15 Eylül 2016 Perşembe

Eğitim ve öğretimimizde nakısalar olmasın *

2001 yılında Adana il emrine tayin istemiştim. Adana il emrine atamam yapıldı ama hangi okulda göreve başlayacağım bir türlü belli olmamıştı. Bugün-yarın, şu ay derken eylülün ilk günü geldi çattı. Görev yerim Adıyaman'a  gitmeden önce belki yerim belki olmuştur diye Adana MEM'e uğradım. Panoya asılmış tayin listesini üç defa taradım, ismimi bulamadım. Atamadan sorumlu şube müdürüne ismim yok dediğimde "Bir kaç gün sonra bir liste daha yayımlanacak. Acele etme orada çıkarsın" dedi. Kahta'ya geçtim oradan. Gördüğüm her bir tanıdık: "Hayırlı olsun, güzel bir okula tayinin çıkmış" dediklerinde daha ben yeni Adana'dan geldim, tayin yerim belli değil, siz nereden öğrendiniz dedimse de durum netti. Tayinim Adana merkezde bir Anadolu Lisesine yapılmıştı. Ev tuttum derken bir haftalık gecikmeyle Adana'daki yeni okulumda göreve başladım. Bir iki hafta sonra okul müdürümüzü gördüm. Kendimi tanıttım, okulunuzun yeni öğretmeniyim diye. Müdür bey beni soğuk karşıladı. "Geç geldin" dedi bana. Atama kararnamem geç geldi, gelir gelmez ilişiğimi kesip geldim dedim. "Sayın hocam senin kararnamen 04 Temmuz 2001'de geldi. Biz seni yaz boyunca bekledik. Bir türlü gelmedin. Eğitim ve öğretime geç başladın. Daha sene başındaki bu gecikme eğitim ve öğretimde nakısa meydana getirir" dedi.

Garibime gitmişti müdürün bu tavrı. Cümlesinin içinde geçen 'Nakısa' kelimesini hiç unutmadım. Başımdan 15 yıl önce geçen bu olayı işiten geçmiş nakil sürecini bilmeyince hayretine gider. Hele şimdinin tayinleri belirlenen takvime göre sanal alemde açıklanıyor. Bazen bir iki saatlik gecikmeye bile isyan ediliyor, niye açıklanmıyor, bir şeyler dönüyor diye. Gördüğünüz gibi ben 3-4 ay sonra ancak öğrenebilmiştim tayinimi.

2016-2017 öğretim yılı ders zili pazartesi günü çalıyor. Öğrenci, öğretmen, veli, servisçi, kantinci, firmalar, etkili ve yetkili kişiler olarak gün saymaya başladık. Yaz boyunca okullar kapalı idi ama eğitim ve öğretimi etkileyecek olaylara gebe oldu tatilimiz. Okullar son anda ertelenmezse eski müdürümün dediği gibi bu sene zannedersem eğitim ve öğretim personel ve ders materyali bakımından  'Nakısa' ile başlayacak. Çünkü birçok öğretmenin kimi FETÖ'den, kimi PKK'dan dolayı ya açıkta, ya da ihraç edilmiş durumda.  Bakanlık bir taraftan suçluları ayıklama çalışması yaparken diğer taraftan haksız yere görevden uzaklaştıranları geri görevine iade etme çalışması yapıyor. Yine Bakanlık sözleşmeli öğretmenlik gibi mülakata dayalı öğretmen alma tarihleri belirledi. Öğrenci kitapları –zannedersem- çoğu okullara ulaşmadı. Bu demektir ki, bazı okullar eğitim ve öğretime eksik personel ve ders materyali ile girecek. Benim bir haftalık geç başlamama tahammül etmeyen eski okul müdürüm bu durumu görseydi herhalde "Bu sene eğitim nakısalar  ile başladı" derdi.

Eğitim ve öğretimin başında eksik gibi görünen bu arızî durum inşallah kısa zamanda giderilir. Okullarda görev yapan öğretmenlerimiz umarım bu eksikliği hissettirmezler. Görevler ibadet aşkı içerisinde görev bilinciyle yerine getirilir… Çocuklarımız okullara emanettir. Her çocuğa bakışımız kendi çocuğumuz gibi olmalıdır. Dersler dolu dolu işlenmelidir. Kolay kolay devamsızlık yapılmamalıdır. Öğretmenin yanında okulla dolaylı ya da dolaysız ilgili, tüm iç ve dış paydaşlar taşın altına elini koyarak   sorumluluklarını bilmelidir. Kimse kimseyi suçlamadan kendi görevini yapmalıdır. Öğrenci ve veli okul dışında alternatif yollara yönelmemelidir.

Birbirimizi beğenmemezlik yapmayalım. Elimizdeki malzemeden şikayetçi olmayalım. İyi bir usta elindeki mevcut malzemeyi en iyi değerlendirendir. Yeter ki öğrenmek ve öğretmek isteyelim. Birbirimize güvenelim. Beynimizde oluşturduğumuz olumsuz algılardan kurtulalım. Her şeyimiz eksik olsun ama eğitim ve öğretimimiz   tam olsun. Çünkü eğitim ve öğretimdeki -geçmişten beri gelen- eksikliklerimiz ve buna dayalı alternatif yollarımız bu ülkeye çok pahalıya mal oldu. Bedelini 15 Temmuz’da çok ağır ödedik. Yeni bedeller ödemeyelim.  2016-2017 öğretim yılı hepimize hayırlı olsun. 15/09/2016

* 17/09/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Yeni Ocaklar Sönmesin...


Bir zamanlar toplumsal bir yara olarak karşımıza çıkan şimdilerde kangren haline dönüşen, çözülemeyen bir problemle karşı karşıyayız. Nerede bir iş kuracak, mevcut işini büyütecek, ev-araba vs alacak biriyle karşılaşsanız ekseriyetinin bu bataklığa sürüklendiğine şahit olabilirsiniz. Kredi/faiz bataklığından bahsediyorum. Üniversitede öğrenci iken  “Öyle bir zaman gelecek ki herkes faiz yiyecek, hiç faiz yemedim diyen tozundan nasibini alacaktır” şeklinde bir hadis okumuştum. Hadisin sıhhat derecesini bilmem ama sonuçları itibariyle günümüzü anlatıyor diye düşünüyorum.  Kur’an faiz yemeyi  “Allah ve rasülüne karşı harp açmak” olarak ifade etmesine rağmen  İşin garibi kredi çekmek normal görülür oldu toplum nezdinde. 

Herhangi bir işe kalkışan sermayesi yeterli gelmeyince ölçüp-biçip bir hesap yapıyor. Kim verir bu devirde bu kadar parayı diye kendi kendini ikna ederek soluğu kredi çekmede alıyor. Üstelik bankaların VİP müşterileridir bunlar.  Hiç bu taraklarda bezi olmayana da bankalardan “Sayın üyemiz, adınıza bankamızda birikmiş şu kadarlık bir kredi limitiniz vardır. Nüfus cüzdanınızla birlikte bankamıza bekliyoruz” şeklinde gelen mesajlar da eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmekten başka bir işe yaramıyor.

Kredi çeken ödemede zorluk çekmeye başlayınca bir başka bankadan yapılandırma yoluna giderek açılan deliği kapatmaya çalışıyor. Delik kapanacağı yerde kapanmayacak şekilde büyümeye devam ediyor. Kredi çekme limiti kalmayınca eşinden dostundan borç buluyor, sonra başkasının hesabından kredi çektirme yoluna gidiyor, son çare kendisini tefecide buluyor. Kendisi  iyice bataklığa batarken yanına yaklaşan kefili, borçluları, adına kredi çekiverenleri de batırıyor iyice. Aralarında kırgınlıklar, kavgalar baş göstermeye başlıyor. Aileler çatırdıyor. Nice ocaklar söndü bu şekilde, hala da sönmeye devam ediyor. İşin garibi  bu yollara tevessül edenlerin çoğu bu düştüğü durumdan memnun değil. Gözümüzün önünde cereyan eden bu duruma rağmen hala da kredi çekmeye çalışanların sayısı da  azımsanamayacak kadar çoktur.  ‘Arkadaş kredi çekmesen’ dediğin zaman “Sen verir misin bana bu kadar parayı” cevabı alırsın hemen.

Kredi çekenleri, kredi bataklığına saplanan kimseleri kesinlikle ayıplamıyorum. Kimse de zevkinden kredi çekmez. Herkes kendisine yapar. Fakat tecrübeme dayanarak şunu söylemek isterim ki: Bugüne kadar kredi çekenlerin içerisinde kazançlı çıkan varsa da bereketini gördüklerini pek sanmıyorum. Hele biraz dini duyarlılığı olan dindar ve mütedeyyin insanlara yararının olduğunu hiç görmedim.

Bankalar milletten aldıkları parayı yine milletimize pazarlayarak paraya para demiyorlar. Her yıl en fazla kar eden kurumlar arasında ilk üçü hiç bir firmaya vermiyorlar. Bu ocakları söndüren haksız kazancın mutlaka önüne geçilmesi gerekir. Geçmişin tefeciliği bugün modern isimler adı altında devam ediyor. En güzeli faizli alaverenin olmamasıdır. Eğer bu sistem devam edecekse yeni kredi mağdurlarının olmaması, mudinin çevresine daha fazla zararının ortaya çıkmaması için kredi çekmeler zorlaştırılmalıdır. Her önüne gelen kredi çekememelidir. Kredi çekecek kişi çektiği meblağ kadar ipotek  gösterebilmelidir. Vatandaş krediyi öderken değil çekerken terletilmelidir. Kredi çekmelerdeki kefil bulma şartı kaldırılmalıdır. Bankaların "Birikmiş krediniz var" şeklinde mesaj göndermesinin önüne geçilmelidir.

İhtiyaç ve gereksinimlerimize sekte vurabilmeli ve öteleyebilmeliyiz. Ayağımızı yorganımıza göre uzatabilmeliyiz. İnsanımızın bankalara muhtaçlığının olmaması için aramızda karz-ı haseni yaygınlaştırmalıyız. Bu savaş kazanılmaz. Hayatımız kararmasın, ocaklarımız sönmesin. Yetmez mi hala  bu kadar kredi mağdurumuzun olması? Biz bu savaşı kazanacağız diyorsak kimse kusura bakmasın.  Bu yolun sonu hep hüsran ve nedamettir... 14/09/2016

11 Eylül 2016 Pazar

Bir medeniyet tasavvurumuz var mı bizim?



"Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümüne" medeniyet denir biliyorsunuz. Biri: ‘İslam dünyasının ve Müslümanların oluşmuş bir medeniyeti veya medeniyet tasavvuru var mıdır’ dese ne deriz acaba?

Vereceğimiz cevap bir zamanlar vardı, ama iki asırdır yokuz demek olur sanırım. 04/04/2016 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde “Kültür ve Medeniyet” başlıklı yazısında Taha AKYOL: Prof. Salim el-Hassani’nin ‘Müslümanların bilim ve teknolojiye katkısını anlattığı ‘1001 icat’ isimli eserinde   geçen 115 bilgin ve mucitten 88 tanesinin  12. asrın sonuna kadar olduğunu, geriye kalan 27 tanesinin 13.yüzyıldan sonra olduğunu, 19.ve 20.asra ait bir katkısının olmadığını” belirtir. Bilimde, teknolojide iki asırdır esememiz okunmuyor gördüğünüz gibi.

İslam Medeniyeti üzerine anlattığımız her şey geçmişimize ait maalesef. Bugün iliklerimize kadar işlemiş Batı Medeniyetinin tasallutu altındayız. Biri: "Efendim, Batı Medeniyeti şöyle iyi, böyle gelişmiş" diye konuştuğu zaman biz hemen geçmişimizden örnekler vererek Batı'nın kazanımlarının gerisinde bizim medeniyetimiz var. Onlar bizden aldı. Ya da onların medeniyeti kan ve gözyaşından ibarettir deyip işin içinden sıyrılmaya çalışırız. Tespitim yanlış olabilir ama bizim bu yaptığımız suçluluk psikolojisi içerisindeki bir insanın savunma refleksidir. Geçmişten örnekler vererek topu taca atıyoruz. Hiç kimse kusura bakmasın dünyaya dair yeni bir şeyler söylemiyoruz. Bu durum bazı insanların yaşlanınca yeni bir şey söylemeyip hep kovanın içerisinden konuşmasına benzer. Hani Rumi: " Yeni şeyler söylemek lazım cancağızım" diyor ya. Biz de şanlı geçmişimizle övünmeyi bırakıp yeni, farklı şeylere kapı aralamamızın zamanı geldi, geçiyor bile.

Günümüze ve yarınlara inşa edebileceğimiz plan ve programımız yok. Saldım çayıra Mevlam kayıra mantığı çerçevesinde yuvarlanıp gidiyoruz. Kültürden sanata, bilimden teknolojiye kullandığımız hep başka medeniyetlere ait. Ne bir icadımız var ne de üretimimiz. Başka milletlerin pazarı olmuşuz, hep satın alıp tüketiyoruz. Günümüzde şu da bize ait diyebileceğimiz bir övünç kaynağımız yok. Haydi teknolojide, bilimde yokuz. Peki diğer alanlarda? Maalesef yok oğlu yokuz. Kendisi bir hazine olup inananlarının ortaya çıkarmasını beklediği İslam, elimizde oyuncak olmuş, yerlerde sürünüyor. Biri İslam’ın ve Kur’an’ın kendisine değil de Müslümanlara bakarak Müslüman olmak istese mümkün değil İslam’a girmesi. Çünkü özellikle günümüzde her türlü melanet, pislik, hırsızlık, adam kayırmacılık, emanete ihanet, sahtekarlık, üretmeden tüketmek, birbirimizi öldürmek, haksız kazanç elde etmek, emaneti ehline vermemek, birbirimize güvenmemek, alnımızı terletmeden kazanmak, Allah ile aldatmak…vb dendi mi İslam dünyası akla gelir.

İslam dünyasının 13.yüzyıldan itibaren bilim, teknoloji vb alanlarında yapmış olduğu katkılarından sonra yaptıklarımız maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor. Eğer bir medeniyet tasavvurumuz olacaksa -ki olmalıdır- her şeyden önce enine boyuna düşünüp milletçe bir seferberlik ilan etmemiz gerekecektir.  Yeniden özümüze dönmeliyiz. Zihinlerimizdeki geri kalmışlık sendromundan kurtulmalıyız. Kendimize güvenimiz gelmelidir. Kültürümüzü başka kültürlerin etkisinden kurtarmalıyız. Milletçe üretmeyi hedef almalıyız. AR-GE’ye daha fazla önem vermeliyiz. Dünyanın ihtiyacı olan maddi ve manevi varlıkları icat etmek, üretmek ve diğer toplumlara pazarlamak için ilgili ciddi birimler kurulmalıdır. Türkiye ve İslam dünyasında iyi bir saha çalışması yaparak üretici zekaları tespit etmekle işe başlayabiliriz. İcat edilen her şeyin patenti için devlet gerekli kolaylığı sağlamalıdır. İnsana yatırım yapmalıyız. Zihnen, fikren ve bedenen kirlenmişliğimizden arınmalıyız. Çalışmaya ve üretmeye kendimizi hazırlamalıyız. Kendi kültürümüzle bağımızı koparmadan geçmiş zengin ve özgün farklılıklarımızın farkına vararak geleceğe ve insanlığa örnek ve faydalı olacak bir inşa süreci başlatmamız lazım… 11/09/2016