlerinden üstün tutmaktadırlar…“Elimi elime koydum, ‘şunu benim arkadaşlarımın eli say yâ Rasulallah’, dedim. O eli tutanlar Allah’ın elini tutmuş sayılırlar. Bu cemaat Allah’ın elini tutmaya niyet etmiş gibidir…Gülen’in, Kur’an istismarı bazen oldukça garip tevillerle de kendini göstermekte, mesela Hz. Meryem’e gelen ruhun Hz. Muhammed olabileceğini söyleyecek kadar tahrifte ileri gitmektedir…Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında en fazla Hz. Peygamber’i istismar ettiği görülmektedir. Vaazlarında açıkça dile getirdiğine göre Hz. Peygamber, İzmir’e gelmekte, cemaatin arasında dolaşmakta ve onları teftiş etmektedir. 06.04.1979 tarihli bir vaazında şöyle demektedir: “Birisi şöyle anlatır: ‘Gece bulunduğum yerde Rasul-i Ekrem’i gördüm. Bana dedi ki: 'Ben şimdi teftişe çıktım. Buradan da İzmir’e gidiyorum.' Bir başkası şunu söyleyecektir: 'Gelip minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu. O cemaatin içinde isbat-ı vücud etti…Dinî otorite meselesinde Gülen’in yaptığı çarpıtmalar içerisinde en önemli konulardan biri, mehdilik ve mesihliktir. Kendisi açıkça söylemese de bağlılarında böyle bir algının oluşmasına hem sebep olmuş hem de göz yummuştur. Bu konuyla ilgili görülen rüyaları ve müntesipleri arasında yayılan söylentileri reddetmemiş, âdeta bilinçli bir şekilde bu algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Bağlılarının, onunla ilgili algı ve açıklamalarından anlaşıldığına göre, Gülen beklenen mehdi ve mesih olarak görülmektedir…Örgütün takipçilerini etkilemede kullandığı keşif ve kerametin de dinde bağlayıcılığı yoktur. Sonuç olarak keşif, keramet, rüya ve benzeri hususların, birey ve toplum için dinî bir bağlayıcılığı söz konusu değildir ve bunlar üzerine herhangi bir hüküm bina edilemez.

Her bir cümlesi yerinde bir tespit olan bu rapor 80 sayfadan ibarettir.  Şura, FETÖ’yü dini yönden hem incelemiş hem de öneriler getirmiştir. Rapor ve tespitler gecikmiş olsa da ülkenin başına gelen bir musibet sonrası Diyanet’in ev ödevine iyi hazırlandığını gösteriyor. Çünkü ciddi bir emek verilmiş görünüyor. Rapordan anladığıma göre Diyanet, dini alanda halkı bilgilendirme görevini de yürüteceğe benziyor. Bu tür yapılar yıllardır Diyanet’in tam görevini yapmadığından dolayı içimizde merdiven altı olarak neşvünema bulmuştur. Görünen o ki Diyanet, görevinin sadece camilere din görevlisi atamak olmadığını, halka doğru din anlatmak ve yanlış dini yorumlara karşı halkı bilgilendirmek gibi bir görevi olduğunu da hatırlamış oldu. Diyanet İşleri Başkanlığını yaptığı bu çalışmadan dolayı tebrik etmek lazımdır.

Hazırlanan rapor FETÖ ile ilgili. Fakat raporu objektif bir şekilde incelediğimizde FETÖ’de bulunan din anlayışının bugün ülkemizde yaşamakta olan, büyük kalabalıklara hitap eden birçok cemaat, tarikat, yapı, sivil toplum kuruluşu ve kanaat önderlerinde de olduğu görülecektir.

Din Şurası, günümüzde hayatiyetine devam eden özellikle gizlilik üzere içimizde cemaat faaliyetini yürüten cemaatlerle ilgili de raporlar hazırlamalıdır. Raporda adı geçen cemaatlerin olumlu ve olumsuz yönlerine yer verilmelidir. Hazırlanan rapor kamuoyu ile paylaşılmadan önce ilgili cemaatlere gönderilerek durum değerlendirmesi yapmaları sağlanmalıdır. Hakkında rapor hazırlanan cemaat yanlışlıklarını düzeltirse cemaat prensiplerinin düzeltilmiş hali, düzeltilmezse hazırlanan rapor kamuoyunun bilgisine sunulmalıdır. Özellikle cemaatlerin beslendiği kaynakları iyi incelemelidir. 

Ülkemizde din işlerini yürütmekle görevli olan Diyanet, etliye-sütlüye karışmazsa, gözünü yumar, başını sallar, maaşını almaya devam ederse, ya da içimizden bir yapı yarın harakiri yaptıktan sonra böyle rapor hazırlamaya kalkarsa biz böylesi musibetleri daha çok görürüz. Diyanet, testi kırıldıktan sonra değil, testi kırılmadan önce hareket etmelidir. 18/07/2017

** 19/07/2017 tarihinde kahta.soz gazetesinde yayımlanmıştır.

16 Temmuz 2017 Pazar

Seç-beğen! Ağır adam mı, ağır vasıta mı?

Günlük hayatta etrafınızda her işini ağır ağır yapan, hiç canına kıyamayan, canı çok kıymetli, gailesiz insanlar vardır. Ardından top atsan, mermi sıksan dünya umurunda değil. Kıyamet kopsa yine acelesi yoktur böyle tiplerin.

Seslensen duymaz, duysa da aldırış etmez. Girdiği yerden çıkmaz, nerede kaldın desen, "Ne oluyor ya, acelen ne?" der. Bekleye bekleye koruk olduktan sonra yüzünü ekşitsen umurunda değil. Sen yırtınsan da, dövünsen de sadece kendine zarar vermiş olursun. Çünkü onun başkasını bekletiyorum diye bir derdi yoktur. Senin dişlerini sıktığın yanına kar kalır. Eceli veren Allah'tır. Buna eyvallah derim. Fakat böyleleri çok uzun yaşar, nice ocaklar söndürür. Nicelerinin salına yapışır diyeceğim ama zamanla yarışma gibi bir problemi olmadığı için kimsenin cenazesine de katılamaz. Ağır adamdır vesselam!

İnsanın ağırı olur da vasıtaların ağırı olmaz mı? Trafiğe çıkınca sayılarının az olmadığını görürsün. Şehir içinde bile aramadığın kadar var. Yeter ki sen iste veya onun gittiği rotayı izle. Ya da sen istemesen de o gelir seni bulur. Normal şartlarda yolların sağ şeridi bunlarındır, şeridinden gitse sorun yok. Yolundan gitse kimse onun varlığından haberdar olmaz. İşte bu durum onları rahatsız eder. Hemen orta ya da sol şeride geçer. İşte en büyük keyfi de budur. Ne gider, ne de durur. Işıkta durduğu zaman kalkması bir sorun, kalktığı zaman da yürümesi bir sorundur. Sen geçeyim diye saç-baş yolsan nafile. Ne önünü görürsün ondan, ne de ışığı geçersin. O istifini bozmaz. Kazara yoluna geç be adam diye işaret etsen, korna çalsan varlığımı hissettirdim diye keyfi yerine gelir, fakat tevazusundan belli etmez. Sen korna çalarsın, o da sana çalar, sen el-kol işareti yaparsın, o sana fazlasıyla yapar. Arkasına yanaşsan da sen ağlayacaksın, önüne geçebilirsen de sen ağlayacaksın. Çünkü o, kullandığı arabanın şeklini almıştır; kabalık dersen var, hantallık dersen var, kilo dersen o biçim. Bir de insanlara tepeden bakması yok mu? Hem arabası hem kendisi tehlikeli madde. Tek şansın var, arabadan hemen inemez. Bir fırsatını bulup şeridini değiştirirsen çalıyı dolanmandan dolayı kendini Allah'ın en bahtiyar kulu olarak görebilir, kazasız-belasız kurtulmadan dolayı Allah'a şükredersin.

Fena mı? Hiç olmazsa bu vesileyle Allah'a şükretmiş olursun. 16.07.2017