17 Eylül 2026 Perşembe

Fırtınada Ben

16 Eylül 2026 saat 16.30 sularında okuldan çıkıp eve doğru giderken yolda fırtınaya yakalandım. Rüzgarla birlikte ortalık toz duman, göz gözü görmez oldu. Fırtına yerde ne bulduysa havaya kaldırdı. Havaya çıkan ne varsa alıp başka yere sürükledi. 

Okula döneyim dedim. Çıkan fırtına saman alevi gibi parlar, az sonra söner diye düşünüp okula dönmekten vazgeçtim. Zaten saniyeler içinde olup bitenle üst başım batmıştı batacağı kadar. 

Okulum sanayi içinde olduğu için bu kadar toz toprak normal. Caddeye çıkarsam, rüzgar olsa da toz toprak olmaz diye düşündüm. 

Adımlarını sıklaştırdım ama yürümek ve gözümün önünü görmek ne mümkün. 

Kuytu bir yer bulup sığınağım, fırtına geçinceye kadar durayım dedim. Sanayi içinde kuytu yer ne arar. Her yer dükkan dolu. Açık kapı bulsam gireceğim. Rüzgarla birlikte sanayi eşrafı kapısını kapatıp camdan dışarıyı seyre dalmış. İçeri gel diyen olmadı, ben de girebilir miyim demedim. 

Sen misin okula geri dönmeyen, inadım inat, güç bela yürümeye devam ettim. Üst başımın batmasından geçtim. Gözüme giren toz toprağın haddi hesabı yok. 

Beni en çok üzen de uçan kuştan esirgediğim beyaz spor ayakkabılarım oldu. Bembeyaz. Bakmaya doyamazsınız. Batacaktı ne de olsa. Şimdiden içine giren toz toprağı yürürken hissetmeye başladım. Üstelik temizlik bakımını yeni yapmıştım. Bu arada elime, yüzüme, kaşıma, gözüme, dişlerime bakmasam da ayakkabıya ayrı bir özen gösteririm. Almıştım süt beyazını bir kere. Orijinal halini korumalıydım. Ne de olsa bazıları yüzüme değil, ayağıma bakıyordu. Allah vere de çok kirlenmesin. 

Geleyim fırtınaya. Sair zamanlarda "Abi, bin götüreyim", diye yanımda duran öğretmenlerden eser yok. Geçtiyse de ortalık toz duman olunca ya görmediler ya da nasılsa sair zamanlarda teklif ediyoruz, binmiyor, görsün gününü deyip çekip gitmiş olmalılar. 

Tam cadde göründü. Toz topraktan kurtuluşum yakın dedim. Caddeye çıkmadan, yolun sağına ve soluna caddeye paralel yapımı devam eden inşaatların arasından geçerken sen misin okula dönmeyen, bu durumda çek çileni dercesine, fırtına inşaat sahasındaki tüm toz dumanı üzerime boca etti. 

Ölmek var, dönmek yok. Nasılsa cadde göründü. Temiz meskûn mahalle yaklaştım. Oraya adımımı bir atarsam gemisini kurtaran kaptan olacağım. Çünkü sanayinin kir ve pasından kurtulacağım. 

Yüksek katlı, inşaatı devam eden binayı soluma alarak caddeye çıkıp yürümeye başladım ama yürümek ne mümkün. Caddedeki toz duman da sanayinin içini aratmadı. Derken bu fırtınayla birlikte inşaatın tepesinden başıma bir şeyler düşer endişesi içimde belirdi. Hemen caddenin orta refüjüne attım kendimi. Işıklara geldim. 

Şunun şurasında Havzan tarafına geçmeye ne kaldı. Ne de olsa Havzan sessiz, sakin, cadde ve sokakları temiz bir muhit. Rüzgar esse de toz duman gelmez ve bunlarla karnımı doyurmam dedim. 

Işıkları geçtikten sonra Havzan tarafına gitmekten vazgeçtim. Aile hekimi yerindeyse ilaç yazdırayım dedim. Tanka doğru yürümeye başladım. Kaldırımda giderken de içimde bir ürperti belirdi. Ya çatıdan bir şeyler düşerse. Yola yakın bir şekilde yürüsem de içim dışıma çıktı. Fırtına ise sen misin bu saatte dışarı çıkıp yola devam eden. Sen inatsan ben senden daha inadım. Estikçe edeceğim dedi. Korka korka yürürken ağacından kopup caddelerde savrulan çam dallarını gördüm. Fırtına bana mısın dememiş. Nereden ne kopardıysa önüne katıp yollara savurmuş. Bana acımadığı gibi ağaçlara da acımamış. Yoldaki çam dallarını gördükçe çamların “Kolum kanadım kırıldı. Zirvede sallanırken ben yere düşecek biri miydim" der gibiydi görüntüsü. Ben böyle tasvir yapa durayım, çatıdan başıma ne uçacak, uçarsa nereme konar, başıma konan beni nasıl öper, başımdan aşağı kan iner mi, düşenin şiddetinden bayılır mıyım korkusuyla tankın önünü geçip soluğu eczanede aldım. Raporlarımın günü gelmiş mi, ilaç yazdırabilir miyim diye teyit ettim. Ardından sıramatikten sıra alıp aile hekimime çıktım. 

Saat 16.40 suları. Aile hekiminin odası açık. Ama kendisi yok. Kapı üstündeki ekran da kapatılmamış. Kapısının önünde bir genç bekliyor. Onun ismi ve benim ismim ekrana düştü. Genç homurdanıyordu kendi kendine. 

Az bekledikten sonra yanındaki odada işinin başında olan hanımefendiye, doktor bey buralarda mı, gitti mi diye sordum. "Burada. Namaza indi. Gelir az sonra" dedi. 

Dediği gibi az sonra doktor asansörden çıkıp odasına geçti. Önce genç girdi, ardından ben. İlaçlarımı yazdırıp eczaneye geçtim. 

Belli ki doktor, bu fırtınada akıllı olan dışarı çıkıp muayene ve ilaç yazdırmaya gelmez. Ancak deli olan ve aklından zoru olan gelir. Delinin işi ne, beklesin. Mesaiyi boşu boşuna beklemeyeyim. Hazır ezan yeni okunmuşken ikindi namazını mesai saatleri içerisinde aradan çıkarıvereyim. Beşten sonra da evimin yolunu tutayım diye düşünmüş. Haydi ben neyse de bu gencin bu havada ne işi vardı sağlık ocağında?

Zaman zaman hızını artıran fırtına eşliğinde bir şekilde eve girdim. Üst, baş, elbise, ayakkabı batsa da bereket postu deldirip gazi olmadım. Buna da şükür. 

Fakat herkes benim gibi şanslı değildi. Afetin ertesi günü kaza, bela var mı diye Konya mahalli basınına göz attım. 

Kırılan ve kökünden sökülen ağaçlar yaralanmalara sebep olmuş. Tramvay seferleri geçici olarak durmuş. Teknik liseye kadar yolcular otobüslerle, sonrasında tramvayla taşınmış. Ağacın altında kalan bir çocuk yaralanmış. Kökünden sökülen bir söğüt ağacı arabanın üzerine düşerek araçta hasar oluşmasına sebep olmuş. Daha fazlasına bakmadım. Büyük ihtimalle kenar mahallelerde basına yansımayan çatı uçmaları da olmuştur. İnşallah can kaybı olmamıştır.

Hasılı, kısa süren fırtına Konya'da hayatı felç etti. Kaç gündür yağmur yağmayınca oluşan toz toprak, yerden göğe, gökten yere uçtu durdu. Konya'nın verilmiş sadakası varmış. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder