27 Ağustos 2026 Perşembe

Farklı Otopsi Raporlarının Düşündürdükleri

Süleymancıların zamanın başı olan Arif Ahmet Denizolgun, 2016 yılında vefat ettiğinde, yapılan otopside "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" raporu verilmiş.

Şüpheli ölüm iddiaları üzerine Arif Ahmet Denizolgun'un mezarı ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yeniden açıldı. 

Fethi kabir sonrası yapılan otopside ortaya konan rapor kısaca şöyle: "Mevcut bulgular ve otopsi tarihindeki ileri derecedeki çürüme durumu göz önünde bulundurulduğunda, Denizolgun'un ağız ve burnunun kapatılması suretiyle kasten öldürülmüş olma ihtimalinin bilimsel ve objektif olarak dışlanmasının mümkün olmadığı ifade edildi".

Kısaca, 2016'da normal ölüm raporu verilen Denizolgun'un 10 yıl sonraki yenilenen otopsisinde "şüpheli ölüm" raporu ortaya çıktı. Yani Denizolgun'un cinayete kurban gittiği yazılıp çiziliyor. Alihan Kuriş Suç Örgütü adıyla operasyon yapılan Süleymancıların yeni lideri Kuriş hakkında cinayet suçlaması iddia ediliyor.

Otopsi raporunun hangisi doğru? 2016'daki mi yoksa 2026'daki mi? Gerçekten Denizolgun cinayete kurban gitmiş olabilir mi? Bu iki otopsi raporuna üzülmemek elde değil. 2016'daki doğruysa bu şüpheli ölüm neyin nesi? Şimdiki doğruysa şüpheli ölüme niçin normal ölüm raporu verildi? Gel de bilimsel, teknik olması ve bilimsel çalışması gereken bu kuruma güven. Çünkü bu iki farklı rapor maalesef bu düşünceye sevk ediyor insanı. Acaba siparişe ve isteğe göre ve zamanın ruhuna uygun rapor mu veriliyor? 

Yine mahkemenin, Denizolgun'a ait 2016 otopsi rapor, bilgi ve tetkiklerini istediği, yok dendiği, şimdi bütün bilgi ve belgelerin gönderildiği yazılıp çiziliyor. Gel de önce yok diyen, sonra varmış diyen bu kuruma güven. 

Bu Denizolgun olayı kuruma güveni azaltmak hatta yok etmekten başka bir işe yaramaz.  

Olayın perde gerisinde dönemleri ve olup bitenleri bilmiyoruz. Yalnız bir şey yaparken kurumların itibar ve güvenilirliğini yok etmemek lazım. Çünkü bu kurumlar bizim kurumlarımız. Devletin resmi kurumları bunu yaparsa öbür kurumları düşün. 

Aynı durum Tunceli'deki Gülistan Doku cinayetinde de karşımıza çıktı. Kızın hastane kayıtları silinmiş. 

Görünen o ki kurumlarımızı böyle böyle emellerimize alet ediyoruz. 

Antrparantez söyleyeyim. Kurumların suçu yok. Olsa olsa bu kurumlarda yanlışa imza atan çalışanların suçu olabilir.

Burada şunu da belirtmek isterim. Ölüp gitmiş bir insanın yıllar sonra mezarının açılmasını uygun görmüyorum. Eğer bir kişinin vefatından sıcağı sıcağına bir şüphe varsa adam gibi otopsisi yapılmalı ve adli tıp son noktayı koymalı. Yeniden mezar açılmasına hiç gerek duyulmamalı. 

Aradan yıllar geçtikten sonra farklı bir otopsi raporu ve iddiasıyla yeni otopsiye ancak günaydın denir. 

Mademki aradan yıllar geçse de kişilerin ölüm nedeni ortaya konabiliyorsa, oldu olacak, ölüp gitmiş ne kadar şöhret sahibi kişi varsa hepsinin mezarını açıp otopsi yapalım. 

Bir diğer husus, eğer Denizolgun cinayete kurban gitmişse, bunun arkasında Süleymancılar Cemaatinin üst kademesi çıkarsa bu tür cemaatlerin neyin peşinde olduğunu sorgulamak lazım. Ön tarafta çocuklara Kur'an öğretiliyor, din-diyanet anlatılıyor, arka tarafta akçeli işler ve cinayete varan filmler çevriliyorsa cemaatleri bir sorgulamak lazım. Eğer iddiaların aslı çıkmazsa, izi kalacağı için cemaatlere itibar suikastı yapmış olmuyor muyuz? 

Aynı durum bırakılan devasa miras sonrası birbirlerine düşen bir başka cemaatin ileri gelenleri için de geçerli. 

Eğer din sosu verilmiş yapılar kamuoyuna yansıyan şekilde ise (yani akçeli işler, cinayet vs.) bunların arkasından giden ve gitmeye devam eden insanımızın da neyin kafasını taşıdığını sorgulamak lazım. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder