8 Aralık 2016 Perşembe

Katma değer üretmeyen bir devlet işletmesi

Gördüm de insanoğlu kadar rahatına düşkün, iş yapmada gözü olmayan bir varlık tanımadım. En kolay ve işine geleni yemek yemek. Onu da biri bölüp parçalasa, hatta çiğnese keyfine diyecek olmaz. Özellikle Müslüman ülkelerde üretim neredeyse yok gibidir. Yatmayı, gezmeyi, laflamayı, dedikoduyu çok severiz. Kendimize de laf söyletmeyiz. Konuştuğumuz zaman dürüstlükte mangalda kül bırakmayız. Mazeret ve bahane bulmada şeytana taş çıkartırız. Eğer bu ülkede biraz üretim varsa onu da yapanlar özel sektör ve bu sektörde asgari ücretle çalışanlardır.

Devlet sektöründe çalışıp da ortaya yere koyduğumuz bir katma değerimiz yoktur. İşe girmek için dokuz takla atarız, bir girebilsek diye. Girer girmez de emekliliği hayal etmeye başlarız. Bulunduğumuz ortamı üretimden ziyade kendi lehimize göre dizayn etmeye çalışırız. Üstelik özel sektöre göre daha fazla çalışan olmasına rağmen. Çünkü çalışmada gözümüz yok. Çoğumuz aldığı maaşı da beğenmeyiz. hep kendimizden yukarıda yüksek maaş alanlardadır gözümüz. Savunulacak ve tutunacak bir yerimiz yok. Bunu biliyorum.

Konya'nın merkezinde herkesin rahatça ulaşabileceği bina ve bahçesi bakımından emsallerine göre bir numara olan devlete ait bir işletme var. herkesin uğrak yeridir. Kullanım ve fiziki yönü itibariyle yine hatırı sayılır artısı var. Güzel bir bahçesi var. İçeride oturma yerleri var. İsteyen satranç oynar, isteyen gazetesini okur, dileyen de arkadaşlarıyla muhabbet edebilir. Sabahtan akşama kadar da müşterisi var. Zaman zaman yetkilileriyle görüştüğüm zaman: "İşletme zarar ediyor, düğünler ve otel kısmı olmasa altından kalkılmaz. Berber zarar ediyor, çay ve lokanta kısmı da zarar ediyor..." şeklinde serzenişlerine şahit olurum. Böyle bir işletme nasıl zarar eder diye düşünmeden edemiyorum. Sadece çay satsa yine kazandırır...

Pek gitmesem de zaman zaman kısa mesafeli soluklanmak için girerim bahçesine. Konfor, görüntü ve muhit itibariyle şahane bir yer. Çay içeyim desen, eleman göremezsin. Kazara bir çalışanı görüp çay istesen: "Az sonra servis yapılacak veya tamam" cevabı alıyorsun. Bekle dur, çay gelecek, veya servis yapılacak diye. çay ocağına doğru bakıp acaba çalışanlar bahçeye bakar mı diye. Ne mümkün efendim. Sanki müşteriye küs. Müşteriyi görmeyecek şekilde sırtını dönmüş ya dikiliyor, ya bir şey yapıyor görünüyor. Lütfedip servis yapılınca tüm masadakiler "Buraya da getir" diye seslenmeye başlıyor. Çay içecek ve çay satacak potansiyel var. Maalesef değerlendiren yok. İnanın burayı özel bir firma çalıştırsa sadece çaydan ihya olur. Kenarda köşede küçük bir dükkanda sadece çay satarak geçimini sağlayan küçük işletmeler var bu ülkede. Nedense koca bahçesi olan bir yerde çay satışından zarar ediliyor. Gerçekten niye edilmesin. Çalışanlar çay satmamak üzere mesaiye gelmişler. Çünkü çalışsalar da aynı parayı alacaklar, çalışmasalar da. Bu durumda bu eleman niye çalışsın, sonra niye kendini yorsun? Akşama kadar iş yapar görünmeyi meslek haline getirmişler. Sorsan niye çay getirmiyorsun diye. Eleman sıkıntısı çekiyoruz cevabı alırsın. Aslında sıkıntı eleman azlığından değil, kafa yapısında. Haydi eleman çalışmadı, çalışmak istemiyor diyelim. Peki bunların sorumluları ne iş yapıyor? Odalarına çekilip misafir ağırlamaktan, sağda solda gezmekten başka. Ara ara bahçeye çıkıp durumu inceleseler ve ona göre tedbirlerini alsalar fena olmaz sanırım. Bizde bir atasözü var: "At sahibine göre kişner" diye.

Burada çalışanların sorumluluğundan daha fazla onların amiri durumundaki kişilerin sorumluluğu vardır. Denetim ve inceleme ve gereğini yapmak durumundadırlar. Buralar yatma ve keyif çatma yeri değildir. Burada görev yaparken amme adına hizmet ettiklerini, bu görevlerin kendilerine bir emanet olduğunu, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğunu kimsenin özellikle orada çalışan eleman ve yetkili kişilerin akıldan çıkarmamaları gerekir. Yok ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa elemanlara maaş artı prim şeklinde motive edici bir yol izlenebilir. Mevzuatta yeri yok deniyorsa ya yukarıya öneri olarak rapor etmeliler, ya da gayri resmi prim sistemini uygulamalıdırlar. Ya da "Biz bu işi yapamadık" deyip bırakıp gitmelidirler.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Bir milletin devletiyle birlikte yeniden doğuşu

Etrafımızın düşmanla çevrildiği, iç ve dışta kargaşalıkların devam ettiği, birlikte devlet olmaya çalıştığımız ve stratejik ortak diye kabul ettiğimiz devletlerin yüzünü gösterdiği 2016 yılında Türkiye tam bir bağımsızlık mücadelesi veriyor. Hiç olmadığı kadar devlet ve millet birleşmiş, aynı duygu ve düşünce ikliminden besleniyor.

Her şeye rağmen zorluklara kanat germeyi, mücadele etmeyi, bir ve beraber olmayı hiç bu kadar özümsememişti. Bizi rayından çıkmış bir ülke gören süper güçlerin, bizi hizaya getirmeye çalıştığı bir ortamda devlet başkanının bir emriyle insanlar yollara düşüyor, ne yapabiliriz, biz buradayız ve varız mesajı veriyor, hem de seve seve.

Darbe yapanlara karşı cumhurun başı: "Ey milletim meydanlara çıkın, direnin" emri veriyor. Halk meydanlarda. "Daha darbe tehlikesi geçmedi, meydanları boşaltmayın" diyor. Halk yine meydanlarda sabahlıyor. Nerede bir stratejik nokta var, halk orada nöbet tutuyor. "Demokrasi nöbetlerini biraz daha uzattım" diyor. Millet: Eyvallah diyor. Işıklar sönüyor, halk sokağa çıkıyor. Tank ve uçaklardan açılan ateş sonucu yaralanmaya ve ölmeye aldırmadan.

Her yolu deneyen Türkiye düşmanları, en son ülkeyi ekonomik krize sürüklemek için düğmeye bastılar. Döviz silahını kullandılar. Bu sefer devletin başı: "Dolarlarınızı bozdurun, paranızı TL veya altına çevirin" mesajı veriyor.

Yediden yetmişe insanımız soluğu döviz bürolarının önünde alıyor. Devletin tüm kurumları, serbest piyasa ve vatandaş doların ateşini söndürmek için elinde ne varsa "Bununla bir şey olmaz" demiyor. Gidip dolarını bozduruyor. "Dolarını bozdur, oyunu boz" kampanyası çerçevesinde esnaf, halkı teşvik etmek için sıraya giriyor: Sağ ve sol tarafa koyduğum resimlerde kıt-kanaat geçinen küçük bir ilçe esnafının(Güneysınır) kampanyaya katkısı göze çarpmaktadır. Berberi: "500 dolar bozdurana saç-sakal bedava," lokantacısı: 250 dolar bozdurana 1,5 etliekmek bedava," marketçisi: "300 dolar bozdurana 5 kg şeker bedava," bakkalı: "300 dolar bozdurana 1 litre sıvı yağ bedava" şeklinde yazarak kampanyaya katılmış. Küçük bir ilçede durum bu ise varın siz ülkeyi, büyük şehirleri düşünün.

Seferberlik dedikleri bu olsa gerek. Bu davranışa ne denir biliyor musunuz? Sadece şapka çıkarılır ve helal olsun bu millete, helal olsun bu milletin gönlünde taht kurup bir sözle onları harekete geçiren komutanına denir. İyi ki ülke böyle bir darboğazdan şimdi geçiyor. Böyle sıkıntılar siyasi istikrarın olmadığı, bol kısır tartışmaların yaşandığı, devlet ve millet bütünleşmesinin olmadığı, 10-20 yıllar önce başımıza gelseydi...inanın aklıma bile getirmek istemiyorum. Öyle zannediyorum bu ülkenin cenazesini bile kılan çıkmazdı.

İşte yapılan bir kampanyayla daha  düşmanın bir kozu daha çöpe atıldı. Planları suya düştü. Türkiye'nin yutulacak lokma olmadığını herkes anladı. Bu hareket düşmanı üzerken dostları sevindirdi. Nihayet doların ateşi söndü, aşağıya doğru  inişe geçti. Milletin bu örnek davranışı: "Kabe'ye gidemesem de hiç olmazsa uğrunda ölürüm" diyen ayağı kırık bir karıncanın hikayesine benzer. Bu millet yeter ki inansın, yeter ki karşı taraftan samimiyet görsün. Yapamayacağı, feda edemeyeceği yoktur. Bu da böyle biline.

Yediden yetmişe bu kampanyaya destek veren, gönül veren insanımıza ve özellikle ilçem Güneysınır halkına sonsuz teşekkürler! 07/12/2016

Türkiye yeni rotasını arıyor**

Batı medeniyetinin altında kan ve göz yaşının olduğunu, zenginlik ve güçlerinin temelinde müstazafların canı, malı ve yer altı kaynaklarının olduğunu sanırım bilmeyenimiz yoktur. Geçmişte özellikle Ortaçağ Avrupa'sında önce birbirlerini boğazladılar, ardından sömürdükleri ülkelerin zenginlikleri sayesinde üzerine oturdukları mirası yediler, hala da yemeye devam ediyorlar. Sayelerinde dünyada hiç kan ve gözyaşı eksik olmadı. Dünya sefalet içerisinde yaşamaya çalışırken onlar sefalarını sürdüler hep. Paraya para demediler. Para sayesinde her alanda geliştiler. Kendilerince bir medeniyet oluşturdular. Kendi yaşam biçimlerini dünyaya transfer etmeye çalıştılar yıllar yılı. Başkasının parasıyla gerçekleştirdikleri sanayi devrimiyle ürettikleri malı satmak için durmadan pazar aradılar. Pazarları daraldıkça adına terör diyerek ülkeleri karıştırarak yeniden işgal ettiler.

Onların gelişmişliğini gören herkes onların gönüllü misyoneri oldu. Gelen onları anlattı, giden onları anlattı. Hem de ballandıra ballandıra: Demokrasi  insan hakları, emeğe saygı, gelişmişlik, işçi hakları, kadın hakları...her şey onlardaydı. Bellek ve zihinlerimize öyle yerleşti ki ilerlemek için onları takip ve taklit etmekten başka seçenek yoktu. Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla başladı bizim onlara benzeme çabamız. Cumhuriyet dönemiyle beraber zirveye çıktı onlara bağlılığımız. 1963 yılında başlayan AB serüvenimizle birlikte aşka dönüştü onlara benzeme çabamız. Hatta uzaktan benzemeye çalışmak da yetmezdi. Onlarla bir devlet olmalıydık. Tek çatı altında toplanmalıydık. Gözlerine girmek için her dediğini yaptık, eleştiri yaptıkları zaman el pençe karşılarında durduk. Bizim aleyhimize karar vermişlerse hep vardır bir bildikleri dedik.

Ne zaman ki Türkiye: "Ne oluyoruz, bu gidiş nereye, biz bağımsız bir devletiz, kendi kararımızı kendimiz veririz, bağımsız bir diplomasi yönetmeliyiz, dış politika ve uluslar arası ilişkilerde biz de söz sahibi olmalıyız, Batı'nın her dayattığını 'Sem'an ve tâaten' demeden önce milli çıkarlarımıza göre sorgulamalıyız" demeye başladı. İşte dananın kuyruğu o zaman koptu. Türkiye ve dünyaya nizamat vermeye çalışan Batı'nın karşısına Türkiye: "Uydu değil, lider Türkiye' parolasıyla çıkmaya başlayınca görünmez olarak yaptıkları her şey bir bir dökülmeye başladı. Kah teröristlere kucak açıyorlar, içerideki suçluları salıyorlar, kah ülkeyi bölmek için kana bulayan taşeron bir örgüt ile organik bağını devam ettiren siyasi kanadına hesap sormak isteyince hepsi bir araya gelip Türkiye'ye had bildirmeye kalkıyorlar. Son olarak da Meclis Başkan Vekili'ne protokol kurallarını çiğneyerek suçlu muamelesi yapıyorlar. Türkiye'yi temsil eden bir bayan vekili saatlerce havaalanında bekletiyorlar. Yıllardır PKK, DHKP-C' yi besledikleri yetmediği gibi şimdi de FETÖ'cülere kapılarını sonuna kadar açtılar. Utanmasalar dünyayı arkalarına alıp Türkiye'ye savaş açacaklar. Gerçi onlarda haya duygusu yok. Dünya arkalarından gelse inanın onu da yaparlar. Bir de cesaretleri yok. Sonra maşa var iken kendi ellerini niye kana bulasınlar.

Bütün bunlar gösteriyor ki Batı'dan, Avrupa'dan Türkiye'ye hayır gelmez. Bırakın onları taklit etmeyi, her dediklerini yapmayı, 75 milyon olarak dinimizi değiştirip onların 'Teslis' merkezli şirke bulanmış, kuşa çevirdikleri dinlerine girmeye kalksak bizden yine hoşnut olmazlar. Bakara süresi 120.ayette: "Sen Yahudi ve Hristiyanların dinlerine girmedikçe asla senden hoşnut olmazlar" diyor ya Rab Teala.

Bugün itibariyle onlarla aynı inancı paylaşsak inanın razı olmazlar. Çünkü onlara dinlerine giren değil, onlara emir erliği yapacak, bir dediklerini iki etmeyecek, onlara hizmet edecek köle ruhlu insanlar ve devletler lazım. O yüzden Türkiye bu olanlardan sonra rotasını yeniden çizmelidir. Yeni rotasında başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kuran Batı değerleri  asla olmamalıdır. Çıkar ilişkisinden öte Batıyı dost edinmemelidir. Yeni dünya dengelerini gözetecek bir politika izlemelidir. Ne ezmeli, ne de ezilen olmalı. Hak ve hukukun savunucusu olmalı. Devlet ve millet bütünleşmesinin doruk noktaya ulaştığı bu yılları iyi değerlendirmek lazım. 07/12/2016

14.12.2016 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.