11 Ağustos 2026 Salı

Bir Öğrenciyi Dersten Nasıl Geçirdim?

Öğretmenliğimin ilk iki buçuk yılının ardından zorunlu hizmeti tamamlayayım diye bir başka ile tayin istedim. Bir ilçeye atandım. 

Okulda yeniyim. Kredili sistemin uygulandığı yıllar. 

Onuncu sınıflardan bir sınıfın siyer dersine giriyorum. İki saatlik bir ders. Ders yıllık değil, dönemlik. 

Öğretmenliğimin ilk birkaç yılından sonra prensibimdir. Soruları hazırlamadan önce sorumlu tuttuğum alanla ilgili ne kadar sayfa varsa tekrar okur. Her cümle ve paragraftan soru çıkarırdım. Çıkardığım bu soruları çalışma sorusu olarak öğrencilere dağıtırdım. 

Siyer dersinde de böyle yaptım. Yanlış hatırlamıyorsam kısa cevaplı 100'ün üzerinde soru vardı. Bunlardan soracağım. Lütfen çalışın dedim.

Bu yöntemle iki gruplu iki sınav yaptım. 100 alan olduğu gibi zayıf alan da oldu. 

Dönem sonuna doğru sözlü notlarının verileceği aşamada sınıf başkanının da notları zayıfmış. Efendi, sevdiğim bir öğrenci idi. "Hocam, bir şey yapabilir misin" demişti. Ben de şu anda bir şey diyemem. En iyisi kalacağını hesaba kat dedim. 

Bir gün okulun müdür yardımcısı, "Falan çocuk iyi çocuktur. Sizin dersten kalıyormuş. Bir şeyler yapamaz mısın" dedi. Hocam, ortalaması 40'ın altında ise bir şey diyemem. Henüz karar vermedim dedim. 

Ardından öğrenciyi çağırdım. Sınıf geçmek için araya birini koyarsan geçecek durumda olsan bile geçirmem. Arkasında kimsesi olmayan çocukların suçu ne deyip kızdım. 

Birkaç gün geçti. Sözlüleri vereceğim. Düşünüp taşındım. Oturup kalktım. Tüm öğrencilerin yazılı ortalamasını hesap makinesiyle çıkardım. Araya müdür yardımcısını koyan çocuğun ortalamasına baktım. Ortalaması 31 idi. 

Düşünüp taşındım. Bu efendi ve saygılı çocuğu geçirmeye karar verdim. Ama velisi gelmeyen, kendisine referans olunmayan diğer çocukların suçu ne idi? O çocukların da hakkını korumalıydım. 

Sonunda, bu çocuğu baz alarak ortalaması 31 ve yukarı olanların ortalamasını sözlü notuyla 45'e tamamlamaya karar verdim. 31 ve yukarısı dersimden geçti. Aşağısı yazın ders tekrarına kaldı. 

Evet, bu çocuğa torpil yapmıştım ama aynı torpili, çocukla aynı seviyede olup referansı olmayan diğer çocuklara da uyguladım ki haksızlık olmasın. 

1994-1995 öğretim yılının ilk döneminde başımdan geçen bu anekdot, 9 bin PKK'liyi kapsayan ve hatırı sayılır bir vekilin kabul oyuyla Meclisten geçen Çerçeve Yasa dolayısıyla aklıma geldi. Yasanın içeriğini tam bilmemekle beraber kanundan "Suça karışmamış örgüt üyeliği olanlar" yararlanacakmış. 

Ülkemizde bu şekil suça karışmadığı halde terör örgütü üyesi ve iltisaklısı olduğu için mahkumiyet alan ve görevinden ihraç olan insanlar var. Çoğu cezasını çekip çıkmış, kimisi yargılanıyor kimisi de halen cezasını çekiyor. Çoğu bu toplumun içinde yaşıyor. 

Çerçeve yasayla mademki "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" murat ediliyor. Bu Kanun'dan diğer terör örgütü üyeleri de faydalandırılsaydı daha adil ve hakkaniyete uygun olmaz mıydı? Kanun'u terör örgütü kapsamına giren belli bir kesime uygulayıp aynı kapsama giren diğer terör örgütü mensuplarına uygulamamakla, toplumsal bütünleşme sağlanabilir mi? Madem devlet böyle bir Kanun'a ihtiyaç duydu. Bundan, darbe tetikçiliği yapmamış; polis, asker ve sivil öldürmemiş, eline silah almamış ama devlet nezdinde terör üyesi muamelesi görmüş kişiler de yararlandırılmalıydı.

Şimdi sırası değil denebilir. Bence tam sırasıydı. Mecliste farklı partilere mensup 468 vekil bu Kanun'a evet oyu verdiğine göre bir, iki parti hariç bu konuda Mecliste bir konsensüs sağlanmış demektir. Aynı vekiller pekala diğer terör örgütü mensuplarına da evet diyebilirdi. 

Bu terör örgütü mensuplarının da bu Kanun kapsamına alınması için illa Öcalan gibi bir aktör mü olmalıydı? Diğer terör örgütü mensuplarının arkasında kimse olmadığı için mi onlar bu Kanun'dan yararlandırılmadı? Bunun için illa bir süreç mi gerekiyor? Bence şık ve adil olan, arkası olsun veya olmasın suça bulaşmamış tüm terör örgütü mensupları bu Kanun'dan yararlandırılmalıydı. Derdimiz adalet olmasa bile en azından eşitlik sağlanmış olurdu.

Devlet dediğin ülke insanını suçlu kabul edilsin veya edilmesin, herkese eşit, adil ve kucaklayıcı olmak zorundadır. Birine öz, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapmaması lazım. 

Hülasa, benim bir öğrenciyi geçirmek için koyduğum kriteri, Meclisimiz pekala diğerlerine de uygulayacak şekilde kapsamı genişletebilirdi. İşte o zaman -şayet fayda sağlayacaksa- toplumsal bütünleşme murat edilmiş olurdu. Heyhat ki heyhat... 

Yazılı ve Sözlü Kriterlerim

Öğretmenliğimin ilk yıllarından yönetici oluncaya kadar 13-14 yıl boyunca şimdilerde performans adı verilen sözlü notunu verirken ince eler, sık dokurdum. Şimdiki gibi bol kepçe ve aynı kepçe vermezdim. 

Kalacak öğrenciler var, kritik öğrenciler var, nasıl bir sözlü kriteri belirleyelim diye notların teslim gününe gelinceye kadar kendimce makul, anlaşılabilir ve vicdanımı rahatlatacak bir kriter belirlemeye çalışırdım. Öyle sözlü notu vermeliyim ki hak eden hakkını alsın, kimse haksızlığa uğramasın, hiçbir öğrenci mağdur olup gönül koymasın. 

Koyduğum kriteri de sınıfta tüm öğrencilerin huzurunda açıklamışımdır. Bazen verdiğim sözlü notunu okuduğum da oldu. 

Bu zaman zarfında "Hocam, sözlüme yüksek vermişsin. Hiç beklemiyordum. Çok teşekkür ederim" diyenleri gördüm. Onlara yanlışlık olmuş, düzeltirim dediğim oldu. Ben vermedim. Sen hak ettin dediğim de. Ama bugüne kadar "Beni bırakmışsın, bana herkesten düşük vermişsin. Haksızlık yaptın" diyene rastlamadım. Her öğrenci durumuna razı olur, memnuniyet duyar, durumuna razı olurdu. 

Aklımda kaldığı kadarıyla Kur'an-ı Kerim dersine girdiğim bir öğrenciye hangi notu vermişsen beğendirememiştim. Bu dersin yazılısı yok. Tamamen birebir okumaya bağlı bir ders. Öğrenci iyi okuduğunu sanırdı ama okuması, mahreçleri berbattı. Yanlışı doğrusunda fazla idi. Anlaması ve anlayışı kıt bu öğrenci dışında verdiğim notlardan hoşnut olmayan yoktu. Sınıf arkadaşları da bu öğrencinin kapasite ve çapını bilirdi. Sınıf nasılsa biliyor, bu çocuğa hendek atlatmaya gerek yok deyip fazla izah yaparak çenemi yormazdım. Çünkü zamanında o kadar dil döktüm. İkna etmeye çalıştım. Nuh dedi, peygamber demedi. 

İlk başlarda yazılı kağıtlarını derste okur, yanlışlık var mı diye tüm öğrencilere dağıtırdım. İsteyen cevap anahtarıyla karşılaştırabilir derdim. Çoğu gerek görmezken cevap anahtarındaki puanlamaya göre yazdıklarına bakan olurdu. 

Çoğu zaman ben notunu söylemeden kaç beklediğini sorardım. Notu beklediğinden düşük gelirse, al kağıdına vak. Bu da cevap anahtarı deyip kağıdı önüne bırakırdım. Beklediği nottan yüksek not alan öğrenci kağıdıma bakabilir miyim dediğinde, zaten yüksek gelmiş. Daha neyine bakacaksın deyip vermezdim. 

Bazen kağıtları vermeden yazılı notlarını okurdum. "Beklediğimden düşük geldi. Kağıdıma bakabilir miyim" diyene, al bak deyip kağıdı önüne koyardım. Kağıdına bakıp "Hocam, yanlışın içindeki tek doğru harfe bile puan vermişsin. Yanlışlık yok. Fazlasıyla vermişsin" deyip kağıdını geri veren de olurdu. 

Sınavlarda belli sayfa arası soru sorardım. Sınavda en az iki gruba ayırırdım. Sınav öncesi öğrencilere, şu anda iki sınav oluyorsunuz. Biri bu dersin sınavı. Diğeri de dürüstlük sınavı. Çalışmamış olabilirsiniz. Bunun telafisi var. Lütfen dürüstlükten ödün vermeyin. Sağa, sola bakmayın. Kopyaya yeltenmeyin. Size güveniyorum. İki puan fazla alacağım diye hakkınız olmayan şeyi yapmayın. Sınavda aklınızı kiraya vermeyin. Arkadaşınız sizden iyi yapar diye düşünmeyin. Kendi aklınıza güvenin. Telafisi olan ve dünyanın sonu olmayan basit not için hırsızlık yapan yarın hayatında daha büyük hırsızlıklar yapar türünden açıklama yapardım. 

Sınav esnasında çok hassas olur, hiç tolerans göstermezdim. Yine de kopya çeken belki olurdu. Çünkü iki gözüm ancak iki kişiyi görür, diğerlerini göremeyebilirdim. 

Sınavı okurken yazılan garip cevapları not eder, sınıfta okurdum. Okuduğum bir kağıtta gördüğüm bir yanlışı başka kağıtta da görünce bunlar birbirine bakmış diyerek iki kağıdı birlikte okur, yanlışa verdiğim puanı iptal eder. Puanları okurken kimin kime baktığını, şu cümleyi falan falandan çekmiş. Bir daha olmasın. Şakam yok derdim. 

"Aynı yanlışı düşünmüş olamaz mıyız" diyene, doğruda isabet olur ama yanlışta isabet olmaz. Lütfen savunmaya geçmeyin. Nazarımda küçülürsünüz derdim. 

Yazılılar bitip iş sözlü vermeye gelince, o zamanlar şimdilerde performans denilen sözlü puanını gramla veriyorum. Sözlü vermek için son haftaya kadar bekliyorum. Gelip giderken, oturup kalkarken vereceğim sözlülere bir kriter belirlemeye çalışıyordum. Öyle kriter belirlemeliyim ki hiçbir öğrenciye haksızlık olmasın. Hiçbir öğrenci bana haksızlık yaptın demesin. Verdiğim sözlü notu makul ve açıklanabilir olsun. Kısaca vicdanımın sesini dinliyorum. 

Yıllara ve derse göre değişse de sözlü notu vermek için şu kriterleri göz önüne aldığım olmuştur:

İki sınavından biri 50 ve yukarısı olanı dersten geçireyim. 

Ortalaması 40 ve yukarı olanlara geçer not vereyim. 

Derse katılan öğrencilerin yazılı notları ne olursa olsun sözlüsüne 100 vereyim. 

Derste nötr ve problemli olanlara yazılı ortalamasını değiştirmeyecek, sonu sıfır veya 5 olacak şekilde sözlü vereyim. 

Yazılı notu, dersteki uyum ve uyumsuzluğu ne olursa olsun, hiçbir öğrenciye yazılılarının ortalamasının altında sözlü notu vermeyeyim. 

Sözlü notu verirken dikkat ettiğim bir husus da kendisine karşı tavırlı olduğumu sanan problemli öğrencilere, bana takmıştı zaten diye düşünmesin diye yazılı ortalamasının beş, on puan yukarısını sözlü olarak verdim. 

Yazım uzadı. Burada keseyim. Bir sonraki yazımda belirlediğim bir sözlü kriterinden bahsedeyim. 

Çıkmayız Derler mi?

Çerçeve yasa gereği bu yasadan yararlanacağı düşünülen 9 bin PKK'li'ye, "Bu yasayı sizin için çıkardık. Haydi çıkın. Özgürsünüz" dendiğinde, ister misiniz bu 9 bin kişi, "Bu yasadan liderimiz, kurucu önderimiz Sayın Öcalan yararlanmıyormuş. Biz Öcalan için bu yollara düşmüştük. O içeride kalacak. Biz de özgür olacağız. Liderimiz de bizim gibi özgür olmadan özgürlük neyimize. Öcalan dışarıya çıkmadan biz asla çıkmayız. Anca beraber, kanca beraber. Ya hep ya hiç" deseler, bu durumda ne yaparız?

Bu durumda çerçeve yasa için tarafların onca çabası bir çırpıda boşa gider. Onca emek berhava olur." Terörsüz Türkiye" hülyamız da başlamadan biter.

Diyelim ki içerideki 9 bin tutuklu, "Önce can, sonra canan" deyip çıktı. Çıkınca, "Bize bu özgürlüğü sağlayan liderimize bir teşekkür borcumuz var. 9 binimiz birlikte onu ziyaret ederek huzurunda ona teşekkür etmek isteriz" derlerse bu durumda ne yaparız? Mevzuat buna izin verir mi? Haydi izin verdi diyelim. Hoş, mevzuat izin vermese de Meclis toplanıp "Adı geçen 9 bin kişinin Öcalan'ı ziyaret etmesinin önünde bir engel yoktur. Çünkü insani bir duygudur. Ziyaret edenler ve bu ziyarete oy vererek destek verenler ileride hiçbir şekilde yargılanamaz" şeklinde bir maddeyi çerçeve yasaya ekleyebilir. Ardından ziyaretin önü açılır.

Mesele bununla bitecek mi? 9 bin kişi toplu halde İmralı'ya nasıl götürülür? Bir şekil götürüldüler diyelim. Huzur 9 bin kişiyi alır mı?

Gel de çık bu işin içinden. Düşün düşün, bu işin içinden çıkamadım. 

Oldu olacak. Bu içeriden çıkanları bir de istihdam etmek lazım. Öyle ya bunlar dışarıda daş kökü mü yiyecek? 

Not: Çerçeve yasa 468 kabul, 88 ret, 6 da çekimser oyla TBMM'den geçti. Oylamadakş 468 kabulü anladım da ret ve çekimseri anlamadım. Mübarekler, hazır kanunda ileride yargılanmama garantisi de sağlanmışken bu kadar ret ve çekimser niye? Daha ne garantisi istersiniz?