Türkiye bir deprem
ülkesi: Ülke sınırı gibi fay hatları bizi çepeçevre kuşatmış. Hafif, orta ve
ağır olmak üzere depremler bizi zaman zaman yokluyor. Dün yokladı, bugün
yokladı, yarın da yoklayacak. Bu bilimsel gerçeğe ve geçmiş acı tecrübelere
rağmen depremle yaşamayı öğreneceğimiz yerde hala öğrenemediğimiz anlaşılıyor.
Zira yine her depremde enkaz yığınına dönen binalar ve altında kalan insanımız
oluyor. Geçmişten bugüne depremle ilgili geliştirdiğimiz tek yönümüz, deprem
sonrası depremzedelerin imdadına koşmak, onların barınma ve iaşesini temin
etmek ve enkaz altından sağ, ölü veya yaralı bedenler çıkarmak. Umutların
tükenmeye başladığı anlarda enkazın altından sağ çıkardığımız mucize
kurtarışlara sevinmek ve buna sevinç gözyaşları dökmek…
Deprem esnasında ve
akabinde devletin organize olması, tüm kurum ve kuruluşlarıyla depremzedelerin
yaralarını sarmak için koşması takdire şayan. Ama keşke bu tecrübemizi bir
deprem olduğu zaman deprem yerine gitmeye gerek kalmayacak şekilde
geliştirebilseydik. Maalesef bunu bir türlü beceremedik. Her depremden sonra
bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de bildik acı sahneler bir
önceki depremin kopyası şeklinde aynı şekilde cereyan etmeye devam ediyor.
Hepimiz biliyoruz ki 2000’lerden
sonra yapılan binalar depreme dayanıklı. Ama ülke tüm bu binalardan ibaret
değil ki. Ülkedeki binaların çoğu, 1975 yönetmeliğine göre yapılmış. Tüm suç,
deprem yönetmeliklerinden ziyade binaların yönetmeliklere uygun olup
olmadığının denetimlerini belediyelerin yeterince yapmamasındadır. Maalesef denetimler
geçmişte belediyelerimiz tarafından ciddi bir şekilde yapılmamış. Vatandaş ve
binalar müteahhitlerin insafına terk edilmiş.
Her deprem sonrası “Kusuru
bulunanlardan hesap sorulacak” açıklaması yapılarak başta müteahhitler olmak
üzere belirli kişiler gözaltına alınır. Bugüne kadar binanın yapımından,
denetimine varıncaya kadar sorumlulardan doğru dürüst hesap sorulduğuna şahit
olmadım.
İzmir depremiyle ilgili
çöken bazı binalarla ilgili, belediyenin daha önce çürük raporu verdiği, buna
rağmen vatandaşın bu binalarda oturmaya devam ettiği televizyonlara haber
olarak geçti. Eğer böyleyse yazık gerçekten. Belediye, verdiği çürük raporun
ardından bu binaları niçin boşalttırıp yıkma yoluna gitmedi? Üzerinde
düşünmemiz lazım.
Vatandaşından devlete herkes, depremde binaların yıkılmaması ve binaların canlara mezar olmaması için ne yapılması gerektiğini biliyor ama bir türlü bildiğimizi fiiliyata dönüştüremedik ve nice canları mezara gömerek bilerek veya bilmeyerek cinayet işlemeye devam ediyoruz. Bizim bu cinayetimiz bireysel değil, kolektif bir hal aldı. Çünkü depremlerde ortaya çıkan bilindik sahnelerin failleri, vatandaş-müteahhit-belediyeler, Meclis ve hükümetlerdir. Vatandaş, başını sokacak bir eve sahip olmak için maliyetten kaçınıyor. Müteahhit, ucuza mal etmek ve daha fazla kazanmak için malzemeden çalıyor. Belediyeler, denetimlerini adam gibi yapmıyor ve toprak zeminini göz önünde bulundurmadan yüksek katlı binalara izin veriyor. Hükümetler de kaçak bina, eklenti ve ilavelerden üç kuruş kazanmak için imar barışı adı altında kendi vatandaşının idam fermanını imzalıyor. Bu idam fermanını da Meclis, el kaldırarak onaylıyor. Gördüğünüz gibi cinayetin ortakları çok. Bu cinayet ortaklarının en masumu belki de vatandaş ve müteahhitlerdir. Vatandaş yokluktan kendi ölüm fermanını imzalayabilir. Ha öyle öleceğime böyle öleyim diyebilir. Denetim olmayınca müteahhit de paraya para demeyebilir. Bunun için her yolu mubah görebilir. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Kim, nereyi boş bulursa orayı bir şekilde doldurur. Yeterince ve gereğince denetimini yapmayan belediyelerin, imar barışı adı altında çıkarılan kanunlara onay veren yasamanın ve bu yasayı uygulayan yürütmenin hiç masum bir tarafı yoktur. İster kabul etsinler veya kabul etmesinler, mahalli idareler, yasama ve yürütme işlenen bu cinayetlerin en büyük suç ortaklarıdır.
*04/11/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder