16 Aralık 2015 Çarşamba

Analitik düşünme ve eleştirel bakış

Olayları derinlemesine inceleme ve irdelemeyi bıraktık. Günübirlik yaşıyoruz artık. Eleştirel düşünce, eleştirel bakış ve eleştirel söylem ve eleştirel yazılara karşı tahammülümüz var mı?
Çoğumuz yeri geldiğinde, “Ben eleştiriye açığım, açık sözlü insanları severim. Eleştirilerin için teşekkür ederim.” Deriz demesine de; aslında eleştiri hoşumuza gitmez. Bizi eleştiren insana hemen mesafemizi koyarız. Bırakın eleştiriyi, farklı fikir ve görüş serdetmeye de tahammülümüz yoktur. Hemen o insanı; “-ci, -cı” diye damgalarız. Hakkında niyet okuyuculuğu yapmaya başlarız.
2002 yılında ameliyat olan babamın yanında refakatçi iken yan odada yatan kültürlü bir hasta ile zaman zaman muhabbet ettik. Günde bir kaç defa hastane koridorlarında adımladık, çömeldik birlikte. Konuşmalarından bir gruba bağlı olduğu anlaşılıyordu. Grubunu  övmeye başladı. Bir gün kendisine, “Kardeş, bağlı bulunduğunuz gruba saygım var. Fakat ben müntesibi değilim.” Deyince, “niye” dedi. Niyesini söylersem benden uzaklaşırsın. Grubunuza karşı saygım olmakla beraber bazı eleştirilerim var” dedim. “Olur mu, öyle şey. Ben eleştiriye açığım. Lütfen söyle,” dedi. Ben de nazikçe genel eleştirimi dile getirdim. Sonra ne mi oldu? Dostum bir gitti. Pir gitti. Günlerce görünmedi. Hastaneden taburcu olmuş. Vedalaşmaya bile gelmedi.
Üst’üne karşı veya kendini yakın hissettiğin camiaya karşı bir eleştiri yapmaya kalk. Görürsün gününü. En basitinden hemen mesafe koyarlar. Bir soğukluk meydana gelir. Kapı dışarı etmekten beter yaparlar. Rahmetli Süleyman UĞUR hocam'la lise hayatımda  bazı konuları konuşurken “Ama hocam bu haksızlık” dediğimizde, bize; “ Üst, daima haklıdır. Bilhassa haksız olduğu anlarda” derdi.
Yazılarımı takip eden dostlarım bilir. Bir konuda eleştiri ve tenkit yaparken asla; yer, şahıs belirtmem. Olayları kişiselleştirmem. Çoğu zaman kinayeli yazarım.  Kuş dilini kullanırım. Mizahi bir üslubu seçerim. Dilimin kemiği olmadığı için içime sinmeyen her konuyu kimin yaptığına bakmaksızın eleştiri konusu yaparım. Ben eleştirinin özellikle yapıcı eleştirinin, dost eleştirilerinin kişiyi mükemmelliğe götüreceğine inanırım. Şahsıma yapılan eleştiriler yüzümü kızartsa da dostumun benim iyiliğimi istediğine gönülden inanır, iyi ki böyle dostlarım var derim. Herkesi kendim gibi bilir. Başkasının da beni kendisi gibi bilmesini isterim.
Sanal alemdeki paylaşımlarım uzundur. Formata da çok uygun değil biliyorum. Paylaşımlarım duygu ve düşüncelerimin terennümünden ibarettir. Hiçbir zaman yazdıklarım doğru iddiasında değilim. Beğenileyim iddiam da yok. Beğenenlerin sayısı bir elin parmağını da geçmez.
Sanal alemde olumlu olumsuz görüş bildirmeyen bazı dostlarım özelde görüştüğümüz zaman; “ Abi, çok güzel yazıyorsun” şeklinde iltifatta bulunduklarına şahit oluyorum. Bir defasında bir dostum, aynı şekilde iltifatta bulundu: “ Abi, çok güzel yazıyorsun. Fakat ben beğenemiyorum, çünkü eleştiri alıyorum” dedi. “Mübarek, madem yazı hoşuna gitti. Niçin beğenmiyorsun” dedim. Bana o dostum ne dedi, biliyor musunuz?
Cevap: “ Senin 2 yıl önceki süreci eleştiren bazı yazılarını beğendim. Bana falan yerden ‘onun yazılarını nasıl beğenir, kendisine hiç yakıştıramadık' şeklinde haber geldi. Bu yüzden çekiniyorum.” Dedi. Buyrun buradan yakın.  Ben de yazılarım çok kapalı, sanırım anlaşılmıyor diye düşünürken dostumun söylediğinden sonra  yazılarım anlaşıldığına göre baya açık yazıyormuşum demek ki, demekten kendimi alamadım.
Sanal alemde okuyucusu bile olmayan yazılardan nem kapmak. Fikirden, eleştiriden bu kadar mı korkulur anlamadım gerçekten. Ama bir şeyi anladım: Bunu anlayamayan kendimin anlama özürlü olduğudur.
Bir söz de, yazılarımı okuyan ve beni sürekli takip eden, sanal alemde görüş serdedemeyen veya medeni cesaretini toparlayıp karşıma geçip yanlış yoldasın bre gafil diyemeyen, yazımı beğenen dostuma haber gönderen muhtereme söylemek isterim: Ey adını, sanını bilmediğim, kimdir diye sormadığım ve merak etmediğim muhterem!  Doğru bir şey yaptıysan, üzülme. Çünkü meyve veren ağaç taşlanır.  Ama bil ki, ikna edemediğin hiçbir doğrunda başarılı olamazsın. Doğrunu anlatmak için göğsünü gere gere gez. Rabbim yolunu açık etsin. Allah Maide süresi 105’te  “Ey İnananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.” Buyurmaktadır. Yok, yanlış bir iş  yaptığına inanıyorsan eleştirilere de açık ol. Gocunma. Dost/larımın arkasına saklandığına göre yaptığından utanıyorsun. Eğer böyle ise bu utanç sana yeter.
Yazımı; F. Barbarosoğlu’nın 14/12/2015 tarihli Yenişafak'ta çıkan makalesinin son bölümüyle noktalıyorum: “Analitik ve eleştirel bir yazı yazdım ve yazı dolayımından takdir ve teşekkür aldım diyenlerimiz var mı aramızda?
Efendim?
Küfredince yükselenlerin, toprağı öper gibi eğilenlerin yükselişinden haberdarız oysa.”  15/12/2015  

14 Aralık 2015 Pazartesi

Böyle insanlarımız da var

Bazen bir ihtiyaçtan dolayı arabamızı, evimizi ya da bir eşyamızı satmak zorunda kalırız. Satılığa çıkardığımız zaman ucuza kapatmaya çalışan fırsatçılarla karşılaşırız.

İlahiyatta öğrenciyim. Yıl 1990’dı. 2. el 4 tane koltuğu satmak için 3 tekerlekli bir nakliye kiraladım. Eski Garajın yanındaki Tellal Pazarına getirdim. Girişte bir alıcı beni karşıladı:
-30 liraya bana bırak.
-Bu koltuklar daha fazla eder.
-Az sonra gelirsen almam. Bu verdiğimi de vermem. Haberin olsun.


Tüm dükkanları dolaştım. Kimse fiyat bile vermedi. İlk alıcının verdiği  fiyattan daha düşük fiyatı bile teklif ettim. Ama nafile. Hiçbir esnaf yüzüne/yüzüme bile bakmadı.

Mecburiyetten tıpış tıpış ilk beni karşılayana vardım. “Ben sana ne söyledim. Git almam” dedi, diretti. Eve geri götürsem öyle zannediyorum 3 tekerlekli aracın nakliye parasını bile ödeyemeyeceğim. Adama, “ 30 değil, 20’ye bari al” dedim. Adam güç bela aldı.

Benimle birlikte bekleyen nakliyeciye parasını uzattım. “Almam kardeş, zaten yok bahasına gitti” dediyse de güç-bela alması için ikna ettim. Meğerse o çarşının özelliği, birinin fiyat verdiğine diğerleri fiyat vermezmiş. Sonradan öğrendim.  Meslek dayanışması, pardon fırsat dayanışması.


Fırsatçılarımız olduğu kadar nadir de olsa değerini fazlasıyla veren insanlarımız da var:

Yaşlı bir teyze mal sahibi olduğu arsasından kendi payına düşen  daireyi 30000 liraya satılığa çıkarır. Alıcısı çıkmaz. Verenler de en fazla 25000 lira teklif ederler. Teyze günlerce, aylarca müşteri bekler; istediği fiyatı verecek. Son çare değer biçilen 25000 liraya razı olma noktasına gelmiş. İşte bu esnada karşısına Rabbim birini çıkarır.
-Teyze, evini bana sat. Kaç lira istersin?
-Kuzum, ben 30 bine satacağım ama 25 bin veriyorlar.
-Teyze, senin evin 30 bin değil. 40 bin lira eder. Evini bana  40 000 liraya satar mısın?

30 bine satmaya dünden razı teyze, istediği fiyatı verselerdi neredeyse göbek atıp oynayacaktı. Rabbim karşısına 40 bini teklif eden birisini çıkardı. Sonunda teyze muradına erer, hâlâ ödemesi devam eden evini 40 bine satar.

Evi 40 bine alan kimse, teyzenin evinin kelepir fiyata kapatılmaya çalışıldığından haberdardır. Kendinin de parası yok. 20 bin babasından, 20 bin de  bir başka yerden borç alır. Teyzeye olan borcunu öder. Bir taraftan kooperatif ödemesini yapan yeni ev sahibi, diğer taraftan da diğer borçlarını ödemeye çalışır. Tek maaşlı ve maaşından başka geliri olmayan yeni ev sahibi zorlandıkça zorlanır. Hâlâ da kalan borcunu mütevazı bütçesiyle ödemeye devam ediyor.

Yeni ev sahibini tanıyor gibi yazıyorsun derseniz. Evet tanıyorum. Hem de en yakınımda mesai arkadaşım. 4 yıldır birlikte çalışıyorum.


Kendisinin pek anlatmadığı bu olayı örnek olsun diye karşınıza çıkardım. Bana benzemeyen bu yüz karasını tanıyasınız, bu ülkede böyleleri de varmış diyesiniz diye...


Sayısı az olsa da Yaradan’a şükür ki bu ülkede böylelerimiz de var.   13/12/2015


“Her devrim kendi evlâd/lar-ını yer" *

Yönetim şekli ne olursa olsun hiçbir devirde hiçbir otorite; aykırı ses, alternatif düşünce istememiştir. Hepsi en iyisini biz biliriz, yeni fikir ve görüşe ihtiyacımız yok demişlerdir. Onlara göre herkes güdülmeye hazır koyun olmalıdır.

Aykırı ses olursa ne olur? Aykırı sese, farklı düşüncelere her devirde farklı muamele edilmiştir:
1. Kellesinin vurulması,
2. Zindan/hapis hayatı,
3. Faili meçhul bir cinayete kurban gitme,
4. Dayak attırma,
5. İşkence,
6. Vatandaşlıktan çıkarılma,
7. Hain ilan edilme,
8. Sürgün ve zorunlu göç,
9. Dışlanma, ötekileştirilme; görevine/yazısına son verme,
10. Makam ve mevkiden indirme, istifa ettirme, tenzili rütbe,
11. İtibarını zedeleme,
12. Gözdağı verme,
13. Selamı sabahı kesme, yanından uzaklaşma,
14. 10. Köy...vs.
       
Rejimler ilk önce  yerlerini sağlamlaştırmak için muhalifleri susturur, onlara göz açtırmaz. Yukarıdaki seçeneklerden birini veya birkaçını birkaç muhalife uygularlar. Amaç, ardından gelecek aykırı ses/ler-i kesmektir. Ses kesilirse ne âlâ. Kesilmezse gerekirse ardından başka kurbanların da icabına bakılır. Rejim ve sistemler kana doymazlar. Yeter ki insanoğlu istesin. Kendi âlî menfaati için gerekirse en yakınlarını bile fedâ etmekten çekinmezler.

Rejimler hak etmeden gelir de adaleti tesis edemezse veya hak ederek gelir, kendini yenileyemeyip tekrarlamaya başlarsa... korku kendilerini esir alır. Tedbir almadığı takdirde nimetlerinden faydalandığı saltanatın altından kayacağını endişe eder. Bu yüzden elinden hiç sopayı eksik etmez. Gücünü de  tek ümit kaynağı destekçilerinden, fanatiklerinden, tetikçilerinden ve mutlu azınlığından  alır.

Sistem bir taraftan  muhaliflerin icabına bakarken  diğer taraftan bir paranoya hali yaşamaya başlar. Bu sefer kendi evlatlarını da yemeye başlar. Dün beraber yola çıktığı insanları teker teker öğütmeye başlar.

Ne demişlerdi: " Her devrim kendi evlat/lar-ını yer." 13/12/2015

* 01/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.