11 Haziran 2017 Pazar

Anladım ki benden moda tasarımcısı olmazmış! *

Yaptığım mesleği seçmeseydim acaba ne olabilir, neyi yapabilirdim diye zaman zaman düşünmedim değil. Az bir çaba ile birçok mesleği yapabileceğime kendimi inandırdım çoğu zaman. Modacılık ve stilistlikte bunlardan biri. Elbiseyi daraltıyor, bolartıyor, her yıla ait bir renk seçiyorsun, ardından mankenlere giydirip podyumlarda iyi bir reklam yapıyorsun, sonra piyasaya sürüyorsun. Satış rekorları kırmamak elde değil. Paraya para demezsin artık. Bu yılın modasını piyasaya sürer sürmez önümüzdeki yılın modasının üzerinde çalışmaya başlarsın. Özellikle erkeklerin giyeceği modeller benden sorulur diye düşünmedim değil.

Erkeklere ait model tasarımlarının yanında kadınların giyecekleri üzerinde de çalışmam gerekir. Ne de olsa bir elmanın yarısı da onlar. Üstelik giyim ve kuşama en fazla önem verenler ve para harcayanlar da onlar. Fakat kadınların giydikleri üzerinde daha başlamadan sınıfta kalırdım diye düşünmeye başladım son zamanlarda. Çünkü elbiseyi daraltmak, bolartmak, eteği kısaltmak ve uzatmakla olmuyor bu işler gördüğüm kadarıyla. Kadınların giyeceği yeni sezon sürümler içerisinde aklıma her şey gelirdi de bugünkü kadın ve kızların giydiği yırtık pantolonlar ne şeytanın aklına gelirdi ne de benim. Hiç düşünemezdim doğrusu. Pantolonun değişik yerlerini yırtmak suretiyle piyasaya sürmek büyük risk gerçekten. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Kim giyerdi ki yırtık pantolonları sonra? Üstelik yırtık olmayana göre daha pahalı. Ama iş benim düşündüğüm gibi değil. Mağazalar bu şekildeki yırtık pantolonları peynir ekmek gibi satıyor. Çarşıda gördüğün her on bayandan sekiz tanesinin üzerinde bu tür yırtık pantolonları görmek mümkün. Tasarlayan tasarlamış, diken dikmiş, mağazasına alan almış, satan satmış, alan  almış, giyen  giymiş, giydiren de giydirmiş. Herkes durumundan memnun gördüğüm kadarıyla. Ben çatlasam da patlasam da durum bu maalesef. Yırtık pantolonu tasarlayıp piyasaya sürenler bu işi iyi düşünmüş gerçekten. Ellerindeki defolu malları bile bu şekilde eritebilirler. Bu da milli ekonomiye bir katkı aynı zamanda.

Hayatın boyunca hiçbir insana giydiremeyeceğin anormal bir elbiseyi moda diyerek insanların üzerinde eritmek bu çağın modelistlerinin bulduğu en büyük icattır dense yeridir. Yeter ki adı moda olsun. Koşuyor bizim insanımız onu almak ve giymek için. İlk başta anormal görünse de bir süre sonra çok sayıda insanın giymesi normalleştiriyor bu şekildeki giyim tarzını. Bu şekilde ekmeğini taştan çıkartan, insanımızın aklını alan giyim tarzını ortaya çıkaranlara ancak şapka çıkarılır. Helal olsun adamlara! Giydiğini sorgulamayan bu tüketici insanımıza moda diye ne sürsen yeridir bundan sonra. Nasılsa insanımızda ‘Millet ne der, el âlem ne der, kamuoyu bu işe nasıl bakar, ben kalabalıkların içerisine nasıl çıkarım’ demedikten sonra adı moda olan her şey mubahtır artık toplumumuzda.

Moda sahasına girmiş olsaydım aç kalırdım. İyi ki girmemişim. Anladım ki çağın gerisinde kalmışım. Zira ben onların bir karış yukarıda olan akıllarının üzerine çıkamazdım. Siz siz olun eskiyen bir elbiseniz olmuşsa atmayın, kaldırın şimdilik gardırobunuza koyun. Bir gün gelir kendiliğinden yırtılan elbiseler moda olursa  hiç şaşırmayın. Hiç masraf etmeden dolabınızdan çıkarır, giyersiniz. Üstelik bedavadan modayı da takip etmiş olursunuz. Yok ben o zamana kadar bekleyemem, modayı takip edeceğim derseniz o zaman giye giye eskitemediğiniz pantolonunuzu rastgele yırtın ve moda diyerek giymeye başlayın. Böylece hiç masraf etmeden modayı takip etmiş olur, aynı zamanda giymekten usandığınız elbisenizi de değerlendirmiş olursunuz. Belki stilist olamadım ama size gösterdiğim bu kıyağımı da unutmayın olmaz mı? 11/06/2017

* 26/07/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


10 Haziran 2017 Cumartesi

Çocuğumuzun aldığı teşekkür-takdir bizi aldatmasın! *

2016-2017 öğretim yılı uzun bir maratondan sonra sona erdi. 17 milyon öğrenci uzun bir tatile çıktı. Kimimiz gezmek-dolaşmakla, kimimiz de kurs vb etkinliklerle tatilini değerlendirecek. Burada öğretim yılının son günü alınan karnelerle birlikte beraberinde alınan teşekkür ve takdir belgeleri üzerinde durmak istiyorum.

Okullardan ve basından edindiğimiz izlenime göre çocuklarımızın yarıdan fazlası takdir, bir kısmı teşekkür, çok az kişi de herhangi bir belge alamadı. Ortaokullarda zayıfı olan ve devamsızlığı yirmi günü geçen öğrenciler ise sene kaybetmeden şube öğretmenler kurulu kararı ile bir üst sınıfa geçebildiler. Liselerde ise bir elin parmağını geçmeyecek kadar bir öğrenci  sınıf tekrarına kaldı. Özellikle çocuklarının aldığı başarı belgesine sevinmeyen anne ve baba yoktur gibidir. Hatta birçok veli, başarısından dolayı çocuğunu -başta cep telefonu olmak üzere- ödüllendirme yoluna bile gitmiştir. Çocuğumuzun gösterdiği başarıya sevinelim, çocuğumuz da başarı karşısında kendisine alınan ödüle sevinsin. Burada değinmek istediğim husus, çocuğumuzun aldığı teşekkür ve takdirler ne derece çocuğumuzun başarısını gösteriyor? Çocuğumuzun aldığı puan ya da öğretmenin verdiği puan ne derece gerçek başarıyı göstermektedir. Eskiden bir sınıfta takdir alan öğrenci sayısı üçü-beşi geçmezken şimdi neredeyse sınıfın tamamına yakını takdir belgesi almaktadır. Bu demektir ki çocuğumuzun dönem sonu puan ortalaması 85,00-100 puan aralığındadır. Teşekkür alanların puan aralığı da 70,00-84,99 arasında demektir. Alınan takdir belgesini çocuğumuz bileğinin hakkıyla bir emek sarf ederek elde etmiş ve bunda öğretmenin fazla katkısı yoksa veli ve öğrencilerin sevinmesinde sınır yoktur. Haklarıdır, diledikleri kadar sevinsinler. Burada veli ve öğrenci elini başına koyup önce bir düşünmeli. Eğer öğretmen sınıf içi etkinlik veya performans puanlarını yazılı notlarından çok yüksek bir şekilde vermişse bu demektir ki çocuğumuzun aldığı başarı belgesinde bir sorun olabilir diye düşünmek gerekir. Abartılarak verilen yüksek puanlardan ne veli, ne öğrenci, ne okul yönetimi, ne de MEB şikayetçidir. Herkes durumundan memnun görünüyor. Bunu bilen öğretmen de döşüyor yüksek sözlü notlarını. Alan razı veren razı durumu yani. Kazara sözlü notunu tartarak veren öğretmen olursa da tüm paydaşların gözü onun üzerinde oluyor. Kimi bilgi edinmeye, kimi alo 147’ye, kimi okul yönetimine öğretmen hakkında dilekçe vererek şikayetçi olma yoluna gidiyor.

Sevindirmek güzeldir. Keşke kazın ayağı hep öyle gitse yine sorun olmaz. Her yıl yüksek puanlarla birlikte takdir belgesiyle dönemi kapatan ne  öğrenci ne de veli işin farkına varabiliyor. Hepimizin ayakları havada. Yere basmıyor bir türlü. Kimse önünü göremiyor. Çünkü başarıysa mesele zaten belge de bunu gösteriyor. O halde orta yerde bir sorun gözükmüyor. Ne zamana kadar devam eder bu durum? Çocuğumuzun hayat-memat meselesi dediğimiz sınavlara özellikle YGS, LYS sınavlarına kadar bu iş bu şekilde devam eder gider. Sınavda istenilen başarı gelmeyince “Çocuğumuza nazar değdi, çocuğumuz heyecanlandı, çocuğumuz sınava kendini veremedi…” demeye başlıyoruz.

O zaman ne yapmamız lazım? Veli ve öğrencinin önünü görebilmesi için öğretmenin ölçülebilir, objektif not vermesi gerekiyor. Öğretmen yapar bunu yapmaya. Yeter ki paydaşlar tarafından “TEOG’da, YGS ve LYS’de diploma notu önemli, özel okullar hep tam puan veriyor, böylece bizim çocuklarımızın hakkı yeniyor…” şeklinde öğretmene manevi bir baskı yapılmasın. Yoksa kendi kendimizi kandırmaya devam eder. İşin başında tedbirimizi alamayız. Bu durumda olan da bize ve çocuğumuza olur. 10/06/2017

* 12/06/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Haziran 2017 Cuma

Olayların perde gerisini okuyabilmek

Bize nahoş gelen hiçbir olay kendiliğinden meydana gelmez. Mutlaka öncesi vardır, tetikleyen etmenleri vardır. Toplum olarak olayları nasıl okumamız gerekiyor?

Sömürgeci devletler plan yaparken en az yüz yıllık bir plan yapmakta ve onu oyuna koymaktadır. Sömürgelerine engel olan Osmanlı’yı yıkarak başladılar işe. Bizi etrafı düşmanla dolu küçücük bir toprak parçasına hapsederken onlar Orta Doğuyu bir güzel pay ettiler kendi aralarında. Zaman zaman bu paydan daha fazla pay almak için taşları yerinden bir oynatırlar. Taşlar yeniden yerine oturuncaya kadar hem silah satarlar, hem de gücü olmayan piyon devletleri kendilerine biraz daha yaklaştırırlar. Bu esnada ölen ölene. Ölen de hep Orta Doğu insanı, akan kan da Müslüman kanı. Piyonlar birbirini kırıp geçirirken büyük devletler olayları ‘endişe ile izlediklerini ifade ederler, barış nutukları atarlar, tarafları ‘sükûnete’ davet ederler. Müslümanlar birbirini kırıp geçirirken iyice güç ve takattan kesilir, bu sefer imdatlarına olayları planlayan ve tetikleyenler yetişir. Bir barış havarisi gibi olaylara el koyar ve pastadan büyük payı kapar. Büyük devletler kaybederken bile kazanırlar hep. Çünkü hiçbiri tek ata oynamaz. Birden fazla atı sahaya sürer. Hangisi gücü ele geçirirse onu muhatap kabul ederler.

Biz çoğu zaman meydana gelen olayın üzerinden yorum yapıyor, tarafımızı belirliyor ve yaygarayı basıyoruz. Sloganlarla yaşıyoruz dense yeridir. Çünkü hiçbir olayı derinlemesine irdeleme yoluna gitmiyoruz. Bu, işin kolaycılığına kaçmak, olaylara yüzeysel bakmak demektir, hamasi konuşmak demektir. Biz; şu haklı, bu haklı değerlendirmesinde bulunurken oyun kurucular çoğu zaman Üsküdar'ı geçmiş ve yeni bir dünya kurmuş oluyor.

Günübirlik yaşıyoruz, yarınımız yok dense yeridir. Ne dünümüz var ne de yarınımız. Rüzgarın sürüklediği yaprak misaliyiz. O nereye sürüklerse kendimizi orada buluyoruz. Yarına dair planımız olmadığı gibi düne dair bildiklerimiz de kalıplaşmış, değişmeyen bilgilerden ibarettir. Bu basmakalıp bilgiler çoğu zaman günümüzde cereyan eden olayları doğru okumamıza da engel olmaktadır. Yıllar geçiyor, iklimler farklılaşıyor, kişi ve aktörler değişiyor...nedense kafamızdaki basmakalıp fikirler değişmiyor. Günümüzde ortaya çıkan menfur bir olayı değerlendirirken çıkış noktamız hep geçmişteki bilgi kırıntısıdır.

Devir günübirlik yaşama ve yorumlama dönemi değildir. Olayları derinlemesine analiz etmede fayda vardır. Özellikle dış politikada hamasi nutuk ve tarafgirlikten ziyade olayların birkaç hamle ilerisini görmek için çaba sarf etmek gerekiyor. Fevri hareketten kaçınmamız lazım. Güçlü olmak için tek devlet hayali kurmaktan ziyade devletlerle birlikte hareket etme planları yapmalıyız. Unutmayalım ki tüm savaşlara beşiklik eden Orta Doğu’da devlet olmak da zor, yaşamak da. Çünkü sömürgecilerin emelleri bitmedi hala oralarda. Sürekli kaşıyacaklar. Oralarda söz sahibi olmak için güçler dengesi içerisinde kaybolmadan varlık mücadelesi vermeliyiz. Arazide çarpışan olmaktan ziyade masada oturma planları yapmalıyız. En son söylememiz gerekeni ilk başta söyleyerek pazarlık şansını yok etmemeliyiz. Taraflar bizi taraflar arasında denge gözeten biri olarak görmeli. Bunun için de soğukkanlılığı hiç elden bırakmamalıyız. 09/06/2017