1 Kasım 2026 Pazar

Bana Güvenen Güvenene

Aziziye Camisinin doğu kısmındaki WC'ye yakın bir yerde dikiliyorum. Tuvaletin yakınında durduğuma göre belli ki hacet gidereceğim. 

Yaşlı bir amca geldi. Elinde iki poşet. "Şunlara bakarak olur musun, tuvalete gidip geleceğim" dedi. Gözüm poşetlere kaydı. Ekmek vb. yiyecek türü şeyler vardı. Olur amca. Yalnız açım. İçindekileri yerim dedim. "Canın sağ olsun, ye" dedi.

Poşetleri elime aldım. Amcanın ihtiyacını giderip gelmesini bekliyorum. Nice sonra geldi. "Çok sağ olasın. Zahmet verdim. Kusura bakma" dedi. Amcaya emanetlerini uzattım. Amca, ne kusuru. Asıl ben teşekkür ediyorum. Çünkü bugüne kadar eşyasını verip bana güvenen ilk kişi sen oldun dedim. "Öyle mi" dedi. Poşetlerini alıp uzaklaştı.

Sana güvenen başka kimse çıktı mı derseniz, Kent Plaza önünde beklerken yine tuvaleti gelen 17 yaşında elma şekeri, pamuk şekeri ve balon satan İsmail tezgahını bana emanet etti. Sağ salim teslim ettim kendisine. Bunun da kayda geçmesini isterim. 

Düşünmeye başladım. Bana başka güvenen oldu mu diye. Unutulmaya yüz tutmuş olsa da hatırladım. Kur'an kursunda okurken yaz dönemi kurs mevsimliklerle dolar taşardı. Öğrenciler teneffüse çıktıkları zaman yörenin oyunları olan bilye ve aşık oynarlardı. Öğrencilerin oyun oynadığını göre kurs hocaları zaman zaman cepleri yoklar. Kimin cebinde bilye, aşık bulurlarsa alırlardı. Şimdi düşünüyorum. O zamanın bilye ve aşık oyunları oyunların en masumu. Niye alırlardı bilmem.

Hocalar bahçeden içeriye girerken her öğrenciyi kontrol ederlerdi. Sıra bana geldiği zaman "Sende olmaz. Sen oynamazsın. Geç içeri" derler, ceplerimi kontrol etmezlerdi. Benim kontrol edilmediğimi gören bilye ve aşık sahipleri kontrolden önce "Seni yoklamıyorlar. Al şu bizimkileri. Çıkışta alırız" deyip suç delillerini bana verirlerdi. Böyle böyle nice suçluyu korumuşluğum, suç delillerini kararttığım olmuştur. Bundan hocaların ruhu bile duymamıştı. 

Sakın ola, senin ne özelliğin var demeyin. Siz hocalardan daha mı iyi bileceksiniz? Onlar bana güveniyorlardı. Yapmaz, etmez, oyun bile oynamaz diye düşünürlerdi. Çünkü ağzı Kur'an'lı biriydim. Sureti haktan da görünmüş olmalıyım ki hocaları ayakta uyutmuşluğum var gördüğünüz gibi.

Ben bu haldeyken gel gör ki foncuların benden haberi yok. Halbuki beni tanısalardı, vurgunlarını bana aktarsalardı, ülkenin ve devletin ruhu duymazdı. Ne şiş yanardı ne de kebap. Gül gibi geçinip giderlerdi. Bana da şu senin payın pardon küçük bir hediyemiz deyip fonun suyunun suyunun suyundan biraz koklatsalardı hepimiz yolumuzu bulur, ihya olurduk. Çok iddialı konuşuyorum, kaçırıp İsviçre bankalarına gönderdiğiniz paralar geri gelirdi ama benden zırnık çıkmazdı. Ama görüyorum ki benden suyunun suyunu esirgediğiniz servetiniz ayağınıza dolandı. Haydi kendinizi kurtarın da alnınızdan öpeyim.

Başka bana güvenen var mıydı diye düşünüyorum. Aklıma geldi tam benlik bir olay. Yine Kur'an kursundayım. İki kafadarın yanına yaz dönemi yurtdışından gelen üçüncü bir kafadar, kurs sonrası ya da hafta sonu birlikte adımlıyoruz. Biz iki kafadar o zamanlar hafızlık yapıyoruz.

Birlikte yürüye yürüye şimdilerde adı, sanı kalmamış, Dokuz Gözlü Çeşme'nin yanına geldik. Mevsim meyvelerin erdiği zaman. Yönümüzü aşağı bahçelere çevirdik. Karşımıza bahçelerin bekçisi çıktı. "Nereye gidiyorsunuz" dedi. Şöyle adımlıyoruz dedik. Üçümüzün de yüzüne baktı. "Siz çalıp çırpmazsınız. Haydi gezin, dolaşın" dedi.

Yukarıdan aşağıya doğru iniyoruz. Yolda ilerlerken Avrupalı gurbetçi, "Şu bahçede kırmızı kırmızı elmalar var. Haydi oraya bir bakalım, dedi. Olurdu, olmazdı derken üç kişi içinde ara bozan olmak istemedim. İstemeye istemeye çetenin içinde yer aldım. Onlar kırmızı elma koparsın, ben de yanlarında beklerim diye düşündüm.

Benim bu düşüncem kırmızı elmaları görünce su koyuverdi. Yere dökülen elmaları iki kafadar toplarken benim elim armut toplamayacaktı. Bugün elma toplasındı. Korka korka, sağıma ve soluma baka baka eğildim. Pantolonun ceplerine kaç tane girdiyse koydum. Bir, iki de elime almış olmalıyım. Haydin, yeter, gidelim derken yukarılardan bir ses işittik. "Hırsızlar, elmalarımızı çalıyor" diye bağırıyordu bir kalabalık.

Haydi kaçalım, postu deldirmeyelim dedik. Kaçmaya başladık. Bir taraftan da elimdeki elmaları attım. Koşmama engel olmasın diye ceptekileri de boşalttım. Kuru taşlardan yapılmış elli cm ebadındaki duvarlara el değmeden bir atlayışımız vardı ki görülmeye değer. Bu şekil kaç bahçe kaç ihata duvarı aştık bilmem. Bildiğim tozu dumana katarak Cüneyt Arkın'ın Bizans surlarından atladığı gibi atladığımız. Durduğumuz zaman ne bahçe vardı ne de bahçe sahiplerinin çocukları. Kendimizi trafonun yanında bulmuştuk. 

Bizi tanıyamadılar. Şükür ki atlattık dedik.

Birkaç sürdü bu mutluluğum. Peşimizden koşan bahçe sahibinin çocukları, "Yanındaki iki kişiyi tanıyamadık. Üçüncüleri sendin. Öbürleri kimdi" diye sordular. İsim vermedim ama ilk hırsızlığımda postu deldirmiştim. Kırmızı yüzüm kıpkırmızı olmuştu.

Sonrasında yine bu üç kafadar Avrupalı gurbetçinin isteğiyle bir başka gün yine bahçelere yöneldik. Bu sefer bekçi izin vermedi. "Haydi dönün geriye. Buna değil de siz ikinize güveniyordum. Çünkü siz Kur'an ezberliyorsunuz. Bu yüzden geçmenize izin verdim. Ama siz buna uydunuz. Beni mahcup ettiniz. Nazarımdaki güveninizi sıfırladınız" türünden bir şeyler söyledi. Yerin dibine geçmiştim o anda. Gerisin geriye döndük. 

Belli ki bahçe sahiplerinin çocukları bekçiye bizden bahsetmiş. Bunlara güvenme. Bunlar elmalarımızı çalacaklardı demiş olmalı.

En çok zoruma giden de bize güvenen, güvendiği için başkasına vermediği izni bize veren bekçi nezdinde, güven kaybına uğramaktı. Anlaşılan o ki bekçi, "Bunlar kursa gidiyor, Kur'an okuyor, bunlar çalıp çırpmaz, harama uçkur salmaz diye düşündü. 

Çocukluk anısı olarak kalan bu hikaye benim kulağıma küpe oldu. 

Her şey gelir geçer de çocuk bile olsam, çaldığım elmayı yiyemesem de akranlarıma uymuş olsam da bekçinin ve nice insanımızın bize yüklediği temsili yok etmek, güveni kötüye kullanmak bize yakışmadı.

Maalesef yaşadığımız hayat, nice temsil sahiplerinin bizi yarı yolda bırakmasına şahit oluyor. Düşüncesi, zihniyeti, giyim ve kuşamı, fikri ve zikri ne olursa olsun, büyük çoğunluk temsil ettiği misyonu yok etmekle meşgul.

Başkasını boş vereyim ben kendime geleyim. Anlattığım dört anekdotun ilk ikisinde bana güvenen iki kişinin güvenini sarsmadım. Üçüncü ve dördüncü anekdotlar çocukluk dönemime ait. Üçüncüde suçluyu koruma ve suç delillerini karartma durumum söz konusu. Dördüncü anekdotumda ise tam su koyuvermişim. Bile isteye hırsızlığa gitmişim.

Hasılı, güveni sarsıp sarsmama konusunda elan iki güven vermişim, iki de güven sarsmışım. Bir eşitlik durumu söz konusu. Yani ne dürüstüm ne değilim. Nötr durumdayım. Kısaca testin ikisini geçmiş, ikisini kaybetmişim. Halihazırda elime imkan geçtiği zaman neler yapabileceğimi elan kestiremiyorum. Kendimi test edilmemiş dürüst görüyorum. Elime fırsat geçerse ne yapacağımı halihazırda ben bile kestiremiyorum. Siz siz olun, güvenden ziyade tedbirinizi alın. Paranızı, pulunuzu bana emanet etmeyin. Yoksa sizi ben bile kurtaramam. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder