18 Kasım 2016 Cuma

Okullarda şiddet niçin kesilmez?

Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel medyada öğrencisine şiddet uygulayan bir öğretmenin haberi veya videosu yayımlanmamış olsun. Çıkan haberden sonra insanımız var gücüyle başta o öğretmen olmak üzere öğretmenlerin genelini eleştirmeye başlıyor. "Bu eğitimcilerin kendisinin eğitime ihtiyacı var. Çocuk dövülür mü..vb" serzenişler, eleştiren yorumlar duyar ve okuruz. Toplum olarak biz olayları, sonuçları itibariyle değerlendirir ve yargılarız. Öğretmenlerin şiddet uyguladığına  dair çıkan haberler dolayısıyla eğitimciler hep eleştirilmesine, bir kısım eğitimcilerin hapis cezası almasına rağmen okullardaki bu şiddet eylemlerinin kesilmemesinin sebep ya da psikolojisi nedir? Bence bu konuya kafa yormak lazım.

Birçok okulda öğretmenler ders anlatmakta zorlanıyor. Çünkü öğrenciler ders dinlemek istemezler. Dersi kaynatma yoluna giderler. Öğretmen nasihat etse, uyarsa, kızsa, bağırsa da sınıfın sessiz olması, ders dinleyecek pozisyona gelmesi çoğu zaman mümkün olmuyor. Notla korkutsa, eksi verse, öğrenciyi disipline verse, ailesini çağırsa da verimli bir ders ortamı sağlanamıyor. Öğretmen her yolu denedikten sonra hakaret etse, kazara vursa bundan sonra öğretmen geri kalan ömrünü idari yönden inceleme ve soruşturma, ceza yönünden de mahkeme koridorlarında geçirmek zorunda. Eğer mahkemeye kadar çocuğun ailesi öğretmeni haklamamışsa tabii.

Siz öğretmen olsanız sınıfın altını üstüne getiren, dersin ahengini bozan, bir derste 8 defa sus-dur denilen, fakat dur-durak bilmeyen öğrenciye ne yaparsınız? Diğer öğrencilerin dersi dinlemesine de engel oluyor. Zayıf verseniz, çocuk hiç tınmıyor. Çünkü okula zorla geliyor. Disipline verseniz verilen disiplin cezasının hiç caydırıcı yönü yok. Elinizde hiçbir yaptırımınız yok. Kendinizi bir an öğretmen yerine koyun.  40 dakikalık bir dersi kaza-bela olmadan nasıl bitirirsiniz?

Okullarda sınıf ortamında sağlıklı ders işlenmemesinin sebeplerinden iki tanesi öğretmenlikteki gizemliliğin kaldırılması ve her öğrencinin okumak zorunda olmasıdır. Eskiden az sayıda gönüllü okuyan vardı. Veli çocuğunu okula ve öğretmene teslim ederken eti senin, kemiği benim diye teslim ederdi. Öğretmen öğrenciyi döverse çocuk gelip ailesine söyleyemezdi. Çünkü bilir ki, ailesine söylese çocuk bir dayak da evde yerdi. Öğrenci okuyamazsa veli alır çocuğunu okuldan. Çırak olarak sanayiye verirdi. Okutacağım diye çaba sarf etmezdi. Şimdi lise bitinceye kadar çocuk okumak zorunda. Milli Eğitim yetkilileri bas bas durmadan açıklama yapıyor: Öğrenciyi dövemezsiniz, kim döverse Alo 147'ye şikayet edin, Bilgi Edinmeye başvurun, yetkili mercilere şikayette bulunun" diye. Veli çocuğuna: "Eğer öğretmen sana bir fiske vurursa haber ver, ben onun canını okuyayım" diye sıkı sıkıya tembih ediyor. Zaten en ufak bir durumda veli arkasına sülalesini alıp okulu basıyor. Çocuk biliyor ki, öğretmenin kendi üzerinde hiçbir yaptırımı, cezayı müeyyidesi yoktur. Zaten sınıfta da kalma yok. Her halükarda diplomasını alacak. Zaten okula da gönülsüz geliyor. O zaman dersler çocuğa eziyet gibi geliyor. Derste sıkılıyor. Derste sıkılan, hiçbir hedefi olmayan öğrenci sınıfta ne yapacak? Varsa yoksa yaramazlık yapacak. Çocuğun sınıftan geçme garantisi var, diplomayı her halükarda alacak. Yaptığı yaramazlıktan dolayı öğretmenin kendisine hiçbir şey yapamayacağını biliyor. Pekiyi bu çocuk niye yaramazlık yapmasın, söyleyin Allah'ın aşkına! Allah bana Cennet garantisi verse ben bu ülkenin en azılı kötüsü olurum. Nasılsa öbür dünyada ceza olmayacağı gibi üstelik Cennet'e de girebileceğim. Hiç olmazsa bu dünyada günümü gün etmeye çalışırım. Çalıştığım işimde patronun bana hiçbir şey yapamayacağını bilsem, doğru dürüst işime gitmem. Gitsem de işi aksatır, durmadan arazi olurum. Zira patron beni nasılsa işten atamaz ve çıkaramaz.

Öğretmen gürültüye rağmen çocuğa hiçbir şey yapmadan dersini işlemeye devam etti diyelim. Bu sefer çocuğu sorumlu olan veliler gelip "Hocam falan falan çocuk sınıfı kaynatıyormuş bizim çocuk ders dinleyemiyormuş, o çocuklara niye bir şey yapmıyorsunuz" diye okula geliyor. Veya diğer çocuklar durmadan yaramazları şikayet ediyor. Bu durumda öğretmen durmayan çocukları okul idaresine şikayet ediyor. Okulun müdürü: "Arkadaşlar sınıfın ahengini bozan çocukları bana getirmeyin, bizim de yapabileceğimiz bir şey yok" diyor. Bu sefer öğretmen her ders sürekli bu tip öğrencilerle karşı karşıya geliyor. Nedense şiddet uygulayan öğretmen basının gündemine geliyor da, öğretmene şiddet uygulayan öğrenci ve veli pek gündeme gelmez.

Durumun vahameti anlaşılsın diye yakın zamanda okullarımızda meydana gelen bir olayı aktarmak istiyorum: Okulumuzun birinde 8.sınıf bir öğrenci öğretmene saldırır.  Öğretmen şikayetçi olmak istemese de okul müdürü, diğer öğrencilere emsal olmasın diye çocuğu disipline sevk eder. Çocuk için bir dosya tutulur. Öğrencinin bu yaptığı suç, okul değiştirilmesini gerektiren bir disiplin suçudur. Milli Eğitim Müdürlüğünde ilçe disiplin kurul başkanı okul müdürünü telefonla arar: "Müdür Bey! Çocuk için hazırladığın dosyayı bize gönderme, işlem yapmayacağız. Çünkü çocuk 8.sınıf bir öğrenci. Bu sene TEOG'a girecek. Çocuk ve veli okul değişsin istemiyor. Çocuk okulda kalacak" diyor. Müdür dinlemez bu talimatı. Dosyayı ilçe disiplin kuruluna gönderir. İlçeden gelen cevap "ilçe disiplin kurulunun 2'ye 1 oy ile çocuğun okul değişikliği teklifi reddedilmiştir" şeklinde. Bu gelen yazıdan sonra öğretmen "Bir başka okula görevlendirilmemin yapılması" şeklinde dilekçe verir. Yer değişikliği öğretmene uygulanır. Ben öğrenci olsam "Keşke iki tane daha vursaydım derim, bu ödül sonucunda.

Bizde, "Bekara avrat boşamak kolay" diye bir sözümüz var. İşin mutfağında olmayan, olaylara dışarıdan bakan, eğitimci olmayan kişiler 'Vurun abalıya' türünden her şiddet olayında eğitimcilere çullanıyor. Basın zaten tahrik görevini yapıyor, haber değerinden ziyade. Yazımdan bu adam dayağa taraftar anlamı çıkmasın.  Çocuğun dövülmesini tasvip eden biri değilim. Bırakın şiddeti, öğrenciye hakaret edilmesine bile taraftar değilim. Niyetim şiddet yasak olmasına rağmen niçin hız kesmiyor? Sahi siz olsanız ne yaparsınız?

Durmadan öğretmenleri eleştirip mangalda kül bırakmayan kişiler biraz empati yapın lütfen! Öğretmeni de anlamaya çalışın. Şiddet uygulayan öğretmen ceza almasın demiyorum. Mutlaka yaptığı muamelenin karşılığında okulun iç disiplini öğretmen için de çalışsın. gereken cezayı alsın. Olay mahkeme boyutuna taşınırsa yine ceza alsın. Ama bu durumlar, alınan cezalar basın yoluyla herkesin ağzında pelesenk olmasın. Öğretmen toplum nezdinde tu kaka yapılmasın. Öğrenciye de mutlaka caydırıcı bir yaptırım uygulansın.

Okumamak için direnen çocuk sanayinin yolunu tutabilsin, sınıfta kalma olsun, bugün sanayideki insanlar çırak bulamıyor. Sanayiye giden çocuk çıraklık eğitim vasıtasıyla haftada bir iki gün bazı temel dersleri almaya devam etsin. Diplomayı oradan alsın.

Öğretmenin önüne okumak isteyen sorumlu öğrenci gelsin. Çocukta sorumluluk yoksa veli okutmak istiyorsa çocuğunun yaptığı hatalardan dolayı veli çocuğunun arkasında olmasın. veli çocuğunun dövülmesini tasvip etmesin. İlk önce çocuğunu sıkı sıkıya  tembih ettikten sonra olayın aslını astarını veli, bir de öğretmenden dinlesin. Veli öğretmeni suçlu görürse kapalı kapılar arasında gerekirse öğretmene gerekeni yapsın. Ama bu yaptığını öğrenci bilmesin.

Veliler ve devletimiz çocukları korumak amaçlı bunu yapıyor, kötü niyetli değiller. Dayak yiyen çocuk ezik yetişir. Elbette dövülmesin. Fakat bu şekil aşırı koruma bize zarar verir, haberimiz olsun. Öğrenciyi koruyacağız diye öğretmenin itibar ve onurunu ayaklar altına almayalım. beğenseniz de beğenmeseniz de elimizdeki malzeme budur. Hiç kimse bugün şu kadar çocuk döveyim diye okula gelmez. Öğretmen camiasındaki şiddet yanlısı, hasta ruhlu olanlar var ise -ki vardır- bunlar için geri hizmete alma dahil değişik yaptırımlar uygulanmalıdır.

Çocuğa şiddet olmayacak da büyüklere olacak mı? Hiç bir şiddet asla tasvip edilemez. Büyüklerin birbirine şiddet uyguladığı bu ülkede okullarda şiddetin olmaması mümkün değildir. Toplum olarak biz her meselemizi şiddetle çözeriz. Şiddet yanlısıyız aslında. Bakmayın siz uzaktan, bol keseden konuştuğumuza. 18/11/2016

"Gönül rahatlılığı ile giy cübbeyi..."

Şehrin kadısı içki müptelasıdır ama mesleğine halel gelmesin diye halka açık yerde içki içmez. İçmek için şehir dışını mesken edinir.

Yine bir gün içmek için kadı, şehrin dışına çıkar. O kadar içer ki sarığını bir tarafa, cübbesini diğer tarafa atarak sızıp kalır. Oradan geçmekte olan Nasrettin Hoca, cübbeyi sırtına geçirdiği gibi şehrin yolunu tutar ve cübbeyi giymeye devam eder.

Nice sonra ayıkan kadı, cübbesini bulamaz, evinin yolunu tutar. Adamlarına da cübbesini çalanı yakalayıp getirmelerini ister. Sırtında cübbesi ile hoca yakalanarak kadının huzuruna çıkarılır.
Yargılama başlar. Kadı hocaya sorar:
—Be adam! Sırtındaki cübbe kimin?
—Efendim! Bu cübbe benim değil.
— Yaşından başından utan! Utanmıyor musun başkasının cübbesini alıp giymekten?
—Şehrin dışında dolaşırken sizin gibi piri fani birisi içkiyi fazla kaçırmış gördüm. Sarığını ve cübbesini sağa sola fırlatarak sızıp kalmış. Çalınmaması için cübbesini aldım ve giydim. Şu anda vermek için sahibini arıyorum. Şayet sahibi ortaya çıkar, bu benim derse cübbesini kendisine vereceğim.
Bu cevap karşısında kadı, hafifçe öksürür ve:
—Hoca, hoca! Bu gidişle  bu cübbenin sahibi çıkmayacak. Sen en iyisi bu cübbeyi, bir güzel giymeye devam et, diyerek davayı sonlandırır ve sesini keser.”

Güzelim cübbesini kaybeden kadının içi gider ama bu benim diyemez. Nasıl desin? Cübbe benim dese içki içtiği ortaya çıkacak ve şehirdeki itibarını kaybedecek. Belki de makamından olacak. Şehirdeki itibarını ve makamını kaybedeceğine cübbesini kaybetmeye razı olur. Hoca da başkasına ait cübbeyi bu şekil zimmetine geçirerek giyinmeye devam eder. Hasılı kadı razı bu durumdan, hoca razı bu durumdan. Adalet yerini bulmamış, adalet yanıltılmış, kime ne? Sonra adalet dediğin nedir senin? Ayrıca adalet ilk defa mı yanıltılıyor? 18.11.2016

17 Kasım 2016 Perşembe

Hangi sistem daha iyi?

Bu ülkenin tartışmasız günü geçmez. Sürekli bir gündem buluruz. Allah nazardan saklasın konu sıkıntımız yok. Son zamanlardaki tartışmamız da sistem tartışması.

Başkanlık sistemine geçebilecek miyiz? Geçersek ne olur? Geçmez isek ne olur? Parlamenter sistem değişmemeli, zira ülke için en iyi sistem budur. Başkanlık sistemine geçilirse ülke bölünür. Yok eğer geçmez isek asıl  o zaman bölünür. Başkanlık sistemi ülkeyi tek adamlığa, diktatörlüğe götürür. parlamenter sistem ağır işliyor, hızlanmamız lazım. başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı olmaz, halbuki parlamenter sistemde var olan kuvvetler ayrılığı birbirini denetler. Başkanlık sistemine  sırf Cumhurbaşkanı istiyor diye geçilmek isteniyor. Sistem değişikliği olacaksa meclise gelecek anayasa taslağı 330 kabul oyunu bulabilecek mi?.. gibi sorulara cevap aramaya çalışıyoruz. Artı ve eksileri konuşulmaya çalışılıyor.

Ülke başkanlık sistemine geçebilir mi geçemez mi, geçerse iyi mi olur, kötü mü bilmem. Bildiğim bir şey var. Ülkeyi yönetmede kim ne kadar samimi? Değişmesini isteyenlerle, değişime direnenler gerçekten ülkenin selameti için mi pozisyon alıyorlar? Bunu da bilme imkanım yok. Çünkü elimde samimiyet testi yok. Yine bildiğim bir şey var. Bu ülkenin sorunu sistem sorunundan ziyade insan ve insani değerler sorunu var. Başkanlık sistemi veya dünyanın en güzel sistemini getirseniz de bizdeki sorunlar bitmez. Daha da büyür. Zira bizim kavgamız doğruyu, iyiyi, güzeli bulma kavgası değildir. Kayıkçı kavgası bizimkisi.

Bir defa biz kendimizi düzeltmez isek, hiçbir sistem bize fayda sağlamaz. Merkezine adaleti, güven ve doğruluğu, hakkaniyeti almadığımız müddetçe hiçbir sistem bizim derdimize derman olmaz. İnsan ve insani değerler, bizim olmazsa olmaz kırmızı çizgimiz olmalıdır. Dünyanın en kötü sisteminde bile biz adaleti tesis edebiliriz. En iyi sisteminde de biz insanlara zulmedebiliriz. Tüm mesele insanda bitiyor. Çünkü insan faktörü önemlidir. Zira hangi sistem olursa olsun ülkeyi yine insan yönetecektir. Kafa yapımızı ve mantalitemizi değiştirmeden bir menzile varamayız. Sorun insanda. İnsanın adam olmasındadır. Biz adam olduk mu sistem çok önemli olmaz o zaman. Baba ile oğlun bir sinema hikayesi vardır: "Bir baba hafta sonu çocuğuna onu  sinemaya götürmek için söz verir. Hafta sonu gelince çocuğu, babasına  sözü hatırlatır. Uzanıp yatmakta olan babası gitmek istemez. Çocuğun ısrarı sonucu babası, masadaki gazeteyi kendisine vermesini çocuğundan ister. Gazeteyi paramparça yapan adam parçalanan gazeteyi çocuğuna uzatır ve şöyle der:
 -Yavrum! Şu gazetedeki dünya haritasını düzeltirsen seni sinemaya götüreceğim.
Biraz sonra dünya haritasını düzelterek getiren çocuğa babası hayret eder ve
-Çocuğum! Nasıl yaptın, deyince çocuk:
-Babacığım! Dünya haritasının arkasında bir adam resmi varmış. Adamı düzeltince dünya da düzeldi, der."

Bu ülkenin selamet ve huzurunu isteyenler! Gelin hep beraber ilk önce adam olalım, kısır çekişmelerden uzaklaşalım. Önce kendimizi düzeltelim. Zira düzeltmeye kendimizden başlarsak, yani adam olmaya karar verirsek zaten dünya kendiliğinden düzelmiş olur. 17/11/2016