26 Ekim 2026 Pazartesi

KPSS'de Sürpriz Bir Aday

2026 ortaöğretim KPSS'de görev aldım. 18 kişilik sınav salonunda kızların çokluğu dikkatimi çekti. 12'si kız, 6'sı erkekti. Sınıflarda genelde yarıya yarıya olurdu eskiden. Görüyorum ki kızların oranı erkekleri geçmiş. Merak ediyorum bu ülkenin yarı nüfusunu oluşturan erkekler nerede? 

Bu sorunun cevabını tam bilmemekle beraber cevap olarak aklıma şu geliyor. Bir zamanlar anne babalar, "ben çektim, çocuğum çekmesin" diye çocuğunu beyaz yakalı yetiştirmeye yönelmişti. Okuyanların çoğunun boşta kaldığını gören ailelerin ayakları geç de olsa yere bastı ve yanlış yaptıklarını anladı. Biraz pahalıya patladı ama beyaz yakalı çocuk büyütmekten vazgeçti ve çocuğum meslek öğrensin diyen ailelerin sayısı her geçen yıl artmaktadır. Şimdi çoğu aile, ortaokulu bitirdikten sonra çocuğunu zanaata veriyor. Aynı zamanda mesleki eğitim merkezine yazdırıyor. Bugün MESEM'ler erkek ağırlıklı merkezler. Buralarda okuyan çocuklar hem meslek öğreniyor hem lise mezunu oluyor hem lise üçüncü sınıfın sonunda kalfa, liseyi bitirince de usta oluyor. Bu merkezlerin öğrenci yoğunluğunda devletin öğrenci başına verdiği teşviğin de etkisi büyük. 

Bu antrparantez bilginin ardından ortaöğretim KPSS'ye döneyim. Salonumuzda 17 adayın içinde bir kadının salon başkanına sorduğu sorular dikkatimi çekti. "Nereye yazacağım, nereyi kodlayacağım, kodlama nasıl yapılır, salon numarası hangisi dedi durdu. Tüm salon işi, gücü bıraktı bu kadını dinliyor. Başkan, "Daha önce hiç kodlama yapmadın mı, hiç denemeye girmedin mi" dedi. "Hayır" dedi. Nereye, nasıl kodlanacağını gösterdi. Kadın, farklı rakamları aynı hizaya kodlamaya başladı. Salon başkanı iyi sabırlı biriymiş ki yanlış kodlamayı kaç defa sildirip doğrusunu kodlattı. 

Kimdir bu kadın diye o değilden baktım. Kimliğine bakarken çok dikkatimi çekmemişti. Kadın salondaki adaylara göre epey değil, baya yaşlıydı. Yaşını merak edip kimliğine baktım. 1980 doğumluydu. Anlayacağınız, 3 milyon gencin ter döktüğü sınavda 46'lık nine de vardı. Büyük ihtimalle babaanne veya anneanne olmuştur. Ortaokul, liseyi nasıl bitirdi bilinmez. Büyük ihtimalle pandemi dönemlerinde elektronik ortamda bitirmiş olmalı. Liseyi bitirdiğime göre şansımı deneyeyim, iyi puan alırsam belki memur olurum diye düşünmüş olmalı. Bir umut. Azmin elinden ne kurtulur. Bakarsınız, kazanır ve atanır. Yalnız 46 yaşında olduğuna devlet kadrolarına atanır mı, tam emin değilim. Ama madem bu yola baş koydu. Cesaret örneği gösterip sınava girdi. Bu azmin birazını da sınav nasıl olunur, sınavda nasıl kodlama yapmalıyım, biraz da çalışmalıyım demeliydi. Neyse kendi bilir. 

Üç milyon adaydan kimlerin yüzü gülecek, şimdiden bir şey denmez ama öyle zannediyorum, bu yaşlı adaya en fazla salondakiler sevinmiştir. Üç milyon adayın içinden bir kişiyi şimdiden ekarte ettik. Şansımız biraz arttı diye sınava daha iyi odaklanmış olabilirler. 

Şu var ki kodlama esnasında epey soru sorarak dikkatleri üzerine çeken bu yaşlı adayımız, sınavla birlikte tek kelime etmedi. Sınav süresini de son saniyesine kadar kullandı. Bakarsınız ummadık taş, baş yarar. 

25 Ekim 2026 Pazar

Tabiat Boşluk Kabul Etmez

Bir zamanlar Gümrük ve Tekel Bakanlığında usulsüzlükler, zimmete para geçirme pek eksik olmazdı. Buralarda görev yapanlar bir şekilde parayla imtihan olur, çoğu da bu çarkın içinde kaybolur giderdi. Gümrüklerde gerekli tedbirler alınmış olmalı ki nicedir buralardan bir koku gelmiyor. Gerçi şimdi gümrük bakanlığı adı altında bir bakanlık yok. Ticaret Bakanlığına bağlı Gümrükler Genel Müdürlüğü var. 

Son yıllarda Gümrük Bakanlığının yerini, teşbihte hata olmasın, belediyeler aldı. Gün geçmiyor ki yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, irtikap isnadı ve suçlamasıyla bir belediyeye operasyon yapılmamış olsun. Hangi belediyeye operasyon düzenlense gözaltına alınan, birkaç kişiden ibaret değil. Neredeyse belediyenin üst yöneticilerinin çoğu alınıyor içeriye.

Yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla yapılan operasyonlarda telaffuz edilen rakamlar dudak uçuklatan cinsten. Şüyuu vukuundan beter bir durum söz konusu.

Yahşihan Belediyesi ile ilgili iddialar; önceki, şimdiki, yerine gelen vekilin ve imar müdürünün üzerlerine kayıtlı gayrimenkul sayısı akıl alır gibi değil. Adı geçen belediye 40 bin nüfuslu bir yer. Küçük bir ilçede bu kadar yolsuzluk ve telaffuz edilen rakam bu kadar büyükse varın büyük belediyeleri düşünün.

Diyelim ki biri çaldı, çırptı. Yükünü tuttu ve yolunu buldu. Yerine gelen de aynı yolun yolcusu. Çünkü selefimin başına gelen benim de gelir demiyor kimse. Anlaşılan o ki bal tutan parmağını yalıyor, burada durduğum müddetçe yükümü tutayım, yolumu bulayım, ne kadar iç edersem kâr mantığı güdülüyor. 

Esenyurt Belediyesinde dönen yolsuzluk iddiaları ayrı bir garabet. Belediye iyi yönetilmediği için başkanı alınıp yerine kayyım atanıyor. Kayyım başkanın, yanına yardımcı aldığı başkan yardımcısı da gayri meşru yoldan aldığı paraları koymak için ev kiralama yoluna gidiyor.

Kayyım demek, doğru yönetilmeyen bir yerin kayyım eliyle doğru yönetilmesi demektir. Böyle yere kayyım atanan birinin yardımcısı da çalıp çırpıyorsa, kayyım burnunun ucunu görmüyorsa, kısaca bir kamu görevi yapılan yerde de çalma, çırpma, rüşvet ve yolsuzluk oluyorsa öbür belediyelere ne diyeceksin? Halbuki kayyım belediyenin yoğurdu üfleyerek yemesi gerekirdi.

Kısaca, operasyon yapılan ne kadar belediye varsa hepsinde akçeli işler var. Görünen o ki musluğun başına geçen bütçeyi nasıl iyi yönetir, şehrime nasıl daha iyi hizmet ederim düşüncesi yerine, cebini doldurma görüntüsü var. Herkes dönen parayı kendine doğru yontuyor. Buraları ganimet malı gibi görüyor. Ne kadar yağma, talan yapar, yükümü tutarsam yanıma kâr kalır mantığı güdülüyor. Kamu idareleri yağma Hasan'ın böreği yerler bunlara göre. Deniz gibi görüyorlar, yemezsem keriz olurum endişesiyle keriz olmamak için çalıp çırpıyorlar. 

Fon skandalı da belediyelerde dönen akçeli işlerden farklı değil. Fonda adı geçen kişiler, bu kadar da olmaz, bunlar yapmaz dedirtmiyor artık. Çünkü şaşırmıyoruz artık. Kim, nerede, ne iş yapıyorsa ülkeye ve şehrine değil, kendine çalıyor kendine çalışıyor.

Bir zamanlar "Çare" olarak sunulan, şimdilerde muhalefet vekili olanın, oğluyla ilgili yolsuzluk iddiaları da dudak uçuklatan cinsten. 

İktidar ve muhalefetine dair birkaç örnek verdim. Bu örnek ve diğer örneklerden anladığıma göre zihniyetimiz, düşüncemiz, fikrimiz ve zikrimiz ne olursa olsun, ister dindar, mütedeyyin, muhafazakar ve İslamcı ister laik, seküler ve Atatürkçü ister milliyetçi ister sosyalist ve sosyal demokrat ister siyasetçi ister değil ister kapalı ister açık ister sureti haktan ister değil, her kim olursak olalım, hepimiz tencere kapak gibiyiz. Benim yüzüm kara, seninki benden kara durumu söz konusu. Temel felsefemiz çalma, çırpma üzerine kurulu. Nasıl ki tilkinin yüz planının 99'u horozu haklamak üzerine ise bizim de 99 planımız cebellezi yapma üzerine kurulu. Diğer bir planımız da "hizmet(!)" olmalı. 

Tüm belediyeler, kurumlar, kişiler, musluğun başında olanlar çalıyor, çırpıyor diye bir iddiam yok. Elbette her bir yerde temiz insanlarımız vardır belediyelerimiz de vardır. Bunları istisna tutuyorum. Türkiye bunca yolsuzluk ve yolunu bulana rağmen ayakta ise belki de bu temiz kalanlar sayesindedir. Bunları tenzih ediyorum. Ayrıca sayılarının çoğalmasını temenni ediyorum. Şu var ki dönen bu yolsuzluk çarkına rağmen bu ülke iyi ayakta duruyor. 

Yalnız istisnalar o kadar az ki yolsuzluk, rüşvet çarkı her bir yerden fosseptik çukuru gibi patlıyor. Ve bu fosseptik çukurları yama tutmuyor. 

Öyle bir görüntü veriyoruz ki hepimiz bu yolsuzluk ve yolunu bulanların çarkının gölgesinde kalıyoruz. Sanki bu ülkede çalıp çırpma üzerine bir sistem kurulmuş. Sistem mütemadiyen hırsız üretiyor. Ve halkın sessiz çoğunluğu bizimki çaldı ama sizinki daha fazla çaldı savunması yapıyor. Bizim hırsızı konuşuyorsunuz ama onların hırsızına niye bir şey demiyorsunuz diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Adeta hırsızlık yarışı düzenlenmiş. Kim daha çok çalacak yarışı yapıyoruz. Farklı zihniyettekilerin hırsızlıktaki farkı, belki bazıları bu işi besmeleli yapıyor, bazıları ise besmelesiz. Halbuki ister besmeleli yapsın ister besmelesiz hırsız hırsızdır. Hırsızın en kötüsü de besmeleli hırsızlık olsa gerek. 

İşin garibi nicedir yolsuzluk operasyonları yapılmasına rağmen çalan çırpanlar sıra bize de gelir korkusu yaşamıyor. Son nefesine kadar cebini doldurmaya ve yükünü tutmaya çalışıyor. İnanın, çalma ve çırpmaya harcadığımız eforun milyonda birini bu ülkeye hizmet etmek için göstersek inanın bu ülke ihya olur. 

Görünen o ki yolsuzluk bizim içimize işlemiş. Çalmadan yapamıyoruz. İçki, kumar, sigara gibi bağımlılıktan belki kurtulabiliriz ama hırsızlık bağımlılığını terk edemeyiz. Bu aç gözlülük, tamahkarlık ve zihinsel açlık bizde olduğu müddetçe ölmek var, dönmek yok bu yoldan. 

İleride bu yılların tarihi yazılırsa bu döneme "Hırsızlık dönemi" denirse şaşırmam. Çünkü bireysel değil, bir zihniyetin değil, ihtiyaçtan değil, organize bir hırsızlık ve herkese sirayet etmiş bir hırsızlık söz konusu. 

Kirlenmemiş ne insanımız ne kurumumuz kaldı. Parayı yönetenler bu imtihanı kaybetti. Dürüstlüğümüz yokluktanmış meğer. 

Hırsızı, çalanı, çırpanı, rüşvet alanı, ihaleye fesat karıştıranı, fonda manipülasyon yapanı tasvip etmem. Zira savunulacak bir yönü yoktur. Yalnız tabiat boşluk kabul etmez. Öyle zannediyorum, çalıp çırpanlar takip edilmiyoruz rahatlığıyla bu işe kalkışıyorlar. Eğer takip, tedbir, denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik, hesap sorabilirlik, izleme ve cezayı müeyyide olsa, bu işin yollusu, kuruş çalsam bana hesabı sorulur endişesi yaşasa, kısaca kurumlar tam görevini yapsa hırsız bile hırsızlığa yeltenmez. Demek ki birileri boşluklardan yararlanıyor. Maalesef tabiat boşluk kabul etmez. 

Nitekim fon skandalıyla ilgili Sayın Nihat Zeybekçi'nin dediğine göre "Fon skandalında 6 devlet kurumunun hem ihmali hem de suiistimali söz konusu" diyor. Kısaca hırsıza kilit dayanmasa da kurumlarımız hırsızlara göz açtırmamalı. Kim çalıp çırpmaya yeltenirse devletin nefesini arkasında hissetmeli. Operasyonlarla sivrisinek avına çıkmaktansa tüm bataklığı kurutacak bir sistem kuralım. Hırsızlıktan dolayı ceza verilecekse ihmali olanlara hırsızdan daha fazla ceza verelim ki emanete ihanet etmenin ne demek olduğunu, memlekete neye mal olduğunu bilsinler ve işlerini savsaklamayı içinden geçirenlere ibret olsun. 

23 Ekim 2026 Cuma

Çek Kızım Çek!

Diş çektirmeye gittim. Sekreterlikten giriş yaptırdım. Ekrandan isminizi takip edin dedi iki sekreterden işlem yapanı. 

Ekran, sekreterlerin üst tarafına monte edilmiş. Karşılarına da hastaların oturması ve isimlerini görmeleri için bol miktarda sabit sandalye konmuş.

Sırası gelen hastanın hem ismi hem de doktorun adı ekranda çıkıyor.

Her şey o kadar iyi düşünülmüş ve planlanmış ki sistem güzel işliyor. Ne sekreterlikte işlemin uzun sürüyor ne de isminin yanması için uzun bekleniyor.

Koca koridorda ne ses var ne kaos. İsmini gören hasta sessizce yerinden kalkıp işlemin yapılacağı yere gidiyor. Koltuklar sabit olduğundan yerinden kalkanın sandalyesi de ses yapmıyor. 

Bu sessiz ortamı bozan tek şey, iki sekreterden birinin burun çekmesi. Belli ki hasta. Hasta hasta sekreterlik görevini yapıyor. Hem işini tastamam yapıyor hem de önündeki bir buçuk litrelik sudan içiyor.

Yalnız bu burun çekme bir, iki burun çekmekle sınırlı değil. Yaptığı işlemden fazla burun çekiyor. Hem öyle burun çekiyor ki karşısında oturan herkesin gözünün içine baka baka çekmeye devam ediyor. Üstelik gayri ihtiyari bir çekme değil, bile isteye yapılan bir çekme bu. 

İnsanlık hali insanın burnu akabilir. Çünkü havalar ortalık hastalığına yakalanmaya müsait. Günümüz ortalık hastalığı da üç beş günde geçmiyor. Geldi mi epey terk etmiyor.

Kızın belirli periyotlarla burun çekmesi herkesin dikkatini çekiyor ve herkes bu burun çekmeden rahatsız oluyor. Tek rahatsız olmayan burun çeken bu kızımız.

O kadar burun çekerken isterdim ki elinde bir de mendil olsun. Bazı akıntıları onunla silsin. Ama ne önünde ne cebinde ne de elinde kağıt mendil namına bir şey gördüm. 

Şu kızımız kalkıp lavaboya gidip gelse de biraz rahatlasa diye düşündüm. Birkaç defa kalkıp bir yere gidip geldi. Her gelişinde de elinde kulplu bardakla geri döndüğünü gördüm. Belli ki lavaboya gitmiyor. Tek yaptığı, geldi mi çekiyor. Ara ara içimden çek kızım çek, dur kızım dur desem de kızımız, imam bildiğini okur türünden bildiğini yapmaya yani çekmeye devam etti.

Az sonra ismim yandı. Hele ki şükür deyip dişçime gittim. Uyuşması için iğne yapıldı. Tekrar bekleme salonuna geldim. Bir 20-25 dakika daha bekledim. İsmim yanınca tekrar aynı yere gidip dişlerimin çekimi yapıldı.

Ardından ağzımın içinde tamponla merdivenleri inerek evimin yolunu tuttum. Çürük dişlerimden de kurtuldum. Kızımızın çekmesinden de.

Ne diyeyim, Allah bu kızımızı çekmekten kurtarsın. Yalnız hastalığı bir şekil atlayabilir ama endişem, bu çekme işinin bu kızımızda bağımlılık yapması. Eğer böyle olursa yanındakilerin çekeceği var.