17 Mayıs 2016 Salı

Bu okulda üç yıl (I)



2010 yılında 5 yıllık bir yönetici iken zorunlu yer değişime tabi tutuldum.  Ek-2 puanım fazla yüksek değildi. Atamanın son günü gözüm kapalı tayin istedim.  Birkaç gün sonra sonuçlar açıklandı. Yeni yerime okulun web sayfasından bir göz attım. Şehir merkezine 17 km uzaklıkta, ikili öğretim yapan, ısınması sobalı, kanalizasyon sistemi olmayan bir okul görünüyordu.

20 Ağustos 2010 günü göreve başladım. Okul birbirine mesafesi 150 metre olan iki tek katlı binadan oluşuyordu. İki binanın arasında da sıvası bile yapılmamış, elektriği olmayan kömürlük olarak kullanılan bir bina vardı. Kömürlüğün arkasındaki briketler kırılmış, önü kilitli arkadan giriş çıkış yapılacak şekilde  mahallenin çocukları ya da gençleri tarafından  kapı açılmış, 24 saat mahalleliye hizmet veriyordu. Camları kırık dökük, bakımsız, küçük bir lojmanı da vardı.

Okulun dışı kahverengi içi ise kapı ve pencerelerine varıncaya kadar mor renge boyanmıştı. Pencereler ahşaptı, dışarıdan gelen yağmur ve rüzgarı içeriye misafir eden bir özelliğe sahipti, dokunduğun kapı elinde kalıyordu. Müdür odasına girdim, yardımcıyla beraber ortak kullanılan bir oda. Aynı zamanda okulun malzeme odası: demir dolaplar, eski bir TV, altında çekmeli bir dolap: içerisinde çekiç, pense, tornavida, işe yaramayan kapı kolları var idi. Fotokopi makinası çalışır görünümünde: düğmeleri basmaz, kağıt alan kasasını içe doğru bastırarak bir elinle dayaman gerekiyor. 8-10 çıktı almak için bir o kadar daha kağıt heba edilmeliydi. Çünkü kağıt sıkıştırıyordu. Öğretmenler odasına girdim. Tavanının bir kısmı çatı görünecek şekilde açık, diğer kısmı ise yukarıdan akıntı olduğu belli olan kontrplak ile kaplı idi.

Okul sıraları yontulmuş, karalanmış bir şekilde. Öğretmenlerin oturacağı sandalyelerden sağlamını bulmak için epey bir seçmece yapmak gerekiyor.  Sınıf ve tuvaletler en son kullanıldığı şekliyle kalmış, her yeri örümcek kaplamış. Aradığın ve aramadığın her şey vardı orada. Bir ben eksiktim o da tamamlandı gelince.

Elimi yıkayacağım musluğa davrandım okulun suyu yok, hizmetlisi yok, örümcekleri alacağım süpürgesi yok, küreği yok. Yok oğlu yok yani. Hiçbir şeyi yok muydu derseniz hakkını yemeyeyim bol pislik, toz, toprak, kömür ve soba isi. Bir de bakkala borç, kırtasiyeciye borç. Okulun bir kuruş parası yok. Enkazın enkazıydı bize düşen.

Koridordan geçerken gözüm wc öğretmen tabelasına ilişti. Tuvalet kime aitti? Bayanlara mı erkeklere mi? Başka da levha göremedim, çünkü tuvaleti bayan-erkek ortak kullanıyormuş. Müdürün yardımcı ve öğretmenlerin aynı odayı paylaştığını duymuştum da tuvaleti ortak kullandıklarına ilk defa şahit oluyordum.

Kömürlüğe girdim. Benden gayri her şey vardı içeride. Her şey rastgele atılmış:“Arkadaş bende ve bu okulda düzen ve intizam yok” dercesine. Ek binadaki asma kilit olan bir odaya girdim, adı arşivmiş: Okulun açıldığı 1964 yılından beri her şey kap-kacak, çuval, kağıt vb atılmış, her birinin üzerinde yeterince toz toprak. Yıllarca hiç insan ayağı basmamış sanki. Aya ilk basan gibiydim.

Binanın iç duvarlarına baktım, her yerde sinek izi vardı. Floresanlarında daha net görünüyordu. Sinekler iyi iz bırakmış, bakalım ben  de iz bırakabilecek miydim?

Görüntü bu kısaca. Bakalım eğitim ve öğretim açılınca nelerle karşılaşacağım. Bırakıp gidenler nur içinde yatsın. 17/05/2016

 – Devam edecek- 

Sanığa, seni yargılayalım mı oylaması

-Bu ülke bir kesime yol geçen hanı olmamalı-

-Neyin oylaması yapılıyor bugün mecliste?
-Dokunulmazların dokunulmazlığına dokunulsun mu dokunulmasın mı oylaması.
-Kim dokunulmaz?
-Vekiller.
-Bu, kendi elinle kendi ipini çek demektir.
-Yani?
-Çok komik bir uygulama.
-Ne demek istiyorsun?
-Suçluya seni yargılayalım mı yoksa yargılamayalım mı sorusunu sormak gibidir.
-Nasıl olmalı sence bu oylama?
-Vekile değil asıla sormalı bu soruyu.
-Bu şekilde olursa ne sakıncası olur?
-Sence normal ise bu uygulama, bundan sonra her suç işleyen zanlıları bir arada toplayalım. İşlediğiniz yanınızda kar mı kalsın, yoksa sizi yargılayalım mı ya da sizi hakim karşısına çıkarmamız konusunda bize izin verir misin diyelim?
-Olur mu öyle şey?
-İşte ben de olmaz diyorum.
-Haydi sadede gel artık.
-Dokunulmazlık kürsü dokunulmazlığıyla sınırlandırılsın. Her türlü sözü kürsüde söylesin. Savunduğu fikrin kanun olarak çıkması için elinden geleni yapsın. Savunduğu yasalaşıncaya kadar mevcut hukuka uysun. Dışarıda asıl vatandaşa suç olan vekile de suç olsun. Vatandaş yargılanıyorsa vekil de suç işlediğinde yargılansın. Burası yol geçen hanı değildir. Bana suç olan ona da suç olmalıdır. Adalet de budur.
-El hak doğrudur.
-Meclis doğru yargılamanın yollarını belirlesin. Yanlı davranmasın. Mahkeme suçluyu beklerken "Şimdi elime geçti" diyerek ağzının  suyu akmasın. Kestiği parmak acımasın. Kararlar maşeri vicdanda makes bulsun.  Karşılarına çıkan zanlılar, hakim ve savcıları İtalyan Hakem Collina veya dışarıda maç yöneten Cüneyt Çakır gibi görsün. 17.05.2016

İpe un seren cübbelilerimiz*



Bir partinin olağanüstü kongresi yapılacak mı yapılmayacak mı? Toplanan imzalardan sonra mahkemelerin verdiği kararlar birbirini nakzeder şekilde. Yargıtay, ilçe mahkemeleri hepsi rollerini oynadılar. Kongre süreci 6 aydır sürüncemede. Son çare Arap saçına dönen bu durumu çözsün diye top, en yüksek mahkemeye atıldı. Oradan karar çıkar mı çıkmaz mı, çıkarsa ne zaman çıkar bilinmez. Oldu olacak karar vermesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine de götürün de tüm yargı süreci tamamlanmış olsun.  Onlar oyalana dursun. Bir başka parti 2 hafta içerisinde kongresini yaparak Üsküdar’ı geçti… Karar alınsa da, karar verilse de, kararın verilmesi bekletilse de olayın merkezinde olaya alet olanlar maalesef adalet dağıtması gereken cübbeliler.

Kendimi bildim bileli bizde adalet dağıtması gerekenler, kestikleri parmaklarla hep gündemde olup birilerinin piyonu oldular.  Adına hareket ettikleri yamalı bohça hukukunu hep çiğnediler, hep kullanıldılar. Bazen sırtlarını iktidara dayayıp başkasının haddini bildirdiler, bazen iktidara kafa tutup siyasi parti gibi davrandılar. Hiçbir zaman  zamanında karar vermediler. Adalet gecikirse geciksin. Çünkü bizim derdimiz adalet değildir dediler. Zamana, zemine, mekana, makama, kişiye, fikre, güce karşı tavır  değiştirdiler. Kıblesi adalet olanların kıblesi hep güç oldu.  Kâh cellat oldular, kâh demokrasi ve hürriyet havarisi. Kâh kışladan brifing aldılar, kâh görmezden geldiler. Hep rüzgâra göre yön değiştirdiler. Kâh ipe un serdiler, kâh sumen altı. Emre göre demir kestiler. Rüzgarın önündeki yaprak misali bir o tarafa bir bu tarafa savruldular da savruldular. Tuzu kokuttular yani.

“Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyerek dönemin başbakan  ve arkadaşlarını idam sehpasına gönderdiler. İhtilal yapıp ülke anayasasını askıya alanlara karşı şapka çıkardılar, 367 garabetine imza attılar, kayıp trilyon davası adı altında bir ülkenin başbakanını mahkum ettiler, şiir okuyana ceza, devlet malına zarar verip yakıp yıkanlara özgürlük verdiler. Hiçbir siyasi, örgütsel davada parmağa işemediler, hiçbir faili meçhulü çözmediler, zamana yaydılar, hep rüzgarın esmesini beklediler. Hiç yapamıyorlarsa davaları müruruzamana uğrattılar. Hiç sadra şifa olmadılar. Nihai çözümün merkezi olmaktan ziyade hep problemin odağı oldular. Çünkü hiçbir kararda kamu vicdanı rahatlamadı, maşeri vicdan oluşmadı. Hep sap ile saman birbirine karıştı. Yaptıklarıyla hep birilerine yaranmak, bir yerde tutunmak, bir yere gelmek ya da itibar kazanmak istediler. Kararlarıyla belki bir yerlere geldiler ama hiçbir zaman  itibar elbisesi giyemediler. Unuttukları bir şey var. Kimse birilerine itibar elbisesi giydirmez. İnsanlar ve kurumlar kendi itibar elbiselerini kendileri giyer. Kendimiz ve vicdanımız olmaktan ziyade bir gücün militanı oldular maalesef. Vicdan ile cüzdan arasında sıkışıp kaldılar. Sonunda cüzdan vicdanlarına galebe çaldı.

Adalet istemeyenler ve itibar kaybedenler sadece cübbeliler mi? Hayır. Maalesef toplum olarak hepimiz sınıfta kaldık. Çünkü hiçbirimiz adalet istemiyoruz. Kendi menfaatimize uygun karar bekliyoruz, onlara baskı yapıyoruz. İstediğimiz şekilde karar vermişlerse alkışlıyoruz. İstemediğimiz karara imza atmışlarsa aba altından sopa gösteriyoruz onlara. Çünkü adalet denilen şey bizim istediğimizin olmasından ibaretti bize göre.

Her biri en az milletin fertleri kadar değerli olan cübbelilerin kimseyi ürkütmeyeyim, ne şiş yansın ne de kebap sadedindeki kararları kendi değerleriyle aynı orantıda değildir. Hasılı biz cübbelilerle birbirimize bakarak iyice karardık. Birimiz tencere, diğerimiz kapak olduk. Adalet diye bir derdimiz olmadı hiç...

Cübbe dediğimiz bir kumaş parçası değil, sizin itibar elbisenizdir. Bulunduğunuz yerde tutunmak, daha yükseklere yükselmek ya da sürgünden kurtulmak gibi nedenlerle kendinizi sıfırlamayın.  Zira sıfırladığınız sizin onurunuzdur, bu ülkenin onurudur. Onurunu kaybedenler asla itibar kazanamazlar. Eğer cübbenizin hakkını veremiyorsanız onurluca görevinizden ayrılın. Korkmayın. Rızkı veren Allah’tır. Gerekirse pazarcılık yapın, inşaatlarda vasıfsız işçi olarak çalışın ama bu ülkede adalet bekleyen insanların ümitlerini yok etmeyin... 

Kimseye aldırmadan kararını vicdanına göre veren cübbelilerimize selam olsun.  17/05/2016

*25.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.