23 Haziran 2026 Salı

Merkezi Sınavlardaki Bilindik Sahneler

20-21 Haziran günleri lise mezunlarının girdiği TYT, AYT ve YDT sınavları yapıldı.

Sınavların ardından, sınava zamanında gelmeyen öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada bolca yer aldı.

Önüme düşen videolardan birkaçını izledim. Sınava son dakika yetişmek için koşan öğrenciler, çocuğuyla birlikte koşan anne babalar, okul kapısı kapatıldığı için ihata duvarından ve demir parmaklıklardan atlayan kız ve erkekler. Koşarak gelen öğrencinin yüzüne kapıyı kapatanlar...

İzlediğim bu nahoş görüntüler sadece bu sınava ait değil. Yıllardır çekilip paylaşılan bilindik sahneler.

İzlediğim görüntüler hoş değildi. Özellikle demir parmaklıklardan atlamak iş değil. Çünkü ihata duvarına çıkıp demir parmaklıklardan atlamak hayatî risk. Atla diyen diyor, atlayan da atlıyor, kapının ardından bu atlayışları izleyen de izliyor. Atla diye tempo tutmak ise hiç akıl kârı değil. Bu görüntüleri kayda almanın da bir izahı yok. 

Tüm bu nahoş görüntüler ÖSYM'nin yıllardır uyguladığı 15 dakika kuralından kaynaklı. ÖSYM, sınavın başlamasına 15 dakika kala kapıları kapatıyor, babasının oğlu da gelse kimseyi içeri almıyor. O kadar tepkiye rağmen ÖSYM bu kuralı hiç esnetmedi. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı.

ÖSYM bir kural koymuşsa o kural uygulanır. ÖSYM'nin bu tavrını anne babalar ve öğrenciler bilmesine rağmen sayıları bir elin parmağı kadar da olsa hâlâ sınava son dakika gelenler eksik değil.

Sınava geç gelmek suretiyle bilindik sahnelere sebep olanların amacı nedir, inanın anlamış değilim. Objektiflere takılıp meşhur olma niyetleri mi var demeden kendimi alamıyorum.

Belli ki bazıları; işine, okula, randevusuna ve sınava geç gelmeyi meslek haline getirmiş. Zamanla yarışma ve dakik olma gibi bir dertleri yok.

Sınavlar çok erken saatte yapılsa eh diyeceğim. Sınavlar 10.15'te başlıyor. Sınava girecek kişinin 10.00'da kapıdan içeri girmesi gerekiyor. Eskilerin, öğle oldu dedikleri bu saat diliminde bile geç gelmenin hiç makul bir açıklaması, mazereti ve gerekçesi olamaz. Ha trafik kazası, yaralanma gibi özel durumlar olabilir. Bu başka. 
Nedense sınav günü toplu taşımaların dolu geçeceğini, trafiğin yoğun olduğunu, trafiğin kilitleneceğini hesaba katmıyoruz. Böylesi durumlarda adayların sair zamanlardan daha erken yola koyulması gerekir.

Aslında zamana riayet sadece çocukların değil, biz büyüklerin de sorunu. Gideceğimiz yere üç beş dakika takmazsak rahat edemeyiz. Gecikmek, zamandan çalmak içimize işlemiş. 

ÖSYM'nin bu 15 dakika kuralı bize anlamsız gelebilir. Anlamlı ya da anlamsız, bize düşen bu kurala uymak. ÖSYM bu kuralı uygulayarak sınava zamanında gelenlerin sınav esnasında rahatsız edilmelerinin önüne geçmeyi murat ediyor. Buna da saygı duymak gerek. 

Koyduğu kuralları uygulama yönüyle, devletin hiçbir kurumu ÖSYM'nin eline su dökemez. Tüm kurum, kuruluşlar ve devlet koyduğu kuralı kendisi çiğnemese, uygulansa, takip ve denetimini yapsa ülke olarak büyük mesafe kat ederiz. Bugün eleştirdiğimiz birçok sorunun da önüne geçilmiş olur. Bana kalsa TC'nin işleyişini uygulama görevini belli bir süre ÖSYM'ye devrederim. ÖSYM bu esnemez tavrıyla bizi adam eder. Kurallara uyan ülke ve toplum oluruz. 

Burada şu eleştiriyi de dile getirmek isterim. Kapıda görevli polisler varken bahçe kapısının kapatılması doğru değil. Pekala okulun dış kapısı açık olur. İçeri giriş süresi sona erdiği zaman kapıdaki görevli gecikeni içeriye almaz. Duvardan atlamasına da izin vermez. Bu tür çirkin görüntüler de sahnelenmemiş olur. 

Bir eleştiri daha getireyim. Sınava 15 dakika kaldığı için sınava almadığımız bu öğrenciler, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğine göre ilk ders saatine beş defa geç gelen yarım gün yok yazılır kuralına tabi. 

Ne demek istiyorum? Yani biz 4 yıl boyunca çocuğa, "Beş defa ilk ders saatine geç gelirsen ya da ikinci ders saatine yetişirsen sadece yarım gün devamsız sayılırsın" diyoruz. Çoğu öğrenci de nasılsa problem yok deyip yatıp yatıp gecikmeli olarak derse giriyor. Kısaca biz bu çocuklara dört yıl boyunca geç gel, uykunu al diyoruz. İş ÖSYM sınavına girmeye gelince sınava tam saatinde geleceksin diyoruz. Sorarım size, dört yıl boyunca dakikliği öğretemediğimiz bu çocuklar sınava zamanında girer mi? Biz buna alışmış kudurmuştan beter deriz. Bence zamana riayeti öğrencilere okulda iken vermemiz gerekir. Eğitim ve öğretimin yani okumanın anlamını yitirdiği günümüzde bu çocuklara okulların yapacağı en büyük iyilik zamana riayet konusunda duyarlı olma bilincini vermektir. Bu kuralı Slovenya uyguluyor. Teneffüsleri beş dakika. Beş dakika dolunca sınıf kapıları otomatik kapanıyor. Geciken derse giremiyor ve öğrenci otomatik olarak yok yazılıyor. Biz niye böyle yapmayalım. Unutmayalım ki böyle yaparsak biz de dakik oluruz. 

Milli Takımın Düşündürdükleri

Tarihinde ilk kez 1954 yılında dünya kupasına katılan Türkiye milli takımımız, ikinci kez katıldığı 2002 dünya kupasında dünya üçüncüsü olma başarısı gösterebilmiş ve göğsümüzü kabartmıştı.

Romanya ve Kosova'yı yenerek 2026 dünya kupasına katılan millilerimizden, milletçe çok şey bekliyorduk.

Maçları izlemesem de toplumun büyük çoğunluğu sabahın erken saatinde ekranların karşısında yerini aldı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Avustralya'ya 2-0 yenildik. Yol kazası dedik. Paraguay maçında patlama yapar diye beklentiye girdik. Maalesef 10 kişi kalmış Paraguay'a 1-0 yenilmekten kurtulamadık. Cuma günü ABD ile formalite maçı oynayarak dünya kupasına veda edeceğiz. 

Gruptan çıkarak 2002'deki gibi tarihi bir başarı gösteremesek de Haiti'den sonra dünya kupasına en erken veda eden ikinci milli takım olarak yine tarihe geçmiş olduk. Paraguay'dan 64.saniyede yediğimiz golle dünya kupasının en erken golünü kalemizde görerek bu yönüyle de tarihe geçtik. Öyle zannediyorum, hiç gol aramadan elenme yönüyle de tarihe geçebiliriz. 

24 yılın ardından, dünya kupasına katılmak önemliydi ama kupada bu kolay gruptan çıkmak işten değildi ama olmadı.

Görünen o ki milli takım kapalı oynayan takımlara karşı başarı gösteremiyor. Teknik direktör Montella, defans yapan takımlara karşı bir tedbir almamış. Ne Avustralya ne de Paraguay maçını okuyabilmiş. Maalesef efendiliğiyle ön plana çıkan teknik direktör ev ödevine iyi hazırlanmamış.

Montella ilk on biri oluşturmada sınıfta kaldı. Nedense takımın omurgasını pek değiştirmedi. Kendi takımında ilk on bir oynamayan bazı futbolculardan hiç vazgeçmedi. 

İki şok yenilgi sonrası, yapılan eleştirilere millilerin savunmaya geçmesi, millilerin pişmediğini gösterir. Alınganlığın gereği yok. Başarı yoksa elbette eleştiri de olacaktır. Eleştiriye gelmeyeceklerse hamama girmeyeceklerdi. 

Diyelim ki futbolcuların duygusallığı tuttu. Eleştirilerden etkilendiler ve tepki gösterdiler. Ya Federasyon Başkanı Hacıosmanoğlu’na ne demeli? Eleştiriye gelmeyen, aynı zamanda verdiği cevaplarla yangına körükle giden, verdiği beyanatlarla tepki toplayan bu başkan başkanlığa yakışmıyor. 

Milli futbolcuları galip geldikleri maçların ardından öve öve bitiremedik. Bu övgü futbolcuları şımarıklığa sevk etmiş. Saç, sakal ve bıyığa verdikleri önemi maça veremediler. 

Kaybettiğimiz her iki maçın istatistiklerine bakınca, Avustralya karşısında % 72 topla oynamışız, 30 şut çekmişiz. Paraguay karşısında % 78 topa sahip olmuşuz, kaleye 32, şut çekmişiz. 

İki maçın Türkçesi, bizim milliler rakip kaleye akın üzerine akın düzenlemiş. Tek kale maç oynamış. Akın akın giderken defansı ihmal etmiş. Sonuç, sıfır elde var sıfır oldu. Ne teknik direktör ne de futbolcular, biz bu kapalı defansı nasıl açarız taktiği geliştirememiş. 

Bizim takımın bu durumu Temel fıkrasını aklıma getirdi:

Temel günlük gazete okumaya karar verir. Bayiye gidip bir gazete alır. Mesafe uzak mı uzak. Hanımı Fadime'ye, bana her gün günlük gazete alacaksın der. Ertesi günü Fadime gazete almaya gider. Ayaklarına kara sular iner. Aynı günün gazetesinden yedi tane birden alır. 

Her gün kahvaltıdan sonra kocasına günlük gazeteden bir tane uzatır. Temel okumaya başlar. 

4.günün sonunda Temel patlar. "Bu adam amma da salakmış. Her gün gidip aynı ağaca tosluyor" der. 

Ne bilsin Temel, hanımının her gün kendisine aynı günün gazetesini uzattığını, aynı ağaca çarpan sürücü kazasının bayat haber olduğunu? 

Temel adama kızmaya devam etsin. Fadime'nin keyfi yerinde. Çünkü aynı uzak yolu her gün tepmekten kurtulmuştur. Bu çözümde Fadime'nin zekasını yabana atmamak gerek. 

Zeka yönünden Temel sınıfta kalmış. Aynı kazayı her gün okuyor. Fakat aynı günün gazetesini mi okuyorum diye Temel'in kafası bir türlü dank etmiyor. 

Oynayıp kaybettiğimiz iki maçla bu fıkranın ne alakası var derseniz, aynı adamın her gün aynı ağaca toslaması gibi bizim milliler de açamadıkları defansa durmadan şut çekerek etten duvara toslamışlar. Bu yolla gol atamayacaklarını da 180 dakika boyunca düşünememişler. Bir başka yönüyle, Temel'in Fadime'nin zekasına yenildiği gibi bizim milliler de Avustralya ve Paraguay'ın izlediği taktiğe yenildiler. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Mezuniyet Törenleri Furyası *

Ülke olarak ifrat ve tefrit sorunumuz var. Nedense bir türlü orta yolu bulamadık. Mezuniyet törenleri de bunlardan biri.

Kaptırdık bir yarış, gösteriş, görkem, şatafat ve şova kendimizi. Uygun mu, değil mi, değer mi demiyoruz. 

Üstelik sade tören değil, ses getirecek, sükse yapacak, başkasına emsal olacak mezuniyet törenlerine imza atıyoruz. 

Okul müştemilatında veli, öğrenci, öğretmen ve idarecilerin katılacağı sade mezuniyet düzenleyerek öğrencilere mesaj verme yerine okulları aşıp salonlar tutuyoruz. Âna şahitlik yapması için mezuniyet törenini baştan sona kayda alarak sosyal medyada ve sanal alemde paylaşma yoluna gidiyoruz. 

Sosyal medya paylaşımlarını gören, biz de yaparız hem de âlâsını demek suretiyle bir mezuniyet törenine de biz imza atıyoruz. Öyle ya bizim neyimiz eksik? Çocuğumuz ya da öğrencimiz mezuniyet törenleri yapanların yanında garip kalmasın. 

Mezuniyet törenine hazırlanmak için de paraya para demiyoruz. Kesenin ağzını açıyoruz, bütçemizi aşar endişesi taşımıyoruz. Tepeden tırnağa kaç elbise ve kostüm isteniyorsa alıyoruz. Olmadı, kiralama yoluna gidiyoruz. Sadece çocuğumuzu giyindirmek yeter mi yetmez. Anneler olarak biz de ân ve güne uygun olarak giyiniyoruz. Yoksa alıyoruz. 

Yaptırılan çiçekleri ve başları söylememe gerek yok. 

Çocuğumuza mezuniyetinde aldığımız giyim kuşamın çoğu da tek giyimlik. Tek giyimlik de olsa çocuğumuza helali hoş olsun. Yakışır da. Nasılsa onlar için saçımızı süpürge ediyor, onlar ve onları mutlu etmek için yaşıyoruz. 

Tüm bunlara ilaveten bir de bir anne türü daha türedi: LGS anneleri. “LGS annesi” yazılı kuşak takmışlar. Sanırsın ki güzellik yarışması için podyuma çıkan güzeller. Belli ki çocuğu 8.sınıfı bitirip LGS sınavına giren çocuklar için de mezuniyet düzenlenmiş. Anneler de kambersiz düğün olmaz deyip yan yana durarak poz vermişler. Üstüme iyilik sağlık. Yaşarsak daha neler göreceğiz. 

Eskiden üniversiteyi bitirenler sade bir törenin ardından kep atarak mezuniyetlerini taçlandırırdı. Şimdilerde ise lise, ortaokul, ilkokul, anasınıfı ve kreşe kadar indi mezuniyet törenleri. Her kademenin bitiminde kep atıyoruz. 

Nedense işin cılkını çıkarmada üstümüze yok. Zira cılk bizim işimiz. 

Lise ve üniversite mezuniyet törenlerini anlarım. Çünkü hem liseden diploma alınıyor hem de üniversiteden. Anasınıfı, ilk ve ortaokul mezuniyet törenleri neyin nesi? Bu kademelerin hiçbirinde diploma yok. Sadece bir üst sınıfa geçme var. 

Mezuniyet törenini veli istemese öğretmen istiyor. Öğretmen istemese veli istiyor. Veliler arasında yapmayalım, gerek yok diyen veli, arabozan olarak görülüyor. Herkes birbirinin dolduruşuna geliyor, istese de istemese de bu mezuniyet törenleri yapılıyor. 

Durum böyle olunca bir mezuniyet furyasıdır gidiyor. Adeta yarışıyoruz. Bunun için masraftan da kaçınmıyoruz. Millet ne der demiyoruz. Etkili, yetkili ve sorumlu kişilerin ne diyeceği de kimsenin umurunda değil. Hoş, bir şey dendiği de yok. Sadece duyarlı insanların sosyal medya üzerinden eleştirileri söz konusu. Bu eleştiriler ses getirirse bakarsınız yetkililer harekete geçer. Şu var ki ilgili bakanlık ve YÖK hiç beklemeden lise ve üniversite harici hiçbir şekilde mezuniyet töreni düzenlenemez kararı almalı, bunu da takip ederek uygulamalı. 

Aileler ve her kademe öğrencisi okuduğu her kademeyi ölümsüzleştirmek istiyorsa her okul kademesini bitiren adına fidan dikilebilir. Böylece çölleşmeye doğru giden ülkemiz orman ve yeşillik yönünden mesafe karar. 

Bu nasıl olacak derseniz? Kreşi, anasınıfını, ilkokulu, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi bitiren her öğrenci için bitirdiği her kademenin hatırasına, künyesi (ağacın kimin adına dikildiği, yeri, tarihi vs.) belli fidan dikme zorunluluğu getirilir. Her kademe için çocuğun velisinden ağacın ücreti alınır. Belediyenin hazır ettiği yere ağaç dikilir. Dünün küçükleri büyüyünce her kademede kendi adlarına dikilen ağaçları ziyarete giderek “Bu ağaç/lar kreşi/anasınıfını/ilk/orta/lise ve üniversiteyi bitirdiğimde dikildi. Göğsünü kabartarak şu ağaç on yıllık, bu ağaç beş yıllık, o ağaç on beş yıllık diyebilmeli. Gölgesinden faydalanabilmeli. Kendi adına dikilen ağacın altında piknik yapabilmeli. 

Okul kademesi olarak 6 kademe saydım. Bu demektir ki her çocuk kendi adına dikilen ağaç sayısı altı. Buna doğum, medeni hal, askerlik, işe başlama, emeklilik ve ölümü de eklersek her kişi için 12 ağaç dikilmiş olur. Birer de “LGS anneleri” (!) için dikilirse ülke ormandan geçilmez. 

Bu önerime siz ne dersiniz bilmem. Ama uygulanırsa en güzel mezuniyet hatırası olur. Sayelerinde de yemyeşil bir ülkede yaşarız.

*19.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.