4 Kasım 2025 Salı

Alakaya Maydanoz *

Eşiyle birlikte ülkemize gelen Almanya Başbakanı’nın arabanın bagajından aldığı valiz ve diğer eşyalarını iki eline alarak taşıdığı görüntüleri hakkında çok yazılıp çizildi.

İki ülke temsilcisinin hangi konuları konuştuğu, ne karar aldıkları, hangi konularda anlaştıkları üzerine de pek konuşulmadı. Çünkü valiz taşıma hepsinin önüne geçti.

Her konuda olduğu gibi valiz taşımada da ikiye bölündük. Mealen yazayım. Bir kesim, “Dünyanın 4. ekonomisine sahip, bütçesi 250 milyar avro fazla veren bir ülkenin başbakanındaki tevazua bakın, bir de bizimkilere. Alman kendisi taşırken, bizimkiler çalışanına taşıtır. Alman istese buraya görevli yığar” demek suretiyle iki ülkeyi kıyaslarken, diğer kesim, “Bu başbakan başka yerde kendi valizini kendi taşımamış. Sadece bizim ülkede bunu yapmış. PR çalışması yapıyor. Aklı sıra bize insanlık ve ahlak dersi veriyor. Alman Başbakan bunu yapacağına Gazze kan ağlarken İsrail’e verdiği desteğe baksın. İsrail’in yanında yer almaktansa valizimi başkasına taşıtmayı yeğlerim. Üstelik bizim ülkenin düşmanları çok. Almanya gibi değiliz. Elbette bizde koruma, görevli vs. olacak, valiz vs. şeyleri başkası taşıyacak” türünden şeyler yazılıp çiziliyor.

Ahmet Hakan Coşkun da bu kervana katılanlardan. Bakın neler yazmış neler... Bazılarını buraya alıyorum:

“Kalbi katillerden yana atan bir başbakandansa... Valizini yanındakilere taşıtan bir başbakanı tercih ederim.

Katledilen çocukları görmezden gelen bir başbakandansa... Altın varaklı koltuklarda oturan bir başbakanı tercih ederim.

Çocuk katilleriyle aynı safta yer alan bir başbakandansa... Konvoyu upuzun olan bir başbakanı tercih ederim. Çünkü insan olmak, valiz taşımaktan bin kat daha önemlidir”.

Yazısından anladığım kadarıyla Ahmet Hakan Coşkun, İsrail’e verdiği destekten dolayı Alman Başbakanı’na insanlık dersi vermiş. Gerekirse lüks içinde yaşanmasını tercih ederim ama Almanya gibi olmayı hiç istemem demiş adeta.

Herkesin görüşü kendisine elbette. Herkes olayları değerlendirirken kendi penceresinden bakar. Yalnız Ahmet Hakan’ın bu noktaya gelmesini ya da evirilmesini garipsediğimi söylemeliyim. Bir zamanların Kanal 7’sinde objektif haber veren Hakan bu noktaya gelmemeliydi dedim. Böyle yazmasında ne sakıncası var diyebiliriz. Bir defa Sayın Coşkun sapla samanı karıştırmış. PR veya rol bile olsa bir güzel bir hareketi perdelemek için başka yollara sapmış. Böyle deneceğine, “Almanya, Gazze konusunda iyi sınav vermedi ama şu valiz taşıma olayı herkese, özellikle bizimkilere örnek olmalı” denebilirdi. Çünkü kötü birinin rol bile olsa iyi hareketi, iyi birinin de kötü hareketi olabilir.

Efendim, Almanya Başbakanı kendini olduğundan farklı gösteriyor. Normalde böyle değil denebilir. Velev ki rol olsun. Hareket güzel mi, değil mi, örnek bir hareket mi, değil mi, ona bakmak gerek. Ki Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa’y yaparken hervele yapıldığını iyi bilirler. Kabe’yi ziyaret esnasında Mekkelilerin, ‘Medine’nin havası yaramamış. Müslümanlar bir deri bir kemik kalmış’ söylentisini kırmak için Hz Muhammed’in, ‘Mekkelilerin sizi göreceği şu mevkie gelince kendinizi güçlü göstermek için şöyle yürüyün’ dediğini hepimiz iyi biliyoruz. Bugün böyle bir durum olmamasına rağmen sa’y yapan müminlerin sembolik olarak hervele yaptığı yine hepimizin malumu.

Yazımı çok uzatmadan bu konuya gidecek bir fıkrayı buraya alıyorum. Bu fıkra da başta Ahmet Hakan olmak üzere gerekçe üreten, bahane bulan ve suç bastıran kişilere gelsin.

“ABD’li yetkililer Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) bir ziyaret yapar. Rus yetkililer, misafirlerine gelişmişliklerini göstermek için yaptıkları metroyu gezdirmeye karar verir. “Efendim, metromuz şu kadar saniyeden fazla gecikmez. Zamanında durağına gelir” açıklaması yapar. ABD’li yetkililer metronun gelmesini bekler. Nedense belirtilen süre içinde metro gelmez. ABD’li yetkili, “Efendim, şu kadar saniye gecikti” deyince, Rus yetkili bunun altında kalır mı? “Ama efendim, siz de ülkenizdeki Kızılderilileri öldürdünüz” deyiverir.

Fıkra, tipik bir savunma psikolojisi. Halbuki konu metronun gecikip gecikmemesi. Konuyu Kızılderililere getirmenin ne alemi var değil mi?

Hülasa, doğru bir hareketi yapan düşmanımız da olsa hakkını vermek, yanlış bir hareketi sevip saydığımız dostumuz bile yapsa buna da tepki göstermek erdemlice bir harekettir. Birilerini savunacağım diye sapla samanı karıştırmamak gerek. Çünkü gerçekleri örten, savunma psikolojisinden başka bir şey değildir. Unutmayalım ki bir hareketi tasvip etmek o kişinin her yaptığını meşru ve mubah görmek anlamına gelmez. Aynı şekilde sevdiklerimizin bir hareketini eleştirmek ondan nefret ettiğimiz anlamına gelmez. Kısaca, kişileri değil, hareketleri örnek alalım ve tasvip edelim.

*06.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

2 Kasım 2025 Pazar

Kriterimiz Var mı Bizim?

Almanya Başbakanı Türkiye'ye geldi. Görüşmelerin ardından iki lider ortak basın toplantısı yaptı. Açıklamalara yer vermeyeceğim ama Almanya Başbakanı'nın, "Türkiye'yi ABD'de görmek istiyoruz. Bunun için Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi gerekli" açıklamasına, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın, "Bizim Ankara kriterlerimiz var. Biz bu kriterlere göre hareket ediyoruz" şeklinde cevap vermesi, kulağa hoş gelse de göğsümüzü kabartsa da bana manidar geldi. Hiç inandırıcı gelmedi. 

Meğer bizim Ankara kriterlerimiz varmış, biz neymişiz de haberim yokmuş dedim içimden.

Bildiğim kadarıyla AB’ye girmek isteyen ülkelerin AB'ye kabulü için üyeliğe başvuran ülkelerin, yerine getirmesi gereken ev ödevleri var. Bir ülke bu şart ve kriterleri yerine getirdiği takdirde AB ailesine kabul edilir.

AB serüvenimiz 1960'lara kadar gitse de 1999 yılında tam üyelik için resmen aday kabul edildik. Tam üyelik müzakereleri ise 2005 yılında başlatılmıştır.

İlk yıllarda Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için çok çabaladık. Uyum yasalarını bir bir çıkardık. Hatta "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” diyerek Anayasamıza ekledik.

Kısaca biz AB'ye girmek için çok uğraştık. AB ise bizi almamak için uğraştı. Sonunda müzakereler yapılmaz oldu. Ne onlar gelin diyor ne de biz bizi alın diyoruz. Kısaca ev ödevlerimiz yarım kaldı.

AB bizden çok sonra müracaat edenleri aldı. Onlar doğru ya da yanlış veya eksik, yazıp kayda aldıkları Kopenhag kriterlerine göre yoluna devam ederken öğrendik ki bizim de Ankara kriterlerimiz varmış.

Düşünüp taşındım. Aklıma bir kriter gelmedi. Hatta arama motoruna "Ankara kriterleri" yazıp arattım. Eme yarar yazılı bir kriter önüme çıkmadı.

Biliyorsunuz kriter demek, ölçüt, kıstas demektir. Bizim olsa olsa kritersizliğimiz olur diye düşünüyorum. Çünkü ne uluslararası ilişkilerde ne ekonomide ne adalet ne yönetim vs.de oturmuş bir kriterimiz yok.

Eğer kriterden ya da Ankara kriterleri sözüyle kastedilen,

Bize özgü bir yönetim tarzı ise,

Slogan ve hamaset ise,

Günübirlik yaşamak ise,

Adalet, kişilere ayar vermek ve had bildirmek ise,

Yargıya müdahale etmek ise,

Algı oluşturmak ise,

Şok üzerine şok geçirmek ve milleti şaşırtmak ise...

Bu kriterler bizde fazlaca var.

Yalnız bildiğim kadarıyla bunlar kriter değil, kritersizliktir. Lütfen birbirimizi kandırmayalım ve gözümüzün içine baka baka dalga geçmeyelim. Çünkü dalganın sırası değil.

Ha bunlar benim gözlemlerim ve değerlendirmelerim. Eğer gerçekten kriterlerimiz varsa buna şapka çıkarır ve gurur duyarım.

İstemez miyim ülkemizde her alanda bir kültür oluşmasını.

İstemez miyim kişilere bağlı olmayan kendi kendine işleyen bir devlet sistemimizin olmasını...

Bir de madem ki bizim Ankara kriterlerimiz vardı. O halde bir zamanlar Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için niye uğraştık? Deseydik ya bizim kriterler sizin kriterlerden daha iyi deyip AB'ye tam üyelik için kapı kapı dolaşmasaydık.

Vah ki vah! Ne zaman, gerçeklerin üstünü örtmeye ve hamaset yapmaktan vazgeçip kendimizle yüzleşeceğiz?

Toplumsal Hayatta Mizah ve Hicvin Yeri

Yaşadığımız hayata bakarak sanki insanoğlu bu dünyaya sıkıntı çekmek için gelmiş sanır. Çünkü hayat ağırlıklı olarak dert, sıkıntı ve stres içinde geçiyor. O yüzden yüzü gülen, mutluluk pozları veren insanların çokluğu bizi aldatmasın. Kısaca hayat fotoğraf çekinilirken verilen poz gibi değildir.

Hayat ne kadar sıkıntı ve dert olsa da 7/24, 365 gün dert içinde yaşamak hayatı çekilmez kılar. Burada mizah ve espri devreye girer. O yüzden mizahın hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Mizaha, yemeğe lezzet veren baharat ya da tuz dense yeridir. Bir yemeği yemek yapan ve lezzet katan baharatı ve tuzudur. Yeter ki aşırıya kaçmadan kıvamında kullanılsın. Mizah da yerinde, zamanında ve kıvamında yapıldığı takdirde anlık da olsa dertleri unutturur. Yeter ki mizah anlaşılsın. Şayet mizah anlaşılmazsa, espri yapan kişiye yol, su ve elektrik olarak geriye döner. Çünkü adeta soğuk duş etkisi yapar.

Anlatmak istediğim espri, mizah, şaka, nükte adına ne dersek diyelim, esprisiz hayat olmaz, çekilmez. Çünkü hep ciddiyet ifade eden bu hayat kişileri somurtmaktan başka işe yaramaz. Tam tadında ve kıvamında taşı gediğine koyan yerli yerince yapılan espriler bir nevi hayat öpücüğüdür. Muhabbeti koyulaştırır. Kişiyi dert ve sıkıntılarından bir müddet uzak tutar. Yeter ki esprinin yapıldığı ortam ve ortam sakinleri mizaha meyilli olsun.

Het insan espri yapabilir mi? Zor. Yapmaya kalkarsa yaptığı espriden ziyade kendisi gülünç duruma düşer. O yüzden espri bir zeka işidir. Bunu herkes yapamaz. Aynı zamanda esprinin muhatapları da espriden anlayan tipler olmalı. Çünkü espriden anlamak, esprideki inceliği kavramak da bir zeka işidir. Diyorum ki espriyi zeki insanlar yapar, espriden de zeki insanlar anlar. Yalnız kastettiğim espriler zeka kokan espri olmalı. Belden aşağı yapılan esprileri kastetmiyorum. Çünkü bu tür espriyi anlamak için zekaya ihtiyaç yok.

Nükteden anlamayan sayısı bu ülkede epey çok. Adam zekidir ama düz kontak ise espriden pek anlamaz. Her söyleneni üzerine çekecek seviyede alıngan ise bu tipler de espriden pek anlamaz. Hazırında ortamı gerer. Yapılan espri sevdiklerine ince bir dokundurma ise bu espri de savunmacı tipler için ok gibi saplanır. Çünkü en incitici sözler gerçek olan sözlermiş. Bu tür hazirun da savunacağım diye esprinin içine eder. Espriden anlamayan bir başka tip de vücudu ortamda, kafası başka yerde olan dalgın ve dinlemeyen tipler. Bu tipler de dikkatini ortama vermeyince esprideki inceliği kavrayamaz.

Espri ve mizahın gerekli olduğu ve kullanıldığı yerlerden biri de Aziz Nesin'e atfedilen "İzahı olmayan şeyin mizahı olur" sözünde ifade edildiği gibi "Aklın ve mantığın kabul etmediği şeylere karşı verilebilecek en makul tepki olmasıdır. Espriyle birlikte tiye almada kullanılır. Bu yönüyle iyi ki hayatta mizaha yer var. En azından insanlar hoşnut olmadığı durumları kuş dili diyebileceğimiz mizahla ifade eder.

Hiciv ve ironi mizahın bir türü müdür bilmem ama öyle zannediyorum, mizahın içinde yeri var diye düşünüyorum.

Yazılarımda sıkça mizah, hiciv ve ironiye yer veririm. Çünkü yaşadığımız hayatta izahı mümkün olmayan şeyler çokça cereyan etmekte Ben de bunlara dokundurma için hicvi sıkça kullanıyorum. Yazılarımı takip eden çoğu okuyucu da bu hakkı teslim eder. Mizahi yönüm dolayısıyla teşbihte hata olmasın, kimi yaşayan Nasrettin Hoca'ya benzetir. İroni içerikli yazılarımdan dolayı kimi de hicvin üstadı Nef'i'ye benzetir. Bu benzetmeler gururumu okşasa da Nasrettin Hoca'nın da Nef'i'nin de eline su dökemem.

Bu yazıyı ele almamdaki sebep son günler ve aylarda yazdığım baştan sona hiciv içerikli çoğu yazılarım okuyucularım tarafından pek anlaşılamadı. Kendi başımdan geçmiş gibi anlattığım bazı hususlar sanki başkasını değil de beni anlatıyor şeklinde anlaşıldı. Sosyal medyada paylaştığım yazıların altına yapılan yorumlardan anlıyorum bunu. Sonunda yazım yüksek ironi içermektedir notu düşmek zorunda kalıyorum.

Eskiden leb demeden leblebiyi anlayan okuyucularıma ne oldu? Onlar mı nazara geldi yoksa ben mi? Acaba ben hiciv ve ironi yapmayı mı unuttum? Dikkat çekmesin, tepki görmeyeyim diye çok mu kapalı yazmaya başladım? Okuyucularım da benim gibi gündemi pek takip etmez mi oldu? Gündem takip edilmezse ironi içerikli yazılarım pek anlaşılamaz. Zaman zaman aynı durumu ben de yaşıyor, ironi ya da mizaha Fransız kalabiliyorum. Yoksa ciddi ciddi cevap vererek okuyucularım tecahülüarif sanatını mı icra ediyorlar? Umarım böyledir. Ya da sıkıntı ve dertler o kadar arttı da bünyeleri hicvi kaldırmaz mı oldu?

Neyse ne? Yalnız bu meselenin bir vuzuha kavuşmasında kendi adıma fayda mülahaza ediyorum. Umarım yorum yazan okuyucularım beni bu konuda çok merakta bırakmaz.

Sahi, sorun sizde mi, bende mi ya da başkasında mı?