24 Mayıs 2026 Pazar

Bizde Olduk Bir Karadeniz

Konya ve Türkiye bu sene hiç olmadığı kadar yağış aldı. Neredeyse Allah'ın her günü yağıyor. Hem de öyle böyle değil, baya yağıyor. Ülkede birçok barajlar dolduğu gibi taştı da. Yetkililer ister istemez baraj kapaklarını açtı. Şehrinden ırmak geçen bazı şehirler sular altında kaldı. Sel baskınlarına karşın yetkililer her yağış öncesi dikkatli olunması hususunda vatandaşları uyarıyor.

Diğer şehirleri bilmem ama Konya, karasal iklimi iliklerine kadar yaşayan bir şehir. Kışımız da kurak, yazımız da dense abartı olmaz.

Konya bu kuraklıktan son yıllarda fazlasıyla nasibini aldı. Barajlar boşaldığı gibi kuyu suları da sos vermeye başlamıştı.

Susuzluk kapıda endişesi çekerken bu sene bol miktarda yağan, hâlâ yağmaya devam eden yağmur tüm Türkiye'nin ve Konya'nın can simidi oldu. Bereket, Hızır gibi yetişti. Haliyle yüzler gülüyor.

Bol yağmuru görünce Rize veya Artvinliler, şehirlerine sürekli yağmur yağdığını ifade etmek için mizahi bir dille şöyle derler: "Bizde haftada iki gün yağmur yağar. Biri üç gün, diğeri dört gün sürer". Bu mizahı tüm Karadenizliler yapar. Konya'ya bu sene aşağı yukarı her gün yağan yağmuru görünce Karadenizlilerin bu mizahı aklıma geldi ve bizde olduk bir Karadeniz dedim.

Bu mizah bir başka mizahı aklıma getirdi. İşçi olarak Almanya’ya giden bir hemşerimiz çok para kazandığı için kendisine, "Milyoner Ali" demişler. Hemşerimizin lakabı da milyoner Ali olarak kaldı. Rabbim, selamet versin. Aynı zamanda çok sahavet ehli biri.

Avrupa'ya gitmeyen bir başka hemşerimiz de çoluk çocuk didinerek biraz para biriktirmiş. Paranın miktarı bir milyonu bulmuş olmalı ki bu hemşerimizin çocuklarına, "Bizde olduk bir milyoner" dediği söylenir. Sonradan milyoner olan hemşerimize de bol kazançlar dilerim. İnşallah milyoner oldum derken paramızın enflasyon ve devalüasyon karşısında pul olduğunu hesaba katmıştır.

Mizah mizahı, fıkra da fıkrayı hatırlatır. Şehrin gördüğü bol yağmur, geçen sene bir bayram sonrası cuma hutbesinde hatibin konu dışı açıklamasını hatırlattı. Hatip, hutbe bitimi işi yağmurun yağmadığına getirmiş. Şu hadisi okumuştu. “Bir toplum mallarının zekâtını vermezse, mutlaka gökten yağmur kesilir. Şayet hayvanlar olmasa, onlara asla yağmur yağmaz.”

Hadisin sıhhat derecesini bilmiyorum. O hatibi o zaman yazı konusu edinmiş, Karadenizliler zekatı veriyor da ondan dolayı mı Karadeniz'e sürekli yağar demiştim. Bu sene bol yağmuru görünce bu hatip kardeşimiz ne düşünüyor acaba? Ya Konyalılar zekât vermeye başladı. Ondan dolayı yağıyor ya da hayvanların yüzü suyu hürmetine yağmur görüyoruz. Bu durumda kurak giden geçen senelerde hayvanlar yok muydu sorusu da aklıma geliyor.

Sadede gelirsem, yıllar yılı kurak geçen ülkemiz bu sene yağan bol yağmurla yağmura doydu. Şu endişemi de dile getirmek isterim. Eskiden yağmurun azlığı bizi düşündürüyordu. Bu sene bolca yağmaya devam eden yağmur da düşündürüyor. Çünkü azı da zarar, fazlası da. İsteriz ki tam karar olsun.

Kaybedenler Liginden misiniz?

Yıllardır şampiyon olamayan FB'de olağan ve olağanüstü seçimli genel kurul eksik olmaz. Her seçimde en az iki aday yarışır. Seçimi kazanan, başarılı olsa da olmasa da kolay kolay gitmek istemez.

FB'de 20 yıl başkanlık yapan Aziz Yıldırım ilk adaylığında Vefa Küçük ile yarışmış, rakibinden bir oy fazla alarak başkan seçilmişti.

Aziz Yıldırım, Ali Koç ile yarıştı. Ali Koç'a karşı kaybetti.

Ali Koç da 6 yıl başkanlık yaptıktan sonra Saadettin Saran'a başkanlığı kaptırdı.

Saadettin Saran fazla başkanlık yapmadan seçimli kongre kararı aldı. Kendisi yeniden aday olmayacak. Kongrede Aziz Yıldırım ile Hakan Safi başkanlık için yarışacak.

Sürekli kongre yaparak başkan seçen FB, şayet şampiyonluk gelmezse daha çok seçimli genel kurul yapar.

Malumunuz ne Aziz Yıldırım ne de Ali Koç FB başkanlığını isteyerek bıraktı. Aziz Yıldırım kaybettiği başkanlığı geri almak için yeniden aday.

Her ne kadar Ali Koç bu sefer aday değilse de tıpkı Aziz Yıldırım'da olduğu gibi Ali Koç da başkanlığa ve yenilgiye doymadı. Koç da bir zaman sonra tekrar FB'nin başına geçmek için kolları sıvarsa şaşırmam.

Şu var ki insanoğlu koltuğa bir oturmuş olsun. Bir daha kalkası gelmiyor. Bir getirisi ve şöhret olmalı ki insanımız rekabete giriyor. Halbuki seçim ve rekabet olmasa da koltuğa oturan ölünceye kadar o koltukta otursa ne güzel olur. İnsanımızın yenilme korkusu olmadığı gibi ülke de seçimle uğraşmaz.

Ne edersiniz ki demokrasinin en kötü yönü, belli süre koltukta oturduktan sonra tekrar sandık konması. İyi de seçim seçim, nereye kadar? Her seçimde adaylık, nereye kadar? Yenilgi yenilgi, nereye kadar? Tamam, yenilen pehlivan güreşe doymasa da tekrar tekrar yenilgi istese de bu seçimli kaybetmelere de bir çözüm bulmak gerek.

Yenilip güreşe doymayan bir pehlivan olmasam da az buçuk yenilenlerin psikolojisini bilirim. Bu yüzden Aziz Yıldırım ve Ali Koç'u çok iyi anlıyorum. İkisinin ve kaybeden nicelerinin yerinde olsam kaybettiğim seçime tekrar aday olmaktansa kaybettiğim seçim için mahkemeye müracaat ederek mutlak butlan isterim.

Hem Aziz Bey hem de Ali Bey mutlak butlan davası, centilmenliğe sığmaz diye düşünebilir. Böyle bir dava açmayı kendilerine yediremeyebilirler. Pekala FB üyelerinden biri böyle bir dava açabilir. Hiçbir FB kongre üyesi böyle bir davaya yanaşmaz denirse ben ne güne duruyorum. FB'li değilim ama onlar adına mutlak butlan için müracaat edebilirim. Hem de ayrı ayrı iki dava birden. Bir Ali Koç'a karşı kaybeden Aziz Yıldırım için bir de Saadettin Saran'a karşı kaybeden Ali Koç için mutlak butlan davası açabilirim.

Yeter ki he desinler. Onlar için taşın altına elimi koyarım. Bundan sonrasını mahkeme düşünsün, mevcut seçilen başkanlar düşünsün. Bu dediğimi yabana atmasın Aziz ve Ali Beyler. Unutmasınlar ki demokraside çare tükenmez. Hele mahkemeler varken çare hiç tükenmez. Çünkü mahkemeler haksızlığı gidermek ve sorunu çözmek için var. Ayrıca kaybedilen seçimin mahkeme kararıyla yok hükmünde olması ve mahkeme kararıyla yeniden koltuğa oturmanın havası bir başka olur. Çünkü kaybettim sandığını bir bakmışsın, kazanmışsın. İnanmazlarsa daha önce eşekten düşüp tekrar eşeğe binenlere bir sorsunlar ya da daha önce eşeğini kaybedip üzülen Nasrettin Hocaya, eşeği bulunduktan sonra yaşadığı sevinci bir sorsunlar.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Niyet Okumanın Günahı Yok mu?

Gazetemizde "Sistem Besliyor" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıda üst düzey görev yapmış birinin anlattığı bir anısına yer vermiştim. İlgili kişi "Bir kokuşmuşluk ve çürüme var. Sistem besleme üzerine kurulduğu için sistem bu şekilde devam ediyor. Yalnız herkes her şeyin farkında." deyip başından geçen bir anısını anlatmıştı.

Kendisini üst kurumdan birinin aradığını, bu hizmetin koordinesini kendisinin yapmasının daha iyi olacağını söylediğini, kendisinin de böyle yaptığını anlatmıştı. Yapılacak hizmette kullanılmak için gönderilen ödeneği çarçur etmeden nasıl kullandığına örnek vermiş, aklımda yanlış kalmadıysa 60 öğrenciye yemek verdiğini, makam aracı için devletten gelen ödeneği kullanmadığını, bu paradan arta kalandan kullandığını söylemişti.

Bu anekdottan sözü belediyelerdeki yolsuzluk ve rüşvet iddialarına getirmiştim. Son noktayı da para pul işlerinin yönetimi için güvenilir kişi bulmaktan ziyade herkesin birbirini denetlediği, işleyen bir sistemin kurulmasının temizlenme adına daha iyi olacağını ifade ederek yazımı bitirmiştim.

Yazımın gazetemizde yayımlandığının ertesi günü, yetkili ve sorumlu bir kişi aradı. Tanıştıktan sonra "Bu işi bu şehirde ben deruhte ediyorum. Üst kurum bize ödenek göndermez. Yazınızda belirttiğiniz bilgiler külliyen yalan. Siz de bu yalana yazınızda yer vererek peygamberimizin, "Kişinin her duyduğunu aktarması o kişiye günah olarak yeter" sözü gereği günaha girdiniz. Yazınız üzerine üst kurumdan aradılar, bu neyin nesi diye. Güzide kuruma leke sürmeye kimsenin hakkı yok" içerikli bir şeyler söyledi.

Kendisine, yazının sizin çalıştığınız kurumla bir alakası yok. Yazıda, yer, şahıs ve şehir yok. Kastım kurumu kötülemek değil. Daha önce üst görevde bulunan kişinin anlattığına yer vererek sözü belediyelerdeki akçeli işlere getirdim" dedim.

İlgili kişi "Yazıyı kaldırıp kaldıramayacağımı sordu. Yazının sizinle bir ilgisi yok. Ben o hizmetten dolayı ödenek gönderilip gönderilmediğini de bilmiyorum. Ne üst kurumu ne de sizi töhmet altında bırakmak gibi bir niyetim olmasa da rahatsız olundu ise yazıyı kaldırtırım türünden bir şeyler söyledim.

Konuşmanın şurası da ilginç. İlgili kişi, "Yazı mahalli gazetede çıktığına göre bu yazı Konya'daki kurumlarla ilgili. Bu işin koordinesini yapan bu şehirde benim çalıştığım kurum olduğuna göre bizi kastettiğiniz açık" demez mi? Tekrar söylüyorum. Bu yazı mahalli gazetede yayımlansa da yazıda ismine yer verdiğim kurum Konya'da değil" dedim. İnandı mı? Sanmıyorum. Belli ki iyiden iyiye kastının kendi kurumu olduğuna kendini inandırmış. Kendisine haksızlık etmeyeyim. Kendi kurumunun kastedildiğine inanan sadece kendisi değil, üst kurumu da Konya'daki bu kurumu aradığına göre diyecek bir şey yok. Ancak beni bir kişi anladı. O da yanlış anladı diyebilirim. Hatta beni iki kişi anladı. Onlar da yanlış anladı desem daha doğru olur.

Telefon konuşmasını bitirirken "Üst kurum hakkınızda hukuki süreç başlatabilir" demeyi daha doğrusu aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi. Canı sağ olsun.

Görüşmenin ardından gazeteyi arayarak yazımı pasife alır mısınız dedim. Bu arada 11 yıldır ilk defa yazımı kendim kaldırtmış oldum.

Bu arada şunu da söyleyeyim. Yazılarımı takip edenler bilir. Çoğu yazımda ya kendi başımdan ya da başka kimsenin başından geçen anı ve anekdotlara yer veririm. Anılardan sadede gelirim. Yani yazının ana fikri, yer verdiğim anı değil. Kendi başımdan geçeni anlattığıma kefilim. Yalnız başkasının anlattığına kefil değilim. Yalan söylediğini bilsem yazımda asla yer vermem. Kimseye de yalan söylüyorsun demem. Tıpkı telefonla arayıp ödenek gelmediğini söyleyen kurum amirinin yalan söylemediği gibi. Çünkü güvenilir bulduklarımın anlattıkları yani kişilerin/erkeklerin de beyanı esastır nazarımda. Sadece kadınların değil.

Sadede gelirsem, “Sistem Besliyor” yazım; ön yargısız, niyet okumadan, savunma ve saldırıya geçmeden okunmuş olsaydı güzide kurum kötülenmediği gibi korunduğu görülecekti. Çünkü üst kurum, para çarçur olmasın, yerinde kullanılsın diye dürüstlüğüne güvendiği birine koordinatörlüğü almasını istemiş. İlgili kişi de bunu yapıp yerli yerinde kullanmış.

Hizmetlerde kullanılsın diye ödenek gönderilmiyorsa o kadar hizmet meccanen yaptırılıyorsa buna ancak şapka çıkarırım. Şunu da söyleyeyim. Yazımda yer verdiğim anekdot fî tarihine ait. Bu teknolojik çağda kurumlar kendini devamlı yeniliyor. Belki eskiden ödenek gönderiliyordu, şimdi gönderilmiyor olabilir.

Telefonla görüştüğüm kişinin iç halini ve kastını bilmem ama yazının Konya merkezli mahalli bir gazetede yayımlanmasından hareketle, Konya’daki kurumu kastettiğimi belirtmesi bana göre tamamen bir niyet okumadır. “Kişinin her duyduğunu aktarması nasıl ki günahsa niyet okumanın günahı yok mu? Lütfen, Konya’yı ve kendimizi dünyanın merkezine koymayalım. Yazının Konya ile bir alakası yok. Kendini beyan eden hiç kimseye yalan demem ama bu niyet okuma tamamen zanna dayalı. "Zannın çoğundan sakınmak gerek. Çünkü zannın bir kısmı günahtır". 

Konya ve Konya’daki kurum kastım yokken bu niyet okumayı görünce aklıma Aristo mantığı geldi. Şimdilerde bu mantık okunuyor mu bilmem ama lise üçte mantık dersinde ben de görmüştüm. Hatırlatmak için bir örnek vereyim:
“Bütün insanlar ölümlüdür/Sokrates bir insandır. O halde Sokrates ölümlüdür”.

Ne alaka demeyin. Haydi genelden özele bir akıl yürümede de biz bulunalım:

“Mahalli gazetelerde çıkan yazılar o şehre aittir.

Sistem Besliyor başlıklı yazı Konya merkezli mahalli gazete Anadolu’da Bugün’de yayımlanmıştır.

O halde Sistem Besliyor başlıklı yazı Konya’yla ilgilidir”.

Aristo mantığına benzetmeye çalıştığım bu önerme olmadı. Çünkü Aristo mantığında, doğruluğu herkes tarafından kabul edilen kesinlik varken benim önermemde ise varsayım var.

Sahi hocam! Duyduğumu aktarmam bana günah olarak yeter de zanna dayalı niyet okumanın hiç günahı yok mu? Herkesi tenzih ederim ama lütfen, parmağa değil, parmağın gösterdiği yöne bakalım.