26 Ağustos 2016 Cuma

Dikkat! Ortalık kuzu postuna bürünmüş kurtlarla dolu *

Bugün yazıma  Mehmet TEZKAN’ın 11/08/2016 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan “FETÖ’de 17/25 kriteri” başlıklı yazısında anlatmış olduğu bir hikaye ile başlamak istiyorum:


Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar: “Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?” Derviş kendini savunur: “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.” Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve: “Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?” der.
Kuş kendini savunur: “Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez diye düşündüm, kaçmadım.” Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.
“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Kuş o anda, ‘Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır. “Neden?” diye sorar Hz. Süleyman.
Kuş sebebini şöyle açıklar: “Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın.. Çıkartın ki benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”


Hikaye günümüzde yaşadığımız olayları anlatmak için Hızır gibi yetişti imdadımıza. Bugün kim, ne; kimin eli kimin cebinde; kimlerin üzerinde hangi elbise var. Belli değil. Sap ile saman karışmış durumda maalesef. Kimi hoca görünümlü bir darbe azmettiricisi ve planlayıcısı, kimi siyasetçi görünümlü bir terörist, kimi gazeteci görünümlü terör suçunu öven bir terörist… Kimse kendi elbisesini giymiyor maalesef bu ülkede. Düşman da net değil. Böyle istismar elbisesi giymiş insan müsveddelerini görünce insanın açık düşmanı alnından öpesi geliyor. Çoğunun da üzerinde dokunulmazlık zırhı var. Hele bu ülkede gazetecilere kolay kolay dokunamazsın. Hemen çığlığı basarlar: “Fikir özgürlüğü yok ediliyor, gazeteciler tutuklanıyor” diye. Alın size bir gazeteci görünümünde mürekkebi kan akıtan bir tweet: "Faşizme destek veren herkes bedelini ödeyecektir. Buna Kılıçdaroğlu da dahil. Bu henüz başlangıç!" Bu tweet ne zaman atılıyor? Ana muhalefet parti başkanının konvoyuna yapılan terör saldırısı sonucunda bir askerimiz ölmüş, iki tanesinin de yaralandığı bir olayın ardından atılan bir tweet. Yazık ki ne yazık! Bu tiplere bu ülke gazetecilik yaptırdı, köşe yazısı yazdırdı, Tv ekranlarında program yaptırdı, yorum yapması için ekranlara misafir edildi. Böylelerine Anadolu’da: “Koynumuzda yılan beslemişiz” denir…Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare'e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın” olur. Bu adama birileri:  Be ahmak! Senin yerin dağlar, gazetecilik senin neyine” desin. Belki de ana muhalefet liderini öldürmede es geçmezdi. İnanın dağlarda daha faydalı olur.


Bu ülkede  herkes üzerindeki  istismar elbiselerini çıkartarak  sevdiği ve faydalı olacağı işi yapsın. Gazeteci gazeteciliğini, terörist teröristliğini, siyasetçi siyasetçiliğini…yapsa. Fena olmaz sanırım. 26/08/2016
* 31/08/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Trafikte insan manzaraları

Trafik demek sabır demektir. Çünkü sorunlar yumağıdır Türkiye'de. Arabanız varsa trafiğe çıkmış olmalısınız. Çıktıktan sonra türlü türlü sürücü ile karşılaşmış olmalısınız. Bu yazımda özellikle Konya'da sürücülerle ilgili gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Kendi sürüşümle ilgili gözlemlerimi aktaramıyorum. Çünkü her konuda olduğum gibi bu konuda da sütten çıkmış ak kaşığım(!)

-Hız sınırına riayet etmeyen, gerektiğinde makas atan, durmadan selektör yapan ve korna çalan, ölümüne araç süren tabakhane yolcuları...
-Sol şeridi kimseye vermeden hız sınırının altında trafikte ağır ağır giden, aracını da sağa çekmeyen ardındaki sürücünün tansiyonunu tavan yaptıran ağır canlı sürücüler...
-Kavşaklarda kırmızı ışık yandığı zaman döneceği yere göre yanlış yerde durup yeşil yanınca ters yöne dönmeye kalkan sürücüler...
-Yeşil yanınca ışığın sadece kendisine ait olduğunu kabul edip kalkmamak için direnenler.
-Kırmızı yanmasına rağmen ışığa riayet etmeyip geçip gidenler...
-Kavşakta beklerken yayaya kırmızı yanar yanmaz arkada duran araçtan korna çalanlar...
-Kavşakta yaya geçidi çizgilerinin üzerine park edip yayaların geçişini engelleyenler...
-Dönel kavşaktaki aracın geçiş önceliği var iken kavşak içinde bekleyen sürücüler... Eğer kendine güveni gelir de yol benim deyip geçmeye kalkarsa sağ kalırsan aracının ön düzenini rüyanda bile göremezsin. Çünkü buralarda yol hakkı hep düz yoldan gelenlere aittir.
-Sağa-sola döneceği zaman sinyal vermeden geçip gidenler... Hele tali yoldan bölünmemiş ana caddeye çıkmak için aracını durdurup gelen bir aracın geçmesini beklersin. Adam rahatını bozmadan aheste aheste gelir. Sonra gözünün içine bakarak tali yola sinyalsiz dönüş yapar. Sürücünün geliş hızına göre karşıya geçerim dersen adamın hızlanası gelir ve ardı arkasına korna çalar hem de uzun uzun.
-İki şeritli yolun tam orta şeridinden ağır ağır giderek kimseye yol vermeyenler...
-Yaya kaldırımı üzerine araç park edenler...
-Yaya geçidinde bekleşen yayalara yol vermeyenler... Kazara geçmeye yeltenen olursa ayak parmaklarını feda etmesi gerekir.
-Trafiğin yoğun olduğu bir yerde tali yoldan ana caddeye geçmek için yol verilmez. Kazara biri centilmenlik yapar da, yol vermeye kalkarsa ardındakiler acı acı kornaya basar. Verme niye veriyorsun diye.
-Kavşaktan tam kalkacağı zaman aracını stop ettirenler...
-Park etmek ve durmak yasaktır levhalarının olduğu yere aracını park edenler...
-Yolun sağına aracını park ederek çift şeritli yolu teke indirenler... Otobüs duraklarına araç park edenler...
-Sürücülerin hep yolun sol şeridini kullanmaları. Çünkü yolun sağları park edilmiş araçların işgali altındadır.
-2-3 şeritli yollarda kamyon, tır gibi araçların orta ya da sol şeridi kullanmaları...
-Kavşakta aracını park edenler…
-Trafikte ne olur ne olmaz diyerek araçların şoför mahallinin altında kürek sapı bulunduranlar...
-Yakıtı bittiği için arkadan iteklenen araçlar…
-Ben geliyorum, haberiniz olsun, bana istediğiniz küfrü yapabilirsiniz diyerek aracının el frenini kaldırarak arabasını bağırtanlar…

Durum Konya'da bu. Diğer şehirlerimizde nasıldır bilemem. 25/08/2016

Bana öyle bir peygamber anlatın ki bana örnek olsun!...*

Toplum olarak genelde   -bize sorumluluğumuzu hatırlatmayan- hikayemsi  bir dini seviyoruz, dinin gizemli dünyası ilgi alanımıza giriyor, Kur'an'da bulunan muhkem ayetlerden ziyade birden fazla anlama geldiği için yoruma ihtiyaç duyan müteşabih ayetlere ilgi duyuyoruz. Konu olarak da İsa-Mesih, mehdi, müceddit... gelecek mi? Cinler alemi, şefaat, mucize, gaybın bilinmesi, cin... gibi konular  hep gündemimizdedir.

Peygamberimizi anlatırken de hep ön planda mucizelerini ele alıyoruz. Ayı nasıl ikiye böldüğünü, çocukken kalbinin nasıl temizlendiğini, hicret esnasında örümceğin nasıl ağ ördüğünü, kuşun nasıl yuva yaptığını, Süraka'nın atının nasıl sürçtüğünü, ticarete gittiğinde Güneş'ten korunmak için bulutun nasıl gölge yaptığını...vs anlatır dururuz. Sorarım size: Bu şekil anlatılan bir peygamber bizim için örnek olur mu? Bilelim ki Peygamberimizin en büyük mucizesi Kur'an-ı Kerimdir. Tüm asırlara hitap eder ve etkisi devam etmektedir.

Mucizevi peygamberin örnekliğinden söz edilemez. Bir defa şunu bilelim ki peygamberin 63 yıllık hayatı hep mücadeleyle geçmiştir. "Allah'a ve ahiret gününe inananlar için Allah'ın Rasülü’nde sizin için güzel örnekler vardır" buyurulmaktadır. Hep ayakları yere basan bir peygamber vardır: Bir hicreti var ki dillere destandır: Kendisini öldürmek isteyen müşrikleri yanıltmak için yatağına Hz Ali’yi yatırıp habersizce evinden ayrılması, Medine şehrine ters bir istikamette olan Sevr isimli mağarada 3 gün boyunca yol arkadaşı Hz Ebu Bekir ile birlikte gizlenmesi bir zekanın ve taktiğin ürünüdür. Yolda kılavuzluk yapsın diye işinin ehli ve aynı zamanda güvenilir olan müşrik Abdullah b. Uraykıt’ı seçmesi emanetlerin din-cemaat-grup-sendika-parti merkezli bir taassuba göre değil, işin ehline tevdi edilmesine bir örnektir.  440 km’lik bir mesafeyi deve yürüyüşüyle günlük ortalama 55 km gidip,  8 günde Kuba’ya varması mücadelenin, sabrın ve azmin örnekliği olsa gerek. Yine kendisine emanet edilen müşriklerin eşyasını vermesi için ölümle burun buruna geldiği bir esnada emanetleri sahiplerine vermesi için Hz Ali’yi görevlendirmesi emanete ne kadar riayet ettiğini, ihanet edilmemesi gerektiğine bir işarettir.

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa cezasını verirdim” demesi adaletine, Hacer’ul Esved’in konması esnasında  oy birliğiyle hakem tayin edilmesi, Safa Tepesi’nde toplanan insanlara: “Şu dağın ardından düşman bir ordunun geldiğini haber versem bana inanır mısınız” buyurduğunda, “Evet biz sana inanırız. Çünkü bu güne kadar asla yalan söylediğine şahitlik yapmadık” denmesi yine güvenilirliğine işaret olsa gerek. Üstelik kendisine ‘Güvenilir’ anlamında ‘el Emin’ lakabı bizzat düşmanları tarafından verilmiştir. “Alemlere rahmet olarak gönderilen” Peygamberimiz'in Uhud Savaşı için   fikir alışverişinde bulunması, savaş esnasında dişinin kırılıp yanağından yaralanması ve ölümle burun buruna gelmesi yine onun, hayatında istişareye önem verdiğine ve mücadele azmine bir örnektir. Peygamberin hayatından bize numune-i imtisal olacak binlerce  örnek verebiliriz. Biz bu düsturları bırakarak onu anmak ve anlatmak için hep mucizelerine sarıldık. Niçin acaba? Peygamberi, bu şekil olağanüstü özellikleriyle anlatmak suretiyle sakın birileri: “Peygamberler mucize gösterir, biz de keramet gösteririz” demek isteyerek kendilerine pay çıkarmış olmasın. “Ben de sizin gibi bir insanım…bana sadece vahiy geliyor…gaybı bilmiyorum” demesine rağmen hep gelecekten haber veren bir peygamberi ön planda tutmak nasıl izah edilir acaba?

Kimsenin niyetini sorgulama imkanım yok. Zaten gizli ajandası olanları da bilmem mümkün değil. Biz insanları zahirine göre değerlendiririz. Bildiğim bir şey var: Biz peygamberin, bize örnek olması gereken yönünü değil, -tabir yerinde ise- uçan-kaçan bir peygamberi anlatıyoruz. Halbuki  ayakları yere basan bir mücadele insanını  ön planda tutmamız gerekirdi. Dini alanda tökezlemelerin önüne geçmek istiyorsak önce zihinlerimizdeki peygamber algısından başlamamız lazım… 25/08/2016

* 27/08/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
*