14 Mayıs 2016 Cumartesi

Alışveriş Benim İşim

                             -Ben neymişim be!-
90'lı yıllarda kullandığımız saatler vardı, Casio F-91W marka. Geri kalmaz, ileri gitmez, alarmı olan, ışığı yanan, ekranında tarihini, saniyesini ve gününü gösteren bir saat.
Sağlam olmaya sağlam, kullanışlı ve hafif, üstelik su geçirmez. 
1997 yılında sünnet olan 3 çocuğuma  sünnet hediyesi olarak bu marka saati almaya karar verdim. Zira 92-93 yılında aldığım bu saatten ben çok memnundum.
Konya'da tanıdığım bir saatçiye girdim. Saatin tanesi yanlış hatırlamıyorsam 17 milyon idi. Şimdinin 17 lirası. Bir akrabamla beraber gittim saatçinin yanına pazarlık yapması için. Çünkü Konya'da alışverişlerde mutlaka pazarlık yapılır. Pazarlığın yapılacağını bilen esnaf fiyatı yüksek söyler, sonra indirir. Bu adeti bilen müşteri de mutlaka pazarlık yapar. Esnaf: "Efendim, bu saat normalde şu kadar ama size şu fiyat olsun" der. İn aşağı, çık yukarı derken çatır çatır pazarlık yapılır.
Bizimle ilgilenen satıcı 17 milyondan  bir kuruş aşağıya inmedi. Sonunda kendisini uzaktan tanıdığım patronları  yanımıza geldi.  Bana: "Sana öyle bir fiyat vereceğim, bu fiyatı bugüne kadar kimseye vermedim. Bu fiyatı sana üç nedenden dolayı veriyorum:  1. Sen Karasınırlı olduğun için, 2. Ö. K.'nun ve Sefer'in akrabası olduğun için, 3.Hafız olduğun için... Çünkü ben Karasınırlıları severim, hele de hafızları" dedi.   Allah razı olsun Hacı Ağabey dedim. Bu kadar neden saydığına göre bana bu saatler çok ucuza gelecek diye geçirdim içimden. Belki de bedava verecek. "Saatin tanesini sana 16 milyona vereceğim" dedi. O kadar saydı saydı indire indire 1 milyon indirmişti. Hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Acı acı gülümsedim. Çaresiz uzattım kredi kartını, "Lütfen buradan çekin" dedim. Bana: "Kredi kartı mı veriyorsun? Olmadı şimdi. Mecburen 17 milyon çekeceğiz. Çünkü ben sana peşin para söyledim, karta çektiğimiz zaman fiş de kesmemiz gerekecek." dedi. Sonunda satışını yaptıkları fiyata geri dönmüş olduk. Pazarlık için o kadar dil dökmüştük halbuki. Kıran kırana bir pazarlıktı bizimkisi. Sonuç elde var sıfır oldu. O kadar çabamız da boşa gitti. 
20 yıl geçmiş bu kirli çamaşırları nereden çıkardın derseniz, bilin ki; pazarlık konusunda tecrübeliyim. Eğer bir alışverişte pazarlık yapacaksanız mutlaka haberim olsun.
Şunun da bilinmesini isterim ki çocuklarımı 2000 öncesi sünnet ettirince, çok büyük hediye almama gerek kalmadı. Birer Casio saatle bu işi hallettim. Acaba bugünkü nesil, şimdi sünnet olunca saati hediye olarak  kabul eder mi? Sanmıyorum. Çıta yükseldi artık. Hediyenin en küçüğü sanırım, tablet olur, cep telefonu olur, bilgisayar olur... Öyle değil mi?
Sanmayın ki pazarlık konusunda hep tecrübesizim. Çocukları sünnet ettireceğimde Kahta'da  bir sünnet memuru ile görüştüm. Sünneti 2 milyona yaparım dedi. Toptan olursa ne kadar olur dedim. Kaç kişi dedi. 3 çocuk deyince, 2 milyondan yapayım dedi. Gördünüz mü pazarlığı. Neredeyse pazarlıkla bir çocuğu daha sünnet yaptırabilecekmişim.  Bakmayın siz Konya'dan toptan saat alışverişi yaparken indirim yaptıramadığıma.
Bu arada -antrparantez- 92-93 yılında aldığım saati halen kullanmaktayım. 14/05/2016

13 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum bir başka!

-Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat Bodrum'da.
-Yediğimi, içtiğimi anlatsam.
-Miden kadar yemişsindir. Neyini anlatacaksın?
-Bizim farkımız bu Avrupalılardan. Çünkü biz yemeye gideriz, kendimizi otele kapatırız. Başka bir yere de gitmeyiz. Yabancılar gezmeye gelir. Neredeyse tüm Türkiye'yi gezer. Biz valizlerle gideriz gezmeye, envai çeşit kıyafetle. Elin Avrupalısı sırt çantasıyla gelir, kendisini bir yere bağlamaz. Nerede akşam  orada sabah. Ayakta basit yiyeceklerle geçiştirir öğünleri. Gerekirse dışarıda sabahlar. Otelde kalması gerekirse 2.3.sınıf otelleri tercih ederler. Bizimkisi 5 yıldızlı olacak, hem de açık büfe. O senin dediğin yediğin içtiğin senin olsun sözü eskidendi bizde. Şimdilerde tatil dönüşü otel iyi miydi, yemekleri nasıldı diye soruyor eş-dost. Avrupalı;  gördüğü, gezdiği tarihi, turistik yerlerin fotoğrafını çeker. Biz gördüğümüz, gittiğimiz her yerde çektiğimiz fotoğraf karesinde kendi fotoğraflarımıza yer veririz. Sanki dünyanın merkeziyiz. Her karede biz olmazsak tarihi, turistik yer eksik kalacak. Bu yerler bizim sayemizde itibar kazanıyor.
-Pes kardeş pes. Haydi o zaman yediğin, içtiğini anlat. Anlaşılan menü güzeldi.  Biraz ağzımızın suyu aksın. Anlat haydi.
-Hah şöyle yola gel. Ana menü olarak ilk gün ıspanak yemeği vardı, ikinci gün pırasa yemeği, dördüncü gün kabuska yemeği, kabak yemeği...
-Askerlik anılarına geçtin. Yaşlılık böyle bir şey olsa gerek.
-Hayır, 5 yıldızlı oteldeki açık büfe menüsünü anlatıyorum.
-Yav böyle otel mi olur? Siz hiç et yemediniz mi?
-Et yüzü görmedik. Kuru fasülyemiz bile etsizdi.
-Şakacı olduğunu biliyorum. Bu kadar abartı fazla değil mi?
-Benim hep ciddi olduğumun ne zaman farkına varacaksınız siz?
-Fesübhanallah! Yahu sen otel yerine toplama kampına ya da asker ocağına mı gittin?
-Hayır, 5 yıldızlı otele.
-Saymayı da unutmuşsun. Üçüncü günü atladın. O gün ne yedin?
-Unutmadım. Üçüncü gün biz yemeği kaçırdık. O gün öğle yemeği yemedik. Bizim yemeğe katılmadığımız 3.gün içinde et olan yemek varmış. Nasip değilmiş demekki.
-Otelde et yüzü görmediniz yani.
-Doğru dersin. Kırmızı et yüzü görmedik. Ama beyaz et vardı.
-Nasıl otelmiş burası? Nasıl yemek menüsü bu?
-Otel Ege'de idi. Yemekleri de Ege yemeği. Zeytin yağlı hepsi.
-Aç kalktınız o zaman?
-Hayır, doyduk iyice. Yemekler de hiç artmadı. Çünkü enfesti. Hazmı da kolaydı. Anladım ki kötü yemek yok. Kötü pişirilen, özen gösterilmeyen yemekler var.
-Sen yalnız mı gittin oraya?
-Hayır, 8 aile gittik.
-Niçin sordun?
-Sen şu yol ortaklarının ismini ver. Ben bu yolculuğu bir de onlardan dinleyeyim.
-İnanmıyor musun bana?
-İnandım inanmasına da. Kalbim mutmain olsun.
-Yol arkadaşların nasıldı?
-En kötüsü bendim. Hepsi gül gibi insanlardı. Ben gülün içindeki diken idim.
-Bir daha o otele gider misin?
-Giderim niye olmasın. Yeter ki sen sponsor ol.
-Bodrum nasıldı?
-Bodrum bir başka. Tıpkı Şam gibi. Şimdi Şam'ın yerinde yeller esiyor.  O yüzden Bodrum bir başka artık.
-Otelin adı neydi?
-Söylemem.
-Niye?
-Onca otelin arasından biz nasıl bulduysak sen de kendin bulacaksın. Yeter ki ara.
 13.05.2016

12 Mayıs 2016 Perşembe

Nazardan korunma yollarımız

26/04/2016 tarihinde tüm ajanslarda bir düğünden dikkat çeken görüntüler ve yazılar yayımlandı. Trabzon'un Sürmene ilçesinde düğün salonuna uçan kayıkla gelen gelin ile damat, kayığın havadan indirilmesi esnasında kayığın yere çakılmasıyla birlikte kendilerini salonun ortasında yuvarlanırken buldular. Hatırda kalsın diye buldukları macera,  kendilerini unutulmaz kıldı. Dillere destan oldu düğün. Masallardaki 40 gün 40 gece devam eden düğünlere taş çıkartırcasına.

Düğünde dikkat çeken bir başka husus ise, salonun ve kayığın sahibinin kazayı nazar olarak değerlendirmesi.

Toplum olarak biz, bir olay ve kazayı derinlemesine düşünmeyiz. Meselenin içerisinden çıkamaz isek hemen bunda bir nazar vardır der, işin içinden sıyrılmaya çalışırız. Doktor hastalığımıza teşhis koyamazsa, eski başarılarımızı gösteremez isek, başımıza görünmez bir kaza gelirse, çocuğumuz hastalanırsa... bir sebep bulmaya gerek yok, gerekçemiz hazırdır: Nazar var. Hele bir de çocuğumuz hastalandığı zaman daha önce çakır gözlü ya da yeşil gözlü  biri ile karşılaşmış ise hiç öteye-beriye bakmaya gerek yok. Çocuğumuza kem gözle bakanı tespit ederiz hemen.

Nazar hak mıdır? Evet haktır.  Peygamberimiz "Nazar haktır" buyurur. Özellikle küçük çocuklar nazardan çabuk etkilenir. Küçük yaştaki çocuğun yaptığı harikulade harekete karşı kendimizin bile nazarı geçebilir. Pekiyi nazardan korunma yollarımız doğru mudur? İşte burada biraz durmak lazım. Nazar konusunda yüklü bir birikimimiz var.  Nazarımıza ve birikimimize nazar değmesin kimse. Geçmişten beri kem gözden, göz değmesinden, bakıştan korunma ve kurtulmak için nazar boncuğu takar, tütsü yakar, kurşun döker, muska takar... daha neler yaparız neler! Koca karı masalları diyebileceğimiz bid'at ve hurafeler hiç peşimizi bırakmıyor. Çoğu, bu tür şeylere inanmasa da "Ya korursa" düşüncesiyle, ya da güzel görünüyor diyerek süs eşyası olarak kullanmaktadır.

Bir arabaya binseniz nazar boncuğuyla karşılaşırsınız, bir eve uğrasanız ya at kafası, ya at nalı görmeniz mümkündür. Nazar değecek olanın dikkatinin taktığımız şeye yönelmesi murat edilmektedir. Korunma yollarının yanında nazar değmesine karşılık kurşun döktürmek, tütsü yakmak yine kültürümüze yerleşmiş hurafelerdir. Nedense her şeyi unutan bizim annelerimiz nazara karşı kullanılan uydurmaları unutmuyor: Doğrularımızı kuma, yanlışlarımızı ise kayaya yazmışlar sanki.

Haydi annelerimiz büyüklerinden öyle gördü, geldiler gidiyorlar. Ya şimdiki nesle ne diyelim. Geçmişteki büyüklerin yanlış birikimlerini  köşesinde, sosyal medyada  yazmak suretiyle yanlışı günümüze ve yeni nesle taşıma gibi bir yanlışa imza atmaktadır. "Bir şeyi yapan o şeyi yapan gibidir" biliyorsunuz. Özellikle sorumluluk makamında olanlarımızın yazdıklarına dikkat etmesinde fayda vardır. Bid'at ve hurafelerin geleceğe taşınmasına imkan vermeyelim. Kendimiz bunların doğruluğuna inanabiliriz ama başkasından da inanmasını beklemeyelim.

Nazar hak olmasına hak. Korunma yolu olarak bildiğim kadarıyla bizde 'Nazar ayeti' olarak bilinen Kalem süresinin 51-52. ayetlerini, sığınma süreleri anlamına gelen 'Muavvizeteyn süreleri dediğimiz Felak ve Nas sürelerini, Ayetel Kürsüyü, Fatiha gibi süreleri okumak gerekir. Nazar boncuğu gibi süs eşyalarını asla kullanmamak ve takmamak gerekir diye düşünüyorum.

Allah nazardan, kem gözlerden, kötü bakıştan korusun. Nazardan korunma amacıyla tedbir olarak kullandığımız nazar boncuğu gibi hurafelerden ve yanlış korunma ve tedavi yöntemlerine düşmekten bizleri korusun.  12/05/2016