Katılımın zorunlu olduğu bir konferansa dinleyici olarak katıldım.
Konferansçı, etkili ve yetkili bir makam sahibi idi. Katılım zorunlu olmasaydı
bu konuşmayı dinler miydim? Dinlemezdim. Katılmadığım için kendimde de bir
eksiklik hissetmezdim. Zira konuşmacı, yeni ve orijinal bir şeyler söylemedi.
Bir meslek grubuna yönelik yapılan bu konuşma, katılımcıların hepsinin bildiği
basmakalıp bilgilerin tekrarından ibaretti. Dostlar alışverişte görsün türünden
ve yapılmış olmak için yapılan bir konferanstı.
Konusu inanç olan bu konferans, isterdim ki sadra şifa olsun, dinleyicilere
meslekleriyle ilgili gündelik hayatta bir yol göstersin. Konuşmacının, inanç ve
değerlerimizi günümüz insanına bugünün metotlarıyla anlatma gibi bir derdinin
olmadığını gördüm. Böyle bir derdi olmadığı gibi bir konferans nasıl idare
edilir, böyle bir derdi de yoktu. Zira bir saatin sonunda konuşmasına son
verirken dinleyiciler arasından biri, soru sormak için elini kaldırdı. Hatip,
soru almıyorum dese de dinleyici, soru sormada ısrarcı davrandı. Sorardın,
soramazdın atışması arasında dinleyici sorusunu sordu. Sorulan soru karşısında
iyice gerilen konuşmacı, “Bu soruyu ne amaçla sorduğunu biliyorum. Bu soruya
cevap vermeyeceğim” diyerek kestirip attı. Böyle yapmakla sorun bitse, bitmedi.
İkili diyalog birbirini zedeleyecek şekilde devam etti. Bu atışma, salonda farklı
bir atmosferin oluşmasına sebep oldu. Ardından hatibi destekleyen protesto
alkışlarıyla salon boşaldı.
Oluşan bu ortama üzüldüm doğrusu. Malum olduğu üzere günümüz
gençliğinin çoğu inanç sorunu yaşıyor. İçlerinde deist olanı olduğu gibi ateist
olanları bile var. İnancını belli etmeyen nice kişi, inançla ilgili ikilemler
yaşıyor ya da gerçek düşüncesini söyleyemiyor. Çoğunluk zaten deist gibi
yaşıyor. Ülkede kurulan ateist derneğin üye sayısı da dudak uçuklatır cinsten.
Günümüz gençliği, bizim yetiştiğimiz gençlik gibi değil. Büyüklerimiz bize
ne telkin etmişse içimize sinse de sinmese de eyvallah demiştik. Günümüz
gençliği ise ister görüş ister inanç olsun içine atmıyor; bu niçin böyle, olur
mu böyle şey deyip sorguluyor. Sorgulasın elbet. Zira doğrular sorgulanarak
bulunur. Sorun, gençliğin sorgulamasından ziyade bizde. Çünkü ne gençliği
okuyabiliyoruz ne onların dilini anlayabiliyoruz ne de onların sordukları
soruları izale edecek ve onları ikna edecek donanıma sahibiz. Yaptığımız tek
şey, eskiden yazılanları nakilden ibaret. Tamam, inanç, zamana göre değişen bir
şey değil. Fakat usul, yöntem ve örneklerin değişmesi lazım. Bizim din ve inanç
anlatımımız, gelişen teknolojiye uygun çiftçilik yapmak yerine hala kara
sabanla çift sürmeye benziyor. Bu anlatımın da maalesef alıcısı olmuyor, almak
isteyen de ikna olmuyor. İkna olmayana da “Canın isterse. Zira din budur. Kabul
etmek zorundasın yoksa kafir olursun” deyip kestirip atıyoruz.
Yeniden konuşmacıya dönersek, aynı zamanda önemli bir mevkide yönetici olan
konuşmacı, konuşmasının bitiminde oluşan krizi de yönetemedi. Ben olsaydım,
dinleyicinin soru sormasına imkan verirdim. Bunu da ya kağıda yazarak ya da
konferansın bitiminde sözlü sorulmasını izah ederek konuşmanın başında söylerdim.
Zira bir konunun, uzmanı tarafından enine-boyuna işlendiği bu tür
konferanslarda soru sormak ve soru almak konferansın özelliklerindendir. Soru
almıyorum demek sorunu çözmedi. Haydi soru alınmadı. Buna rağmen biri sizi
dinlemeyip kalkıp soru sordu. Burada yapılması gereken ya soruya kısaca cevap
verilirdi ya da "Soru almayacağımı söylemiştim ama siz sordunuz. Bu
sorunun cevabı uzun. Dinleyicilerin fazla vaktini almayalım. Benim yerimi
biliyorsunuz. Sorduğunuz soruyu birlikte çay içerken değerlendirelim" deyip
konuyu kapatabilirdi. Soru sordurmuyorum demek, hele ne niyetle sorduğunu
biliyorum diyerekten niyet okumak hoş olmadı. Ki soruyu soran art niyetli biri,
soru da art niyetli bir soru olabilir. Böylesi durumlarda duruma göre pozisyon
almak ve ortamın gerilmesine izin vermemek, konferans verenin maharetine ve
tecrübesine bağlıdır. Hasılı gerçek idareci ve yöneticiler aniden oluşan bir
krizi de çözmekle yükümlüdürler. Çünkü idareci olmak bunu gerektirir.
*07/11/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder