25 Ağustos 2016 Perşembe

Trafikte insan manzaraları

Trafik demek sabır demektir. Çünkü sorunlar yumağıdır Türkiye'de. Arabanız varsa trafiğe çıkmış olmalısınız. Çıktıktan sonra türlü türlü sürücü ile karşılaşmış olmalısınız. Bu yazımda özellikle Konya'da sürücülerle ilgili gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Kendi sürüşümle ilgili gözlemlerimi aktaramıyorum. Çünkü her konuda olduğum gibi bu konuda da sütten çıkmış ak kaşığım(!)

-Hız sınırına riayet etmeyen, gerektiğinde makas atan, durmadan selektör yapan ve korna çalan, ölümüne araç süren tabakhane yolcuları...
-Sol şeridi kimseye vermeden hız sınırının altında trafikte ağır ağır giden, aracını da sağa çekmeyen ardındaki sürücünün tansiyonunu tavan yaptıran ağır canlı sürücüler...
-Kavşaklarda kırmızı ışık yandığı zaman döneceği yere göre yanlış yerde durup yeşil yanınca ters yöne dönmeye kalkan sürücüler...
-Yeşil yanınca ışığın sadece kendisine ait olduğunu kabul edip kalkmamak için direnenler.
-Kırmızı yanmasına rağmen ışığa riayet etmeyip geçip gidenler...
-Kavşakta beklerken yayaya kırmızı yanar yanmaz arkada duran araçtan korna çalanlar...
-Kavşakta yaya geçidi çizgilerinin üzerine park edip yayaların geçişini engelleyenler...
-Dönel kavşaktaki aracın geçiş önceliği var iken kavşak içinde bekleyen sürücüler... Eğer kendine güveni gelir de yol benim deyip geçmeye kalkarsa sağ kalırsan aracının ön düzenini rüyanda bile göremezsin. Çünkü buralarda yol hakkı hep düz yoldan gelenlere aittir.
-Sağa-sola döneceği zaman sinyal vermeden geçip gidenler... Hele tali yoldan bölünmemiş ana caddeye çıkmak için aracını durdurup gelen bir aracın geçmesini beklersin. Adam rahatını bozmadan aheste aheste gelir. Sonra gözünün içine bakarak tali yola sinyalsiz dönüş yapar. Sürücünün geliş hızına göre karşıya geçerim dersen adamın hızlanası gelir ve ardı arkasına korna çalar hem de uzun uzun.
-İki şeritli yolun tam orta şeridinden ağır ağır giderek kimseye yol vermeyenler...
-Yaya kaldırımı üzerine araç park edenler...
-Yaya geçidinde bekleşen yayalara yol vermeyenler... Kazara geçmeye yeltenen olursa ayak parmaklarını feda etmesi gerekir.
-Trafiğin yoğun olduğu bir yerde tali yoldan ana caddeye geçmek için yol verilmez. Kazara biri centilmenlik yapar da, yol vermeye kalkarsa ardındakiler acı acı kornaya basar. Verme niye veriyorsun diye.
-Kavşaktan tam kalkacağı zaman aracını stop ettirenler...
-Park etmek ve durmak yasaktır levhalarının olduğu yere aracını park edenler...
-Yolun sağına aracını park ederek çift şeritli yolu teke indirenler... Otobüs duraklarına araç park edenler...
-Sürücülerin hep yolun sol şeridini kullanmaları. Çünkü yolun sağları park edilmiş araçların işgali altındadır.
-2-3 şeritli yollarda kamyon, tır gibi araçların orta ya da sol şeridi kullanmaları...
-Kavşakta aracını park edenler…
-Trafikte ne olur ne olmaz diyerek araçların şoför mahallinin altında kürek sapı bulunduranlar...
-Yakıtı bittiği için arkadan iteklenen araçlar…
-Ben geliyorum, haberiniz olsun, bana istediğiniz küfrü yapabilirsiniz diyerek aracının el frenini kaldırarak arabasını bağırtanlar…

Durum Konya'da bu. Diğer şehirlerimizde nasıldır bilemem. 25/08/2016

Bana öyle bir peygamber anlatın ki bana örnek olsun!...*

Toplum olarak genelde   -bize sorumluluğumuzu hatırlatmayan- hikayemsi  bir dini seviyoruz, dinin gizemli dünyası ilgi alanımıza giriyor, Kur'an'da bulunan muhkem ayetlerden ziyade birden fazla anlama geldiği için yoruma ihtiyaç duyan müteşabih ayetlere ilgi duyuyoruz. Konu olarak da İsa-Mesih, mehdi, müceddit... gelecek mi? Cinler alemi, şefaat, mucize, gaybın bilinmesi, cin... gibi konular  hep gündemimizdedir.

Peygamberimizi anlatırken de hep ön planda mucizelerini ele alıyoruz. Ayı nasıl ikiye böldüğünü, çocukken kalbinin nasıl temizlendiğini, hicret esnasında örümceğin nasıl ağ ördüğünü, kuşun nasıl yuva yaptığını, Süraka'nın atının nasıl sürçtüğünü, ticarete gittiğinde Güneş'ten korunmak için bulutun nasıl gölge yaptığını...vs anlatır dururuz. Sorarım size: Bu şekil anlatılan bir peygamber bizim için örnek olur mu? Bilelim ki Peygamberimizin en büyük mucizesi Kur'an-ı Kerimdir. Tüm asırlara hitap eder ve etkisi devam etmektedir.

Mucizevi peygamberin örnekliğinden söz edilemez. Bir defa şunu bilelim ki peygamberin 63 yıllık hayatı hep mücadeleyle geçmiştir. "Allah'a ve ahiret gününe inananlar için Allah'ın Rasülü’nde sizin için güzel örnekler vardır" buyurulmaktadır. Hep ayakları yere basan bir peygamber vardır: Bir hicreti var ki dillere destandır: Kendisini öldürmek isteyen müşrikleri yanıltmak için yatağına Hz Ali’yi yatırıp habersizce evinden ayrılması, Medine şehrine ters bir istikamette olan Sevr isimli mağarada 3 gün boyunca yol arkadaşı Hz Ebu Bekir ile birlikte gizlenmesi bir zekanın ve taktiğin ürünüdür. Yolda kılavuzluk yapsın diye işinin ehli ve aynı zamanda güvenilir olan müşrik Abdullah b. Uraykıt’ı seçmesi emanetlerin din-cemaat-grup-sendika-parti merkezli bir taassuba göre değil, işin ehline tevdi edilmesine bir örnektir.  440 km’lik bir mesafeyi deve yürüyüşüyle günlük ortalama 55 km gidip,  8 günde Kuba’ya varması mücadelenin, sabrın ve azmin örnekliği olsa gerek. Yine kendisine emanet edilen müşriklerin eşyasını vermesi için ölümle burun buruna geldiği bir esnada emanetleri sahiplerine vermesi için Hz Ali’yi görevlendirmesi emanete ne kadar riayet ettiğini, ihanet edilmemesi gerektiğine bir işarettir.

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa cezasını verirdim” demesi adaletine, Hacer’ul Esved’in konması esnasında  oy birliğiyle hakem tayin edilmesi, Safa Tepesi’nde toplanan insanlara: “Şu dağın ardından düşman bir ordunun geldiğini haber versem bana inanır mısınız” buyurduğunda, “Evet biz sana inanırız. Çünkü bu güne kadar asla yalan söylediğine şahitlik yapmadık” denmesi yine güvenilirliğine işaret olsa gerek. Üstelik kendisine ‘Güvenilir’ anlamında ‘el Emin’ lakabı bizzat düşmanları tarafından verilmiştir. “Alemlere rahmet olarak gönderilen” Peygamberimiz'in Uhud Savaşı için   fikir alışverişinde bulunması, savaş esnasında dişinin kırılıp yanağından yaralanması ve ölümle burun buruna gelmesi yine onun, hayatında istişareye önem verdiğine ve mücadele azmine bir örnektir. Peygamberin hayatından bize numune-i imtisal olacak binlerce  örnek verebiliriz. Biz bu düsturları bırakarak onu anmak ve anlatmak için hep mucizelerine sarıldık. Niçin acaba? Peygamberi, bu şekil olağanüstü özellikleriyle anlatmak suretiyle sakın birileri: “Peygamberler mucize gösterir, biz de keramet gösteririz” demek isteyerek kendilerine pay çıkarmış olmasın. “Ben de sizin gibi bir insanım…bana sadece vahiy geliyor…gaybı bilmiyorum” demesine rağmen hep gelecekten haber veren bir peygamberi ön planda tutmak nasıl izah edilir acaba?

Kimsenin niyetini sorgulama imkanım yok. Zaten gizli ajandası olanları da bilmem mümkün değil. Biz insanları zahirine göre değerlendiririz. Bildiğim bir şey var: Biz peygamberin, bize örnek olması gereken yönünü değil, -tabir yerinde ise- uçan-kaçan bir peygamberi anlatıyoruz. Halbuki  ayakları yere basan bir mücadele insanını  ön planda tutmamız gerekirdi. Dini alanda tökezlemelerin önüne geçmek istiyorsak önce zihinlerimizdeki peygamber algısından başlamamız lazım… 25/08/2016

* 27/08/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
*

23 Ağustos 2016 Salı

Ne olacak bu ilahiyatçıların hali?

Dini bir yapılanma olarak bilinen bir yapının yıllardır kazandığı müktesebatı 15 Temmuz'da elinin tersiyle bir çırpıda itmesi sonucunda şimdi çoğu kimse ilahiyatçılara kızıyor; toplumdaki görevlerini yerine getirmediler, doğruları anlatmadılar, sorumlulukları büyük diye.

Bir ülkede işler ters gitmeye başlayınca ilk işimiz,  sorumlu ve suçlu avına çıkarız. Tabii kendimize dokunmadan egomuzu ve içimizi rahatlatmaya çalışırız. Bunun adı suçu başkasına yamamaktır. Şunu bilelim ki bir yerde işler sarpa sarmışsa birbirimizi suçlamayı bırakıp, gözümüzü bir başkasına kaydırmaktansa kendi kendimize öz eleştiri yapıp ben bu süreçte ne yaptım, ya da ne yapmadım da başımıza bu geldi şeklinde düşünmemiz lazım. Çünkü bu ülkede yaşayan herkes bir makinenin dişlileri gibiyiz. Bir yerde bir aksama meydana gelmişse sorun arızalanan yerde olabildiği gibi bir başka yerdeki ihmalden de kaynaklanabilir. Ben burada ilahiyatçıları ele almak istiyorum. Çünkü çoğu kimse ilahiyatçıların iyi bir model olup etrafına bir kaç insan toparlayamadığını, bildiklerini söyleyemediğini...dile getirmeye başladı. Haksız da sayılmazlar hani. İlahiyatçılar hakkındaki yazacağım görüşler kendi görüşlerim olacaktır. Geneli ifade etmez.

İlahiyatçıların çoğu niçin iyi bir model değildir? Niçin sözleri dinlenmez? Her zaman her yerde niçin doğruları söyleyemez? Sorunu İlahiyatçıların çocukluğunda yani yetişme şartlarında aramak lazım. İlahiyatçıların yetişme ortamı olan Kur’an Kursu ve İHL gibi eğitim yuvalarında yerine ve kişiye göre şiddet, hakaret, korku, baskı, incitme vardır. Bu saydığımız şeyler çocuktaki öz güveni küçük yaşta yok ediyor. Kendine olan öz güveni kaybeden kolay kolay bu yetiyi bir daha kazanamaz. Her şeyden önce bu eğitim yerlerinde görev yapanlar iyi bir pedagoji eğitiminden geçirilmelidir. Çocukların seviyesine inebilecek iletişim bilgisine sahip olmalıdır. Yine din eğitimi verilen yerlerde okuyanların ekseriyeti maddi imkanlardan yoksun öğrencilerden oluşmaktadır. Çoğu yurtlarda kalmaktadır. Zengin kimselerin zekat, sadakaları bu çocuklara verilmektedir. Özellikle Kuran Kursunda okurken cenazesi olan kimselerin hatmine götürülen bu çocuklara, karşılığında para verilmektedir. Giyim-kuşam gibi ihtiyaçları yine buralara zenginler tarafından gönderilen elbiselerden karşılanmaktadır. Hem elbise, hem harçlık yönünden hep almaya alıştırılan bu çocuklar özellikle verme yöntemi dolayısıyla ezik ve incinmiş olarak yetişmektedir. Ayrıca kafasına takılan soruları rahat bir şekilde hocasına soramaz. Sorduğu takdirde ayıplanma, azar gibi durumlarla karşılaşma riski yüksektir. Giyim-kuşam konusunda farklı giyinme yine ayıplanma ve beraberinde dışlanma riski taşır. İbadetlerde gevşeklik ve ihmal gerektiği zaman azar ve şiddete yol açabilir. İbadetlere zaafı olan birey üzerinde ayrıca durulmaz, ibadetin önemi ve sevgisi verilmez. İlahiyat Fakülteleri yüksek lise gibidir. Mahalle baskısını okuyan hisseder. Değişik grup ve cemaatlerin öğrenci kapma yeridir aynı zamanda. Farklı fikirler ileri sürmek "-ci,-cı" damgası yemek için yeter sebeptir. Kur'an Kursu, İHL ve ilahiyat ikliminde yetişenler farklı toplum kesimi ve öğrenci kitlesiyle pek muhatap olmazlar. Kendi içinde kapalı bir kutu gibidir. Sanki bir laboratuvarda yetişir.

Fakülteyi bitirip göreve başladığı zaman bu okul türlerinden bir başka yerde görev yapmada zorlanırlar. Çünkü kendi dünyasından farklı bir ortam olduğunu görür. Kolay kolay uyum sağlayamazlar. Herkes kendisinden iyi şeyler konuşmasını, sohbet etmesini bekler. Toplum da yeni fikirlere kapalıdır. Toplumdaki yerleşik din algısından başka farklı bir fikir öne sürülürse kabul edilmez. Herkes kendi fikrini ve görüşünü desteklemesi için ilahiyatçıyı bir nevi noter olarak görür. Hatta çoğu zaman halk bildiği bir konuyu test etmek için soru sorar, bazıları da soru sormak için sorar. Kimse ilahiyatçının fikrini tasvip etmez, önem atfetmez. Çünkü  çoğu kimsenin ilahiyatçıdan önce danıştığı hocaları vardır. Hocasına yüklediği gizem kendi gözünde daha değerlidir. İlahiyatçı olarak sırtını herhangi bir gruba dayamaz isen görüşüne riayet edilmez, arkanda destek bulamazsın. İlahiyatçıdan sohbet bekleyen kişiler de kendilerinin eleştirilmesini istemezler. Kendilerinin dışındaki insan ve grupların eleştirilmesini ister. Kendi, ilahiyatçıdan övgü bekler. Farklı fikir öne sürdüğün zaman adın reformcuya çıkar, düzenin hocası hatta sapık görüşlü denir. Çoğumuz dinde çözüm aramaktan ziyade eski mezhep imamlarının görüşünü söylememizi ister. Onların görüşleri üzerine yorum ve değerlendirmede bulunmak tehlikelidir. Doğru bildiğini kolay kolay söyleyemez. Çünkü ihtiyaç sahibi olduğundan geçmişte bir başkasının elinden para almıştır. Özellikle onların yanında dik duramaz, ya sessiz kalır, ya da görüş içine sinmese de kendisinin okumasında emeği olanların görüşlerini tasvip eder görünür.

İlahiyatçıları eleştirmek için mutlaka yetişme şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir. Bu ülkenin her şeyden önce farklı fikirlere açık olması, ilahiyatçıyı rahat bırakması ve farklı fikrinden dolayı dışlamaması gerekir. Din eğitiminde uzmanlaşacak kişilerin ekonomik durumu iyi olanlardan seçilmesi, herhangi bir grup ve cemaate ait olmaması, tüm cemaatlere aynı mesafede bakması, doğruya doğru, yanlışa da yanlış diyebilmesi gerekir. Din eğitimi alacak kişilere ta küçüklüğünden itibaren dinin sevdirilerek anlatılması, asla baskı yapılmaması, şiddete maruz kalmaması için eğitimi verecek kişilerin çocuğun seviyesine inebilecek kişilerden seçilmesi esas olmalıdır. Lise ve üniversite ortamında öğrencinin başkasına muhtaç olmadan kalabileceği rahat bir ortam olmalıdır. Öğrenciye yardım yapılacaksa bu yardım başarısına göre burs vermek şeklinde olmalıdır. İlahiyat fakültelerinin sayısı mutlaka azaltılmalıdır. Ortalama 20 net yapabilen bir öğrenci bu fakültelere girememelidir. Dini alanda tartışmalı olan konular yaşayan akademisyenlerden oluşacak bir kurul vasıtasıyla masaya yatırılıp vuzuha kavuşturulmalıdır. Farklı görüşü olanların görüşü de şaz görüş olarak kamuoyuna bildirilmelidir. İlahiyatçıların başvurduğu kaynaklar konusunda ortak bir kanaat ortaya çıkarılmalıdır... Cemaat ve gruplar din alanında konuşacak ve fetva verecek kişileri mahalle baskısına tabi tutmamalıdır. Herhangi bir cemaate mensup bir ilahiyatçı da konuşacağı zaman cemaat şemsiyesini bir tarafa bırakmalıdır.

Vatandaş ilahiyatçılardan kendi görüşüne uygun fetva vermesi ve görüş bildirmesi için beklenti içerisine girmemelidir. Bir konu hakkında bilgi edinecek kişi birden fazla ilahiyatçıdan görüş sormasında fayda vardır. Görüşü isabetli olmayan kesinlikle dışlanmamalıdır. Farklı görüşünden dolayı meslektaşlarıyla rahat bir şekilde fikir alış verişinde bulunabilmelidir…

Çok iyi yetişmiş ilahiyatçılarımız var. Onları tenzih ederim. Tespitlerim genele teşmil edilemez. İlahiyatçıları yetiştirenlerin ve onlara yardım edenlerin iyi niyetinden kimsenin şüphesi olmasın. İlahiyatçılardan çok şey bekleyenler lütfen takkelerini öne koyup onların evlerinden başlayarak okul ortamlarındaki öz güvenlerini yok eden hal ve hareketlerini göz önünde bulundurmalarında fayda vardır. 

Hasılı, küçüklüğünde dayak diyen ve baskı  gören ilahiyatçı, büyüyünce dayak atan olabiliyor, hep almaya alışan veren yani cömert olamıyor, büyüse bile içindeki baskıyı atamıyor, rahat konuşamıyor, hep fincancı katırlarını hesaba katmak zorunda kalıyor. 

Yine her zamanki gibi uzun ve karışık anlattım maalesef. 23/08/2016