8 Temmuz 2017 Cumartesi

Kimin lügatında var böyle bir cibilliyetsizlik? *

Türkiye ve dünyada anlık öyle olaylar oluyor ki duyunca insanın akıl ve hafsalası almıyor. Bazı olaylar vardır ki "Bu kadar da olmaz" dedirten cinsten. Sakarya'da meydana gelen tecavüz ve vahşi cinayeti okumuş olmalısınız. Aynı iş yerinde çalışan iki kişi, birlikte çalıştıkları Suriyeli mesai arkadaşlarının evine zorla girip hamile eşi ve 10 aylık çocuğunu ormanlık alana kaçırdıktan sonra önce tecavüz, ardından taşla başlarını ezmek suretiyle hunharca katletmişler. Güya iş yerinde 'kim daha çok çalışıyor' diye tartışmışlar. Kocasına kızıp hıncını eşinden ve çocuğundan çıkarıyorlar. Üstelik biri de kapı komşusu. Allah kimseye böyle komşu, böyle iş arkadaşı vermesin, eş ve evlat acısı çeken Suriyeli mülteciye  sabır versin, her daim onun yardımcısı olsun. 

Savaşların bile bir hukuku olur; kadına, kıza, yaşlıya, engelliye dokunulmaz şeklinde. Bu sapık cani sürüsü ise komşusunun namusunu koruyacağı yerde onun haremine göz dikmiş. Güya iz bırakmayacaklar, ardından öldürüyorlar. Haydi hamile, doğum yapacak demediler, nefislerinin esiri oldular, on aylık sabiden ne isterler? Aslında bu sahne bizim yabancımız değil. Yeşilçam filmlerine benziyor. Bizim eski filmlerimizin çoğunda genellikle tecavüz sahnesi vardır. Güya başroldeki oyuncudan öç alacaklar ve onu çıldırtacaklar. Yabancı filmlerde yoktur böyle sahneler. Onlar hırsızlık yapmak için bir eve geldiklerinde evdekileri otomatik silahla tarar, hırsızlığını yapar, çeker gider. Bizde ise filmlerimizde bir eve hırsızlık için bile gelinmişse ve o evin kadını veya kızı varsa rol gereği ağızlarının suyunu akıta akıta önce kadına ve kıza tecavüz edilir, sonra öldürülür, ardından evi soyup giderler. Güya temiz iş yaptıklarını sanırlar. Sonunda başroldeki oyuncu gerçeği öğrenir ve hepsini adalete bile teslim etmeden kendisi öldürür. Demek ki bu tür filmleri izleye izleye bilinçaltımıza iyice yerleşmiş bizim. Niyetim eski Türk filmleri değildi ama nedense aklıma geldi. O filmlerin senaryosunu yazanlar öyle zannediyorum bir misyon gereği bunu yaptılar diye düşünüyorum. Bu suçta onların da payı vardır. Şimdi de ekileni biçiyoruz. Filmlerdeki rol gereği olanları gerçek hayatın içinden yaşatıyoruz gücü ve kuvveti olmayan masumlara, bize sığınanlara.  

Türk filmlerinde konu darlığı çekercesine oynana oynana aşina olduğumuz bu tür sahnelerin ne Türk'ün töresinde, ne dinimizde, ne değerlerimizde, ne de insanlıkta yeri vardır. Bu millet her türlü suçu bir yere kadar makul görebilir, insandır çiğ süt emmiştir der ama bu millet tacizciye, tecavüzcüye asla prim vermez. Bir başkasının evli eşine el sürmez, evleneceği eşi ile resmi nikah yaptırdıktan sonra belki olmaz diyerek dini nikah da kıydırır. Tecavüzcüyü ise linç etmeye çalışır, edemese içeride şişletme yoluna gider. Hiçbirini yapamasa bu tür ırz düşmanlarını arasında barındırmaz. İçimizdeki bu beyinsizler kimin geçerken aramıza bıraktıklarıdır, kim bilir?

Kavgayı kocasıyla yapıyorlar, ceremesini eşine ve çocuğuna çektiriyorlar. Kimin lügatında var böyle bir cibilliyetsizlik? Bu nasıl iş böyle ya? Nasıl mide bunlardaki? Kimin eseri bunlar? Acılı baba, ölümü kabullenmiş; “Akrabalar duymasın, trafik kazasında öldüler, tecavüzden bahsetmeyin, Türkiye'ye leke gelmesin” diyor. Allah bu şekil bir acıyla kimseyi imtihan etmesin.

İki sapık ve cani yaptıklarına güya pişmanlık duymuşlar, aynı pişmanlığı Suriye düşmanlığını körükleyenler de duydu mu acaba? 08/07/2017

* 10/07/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

7 Temmuz 2017 Cuma

Diyanet böyle olmalı hep **

Eskiden ülke yıkılsa, din elden gitse Diyanetin sesi çıkmaz, kendi dünyasında iş ve işlemlerini yapmaya çalışırdı. Hutbeleri eme yaramaz, uyutan cinstendi. Sadra şifa olmazdı. Dışarının dünyası ile caminin dünyası farklıydı. Ya şimdi?

15 Temmuz gecesi camilerde okutmaya başladığı salaları ses getirdi. Bir konu hakkında Başkanı hemen demeç ve beyanat verdi. Hiç olmadığı kadar Diyanet İşleri Başkanlığı son yıllarda hem kendi hem de Türkiye gündemindeki konular ve sorunlarla ilgili inisiyatif almaya başladı. Özellikle hazırladığı cuma hutbeleri gündemi takip ederek dinin bu konulara nasıl baktığını, vatandaşın ne şekil bakması gerektiğiyle ilgili doyurucu bilgiler vermeye başladı. Hiç gündemden haberi olmayan bir vatandaş bile dinlediği hutbeyle ülke gündemi hakkında bilgi sahibi olabiliyor şimdi. Hutbelerimiz hayatın içinden olduğu için vatandaş nezdinde hutbeler gündem oluyor artık. İnsanların yanına vardığın zaman milletin hutbe üzerine konuştuğunu görebiliyoruz. 

Son günlerde malumunuz içimizde mülteci olarak bulunan Suriyeliler üzerine "istemezük" furyası başladı. Bir yerlerde meydana gelen bireysel meseleler sanki tüm Türkiye'nin meselesiymiş gibi önümüze konarak algılar oluşturulmaya başlandı. Yalan-yanlış bilgiler sosyal medyada servis edilmeye başlandı. Bu konuda devlet yetkilileri yatıştırıcı açıklamalar yaptı. Bu ahval üzere caminin yolunu tuttuk bugün. Hutbenin konusu Muhacir ve Ensar kardeşliği üzerine idi. İçimizdeki mültecilere ne şekil davranmamız gerektiğiyle ilgili tarihten bu güne örnekler verdi. Tüm cemaat can kulağıyla hutbeyi dinledi. Uyuyan da yoktu hiç. Dinledikçe içimiz açıldı. Gündeme cuk oturmuştu anlayacağınız. 

Din dediğimiz böyle bir şeydi aslında. Hayata dair bir şeyleri varsa o din yaşanılabilir bir dindir. Din, insanın her alanına hitap eder; siyasi, ekonomik, ahlaki, sosyal her alanda sözü olursa o din dindir aslında. Diyanet de böyle düşündüğü için gündemle ilgili konuyu gündemine alarak hutbe konusu yapmış. Helal olsun Diyanete. Başkanı nezdinde Diyanet camiasını tebrik etmek lazım. 

Vizyon ve üstlendiği misyonu ile Diyanet ağırlığını her geçen gün daha da hissettirmeye başladı. Böyle bir Diyanete köstek olmaktan ziyade destek olunmalıdır. Umarım bu başarısı kişisel değildir. Diyanet bugün üstlendiği misyonuyla iyice profesyonelleşir, kurumsal bir kimlik kazanır. Bundan sonra da ses getirmeye devam eder.  07/07/2017

** 12/07/2017 tarihinde kahta söz' de yayımlanmıştır.

Yürüyüşün bana öğrettikleri...

Sizi bilmem ama bu yürüyüş bana neler öğretti neler! Bir bilseniz keşke...
  • 68 yaşındaki bir ihtiyar delikanlının gençlere taş çıkartırcasına 24 gündür sıcak demeden 450 km'lik bir yolu yürümesi hep akıllarda kalacak.
  • Partisinden bir milletvekilinin mahkumiyet kararı için tren, uçak, otobüs, özel taksi ile gidilen yolu yürüyerek gitmesinden dolayı cezası kesinleşmemiş mahkum, ömür boyu liderine minnet duyacak, kendisinden ayrılırsa "Gözünle, dizine dursun, ben senin için bu yaşta o kadar yolu teptim, seni nankör kedi!" sözlerine hazır olması, 
  • Yürüyüşe katılanların çeşitliliği çok konuşulacak...CHP'lisi, DHKP-C'lisi, HDP-PKK'lısı, FETÖ'cüsü…zaman zaman eşlik etti kendisine. Masumlar da arada kaynadı gitti. Ayna ayna olanı hiç bu kadar gerçeği yansıtmadı. Mevlana, “Gel, gel, ne olursan ol yine gel...” dedim, bu çeşitlilikte bir insan toplayamadım" diye hayıflanıp duracak kendi kendine mezarında.
  • Araçlar için açılan otobanlarda aynı zamanda yürüyüş yolu olarak kullanılabileceğini gösterdi bize. Hükümetler artık yatırım yaparken otobanlara da kaldırım yapmayı düşünecek bundan sonra. Sadece İstanbul-Ankara arasını değil tüm Türkiye’yi yaya yürüyüşüyle örmelidir. Yarın biri çıkar da “Bu da bir şey mi, ben Edirne’den Kars’a yürüyeceğim” derse hükümetler hazırlıksız yakalanmamalıdır.
  • Bundan sonra siyasete atılmayı düşünenler için çıta, 450 km’dir. En az bu kadar yolu yürüyemeyecek olanlar siyasete girmemelidir.
  • Evden bakkala giderken altına araba isteyen yeni nesle de bu uzun yürüyüş örnek olmalıdır. Gördüğünüz gibi araba zorunlu ihtiyaçlardan değildir. Demek ki istenirse yürünüyormuş. Bundan sonra işe-güce, gezmeye giderken tabana kuvvet diyeceksiniz. Hem öyle yürüyeceksiniz ki üstünüzden uçak, yanınızdan özel taksi, tren ve otobüs geçerken binmeyeceksiniz. Onlar yalvaracak siz yürümeye devam edeceksiniz. Kafanızın cezasını böylece ayağınız çekecek.
  • Kamuda üst yöneticiler için makam aracına ve şoföre ihtiyaç olmayacak. Herkes gideceği yere kendi imkanlarıyla gidecek. Böylece devlet bu yükten kurtulmuş olacak.
  • Kendi halinde mütevazı, müzmin bir muhalif lideri iken bu yürüyüşle birlikte Türkiye ve dünya gündemine oturmak, aynı anda basın ve medyanın gözdesi olmak, yürüyüşe katılanlardan daha fazla devletin güvenlik güçleri etrafında onunla birlikte yürümek ve onu korumak... Böylece kişi “Ne önemli iş yaptım, değerim böylece ortaya çıktı, bendeki güvenlik başbakan ve cumhurbaşkanında bile yok” diyecek.
  • Yürüyüş başının muhalefet liderliğinin yanında başka maharetlerinin de olduğu böylece ortaya çıktı. İşini de hiç aksatmadı: Grubunu yolda topladı, basına günlük demeç verdi, hem yürüdü, hem de Türkiye gündemini takip etti. Gerçi erken kalkıp erken yol almadı, geçmiş devlet memuru tecrübesinden hareketle 09-17 saatleri arası sıcakta yürüdü. Zamanla yarışmadı. Sıcak dedi yürümedi, geçti istirahatini yaptı. Gece serinde yürüyeyim demedi. Nasılsa kalacağı yer, yiyeceği, içeceği aynı zamanda kendisini takip etti. Bu durum devlet memuru olmak için KPSS      sınavına giren yeni nesle örnek olmalı. Kamuda çalışıp da ne yapacaksınız? Ya siyasete girin, ya da serbest çalışın. Günlük aynı binada iş göreceğim, mesaiye riayet edeceğim, amirime karşı sorumluyum derdi yok böylece. Yollara düşüp göçebe hayatı da yaşayabilirsiniz.
  • Yürüyüşe katılanlara -belirli bir kesim kızsa da- yürüyüş boyunca ellerinde silah onları korumak için yürüyüşe katılan güvenlik güçlerinin hayır duası yeter de artar bile onlara.
  • Adalet, sadece ucu kendine dokununca değil; her zaman, herkese istenmeli imiş demek ki...
  • Bir hareket ne amaçla yürürse yürüsün, onlara kızmak, onları küçümsemekten ziyade ülkeyi yönetenler varsa bir haksızlık gerekli tedbiri almalıdır. 07/07/2017