25 Ekim 2025 Cumartesi

Tasarruf Tedbirlerini Uygulamada Çelişki

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e ait yurdun değişik okullarında çekilmiş kısa videolar önüme düştüğünü, videolara dair izlenimimin hem Bakan'ın hem de öğrencilerin doğal olduğu, görüşmelerin sıcak bir atmosferde gerçekleştiğini https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/10/okul-ziyaretlerinden-dogal-goruntuler.html bu yazımda değinmiştim. 

Bu yazımda ise doğal olmayan bir video görüntüsüne yer verip bu konuda ilave değerlendirmede bulunmak istiyorum. 

Şöyle ki: Bir lise ziyaretinde Sayın Bakan'ın, "Benden istediğiniz bir şey var mı?" sorusuna, bir kız öğrencinin, "Fizik, kimya, biyoloji (FKB) labarotuvarı istiyoruz" talebine, Bakan'ın öğrencinin numarasını alarak "İki ay sonra seninle görüntülü görüşeceğiz. Labarotuvarların yapılıp yapılmadığını göreceğiz" demesi, daha önce öğretmen tarafından bu talebin ayarlandığına bir örnek. Çünkü bunu istese istese FKB öğretmenleri ister. Bakan'ın el koymasıyla o okula bu laboratuvarlar yapılır. Ama büyük ihtimalle bu laboratuvarlar atıl durumda kalacak. Çok kullanılmayacak. Çünkü süreç odaklı değil de sınav odaklı bir eğitim sisteminde bu tür laboratuvarlara pek ihtiyaç yok. Belki senede bir iki defa soğan zarını mikroskoptan görmek için laboratuvara girilir. Hepsi bu. 

Bakan'ın aynı sınıfta başka istediğiniz var mı sorusuna, bir öğrencinin voleybol sahası isteği bana ayarlanmış bir istek gelmedi. "Buraya tribünü de olan bir spor salonunu da vali yapsın" dedi. 

Burada bu iki isteğin neyi var? Olan ve yapılan şeyin zararı olmaz denilebilir. Böyle bir soruya önce eyvallah, yapılan şeyin zararı olmaz diyeyim. 

Ancak, bir laboratuvar kolaylıkla kurulmaz. Yüksek maliyet ister. İçinin donatım, masa ve sandalyesi hakeza. 

Spor salonu da öyle. 

Yalnız laboratuvar ve spor salonu sadece Bakan'ın ziyareti ya da birilerinin aracılığıyla yapılmamalı. Madem ihtiyaç ise her okula yapılmalı. Her öğrenci bu imkanlardan yararlanmalı. Özellikle spor salonu öğrenciler için olmazsa olmaz. 

Her okulumuzda laboratuvar ve spor salonunun olmadığı da bir gerçek. 

Bir diğer husus, malumunuz, enflasyonla mücadele için hükümet tasarruf üzerine tasarruf yapıyor. Birçok yatırım bu tasarruf tedbirlerine takıldı. Olması gereken de bu. Yalnız bu tasarruf herkesi ve her yeri bağlamalı. 

Ne demek istediğimi örnekle açıklayayım. Malumunuz okullarımız, hazır malzeme ve materyal diyebileceğimiz, dünyayı sınıfa getiren etkileşimli tahtalarla donatıldı. Büyük masraf ve meşakkat olan bu projeyi devlet yıllar yılı masraftan kaçınmadan uyguladı. 

İki okul tanırım. Her iki okulun da etkileşimli tahtaları diğer okullara oranla geç takıldı. Yalnız bir tanesinde İnternet yok. Diğerinde ise etkileşimli tahtaların prizi yapılmadı. İki senedir, sınıfların akıllı tahtası var ama prizi ve İnterneti yok. Niye yok derseniz, tasarruf tedbirlerine takılmış. Yani devlet bir okula yüklü miktarda para harcayarak akıllı tahtayı döşüyor ama iş prize gelince tasarruf genelgesi gereği priz ve kablo döşenmiyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bir kişi masraftan kaçınmadan güzel bir ev yapıyor. Ama evin prizini taktırmıyor. Bildiğim iki okul da bu durumda. 

Devlet dese ki bu iki okula. "Biz akıllı tahtayı yaptık. Kablo ve prizi kaldı. Bunu da siz yerel imkanlarla yapın, dese bu iki okul da kablo, priz işini şu ana kadar kaç defa yapmış olurdu. 

Peki, akıllı tahtası olan bu iki okuldan biri ne yapıyor? Öğretmenler tahtayı kullanıyor. Nasıl derseniz? Kapının yanındaki prize uzanacak şekilde 5-6 metrelik seyyar üçlü yaptılar. Derse giden öğretmen bu üçlülerden birini alıp sınıfa gidiyor. Kabloyu yere seriyor. Prize takıp tahtayı açıyor. Ders bitimi getirdiği üçlüyü toplayarak öğretmenler odasına götürüyor. Ardından soluğu lavaboya gitmede buluyor. Çünkü yere konmuş kabloyu toplarken eller simsiyah oluyor. 

Kablo ve priz tasarruf tedbirlerine takıladursun. Tanıdığım bu okul bu sene bir yeniliğe daha imza attı. Çünkü öğretmenin sınıftan sınıfa kablo taşıma işi olmayacaktı. Bir de aradığın her zaman bu tür üçlü bulmak da mümkün değildi. Okul bu çözümü akıllı tahtanın altına bir makara yapmada buldu. Gelen öğretmen akıllı tahtayı kullanacaksa makaradan kabloyu çıkarıp kapının yanındaki prize kadar kabloyu uzatıyor. Ders bitimi kabloyu toplayarak makaraya sardırıyor. Bunun bir yıl öncesinden farkı, öğretmen sınıftan sınıfa kablo taşımıyor. İnternet mi? Yine yok. 

Bu okula ait bu anekdotu anlatmamın sebebi, aynı tasarruf tedbirlerinin uygulandığı, çoğu yatırımların durduğu bir dönemde, Bakan bir okulda FKB laboratuvarı ve spor salonu yapma sözü verirken bu okul ise tasarruf tedbirlerine takılarak taşıma su ile akıllı tahtayı işler hale getirmeye çalışıyor. 

İsterim ki Milli Eğitim Bakanı Sayın Tekin, bu seyyar kablo ile akıllı tahtayı çalıştıran bu okulu da ziyaret etsin. Kendi gözüyle görsün. Bunlar da ne desin. Hemen bir emirle bu okul standartlara uygun kablo, priz ve İnternete kavuşsun. 

Okul Ziyaretlerinden Doğal Görüntüler

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e ait yurdun değişik okullarında çekilmiş kısa videolar önüme düştü.

Belli ki Bakan dolaşıyor. Gittiği yerlerde mutlaka okul ziyaretleri yapıyor. Çoğu okullarda bayrak ve çiçekle karşılama görüntüleri, ziyaretlerin çat kapı olmadığını gösteriyor. Bazı karelerde açılış yaptığı da görülüyor.

Sayın Bakan’ın sınıf ziyaretleri, öğrencilerle hasbihali görülmeye değer. Çünkü hem öğrencileri hem de Sayın Tekin’i, diyaloglarında doğal gördüm. İşin içinde rol yoksa, doğallık varsa bu tür diyalog ve görüşmelere şapka çıkarırım.

Önüme düşen videolardan edindiğim izlenim, Bakan’ı kırk yıllık okullu gibi gördüm. Öğrencileri de akşam sabah Bakan’la oturup kalkan kişiler gibi gördüm.

Bu arada öğrencilerdeki özgüven görülmeye değer.

Bir öğrencinin “Evde ders, okulda ders. Bıktık” demesi güldürürken düşündüren türden. Öyle ya ders ders. Nereye kadar. Gerçi öğrencinin bu bıkkınlığına sınıf katılmadı.

Bir başka öğrenci, “Beni tanıdın mı” diyor Bakan’a. “Çıkaramadım. Nereden tanımam lazım” diyor Bakan. “Konferansta karşılaştık diyor” öğrenci. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Şu var ki konferansta karşılaştığı öğrenciyi tanıyamaması Bakan için eksi puan. Öyle ya Bakan da olsa insan konferansta karşılaştığı öğrenciyi tanımaz mı?

Tekin’in ziyaret ettiği sınıflardan biri de Bakan’la mektup yazan ya da MEBİM (Milli Eğitim Bakanlığı İletişim Merkezi) aracılığıyla, Bakan’dan sınıfını ziyaret etmesi isteği. Bakan bu kız çocuğunun sınıfını da ziyaret ediyor. “Beni davet eden şu isimli öğrenci kimdi” diyor. Kız, “Benim” dedi. “İşte geldim. Var mı isteğin” dedi. Kız, “Üniversiteye hazırlanmak için Bakanlığın hazırladığı soruları dijital ortamda çözmek yerine yazarak çözmek istiyoruz. Böyle daha iyi öğreniriz” dedi. “Okul çıktısını alıp size versin” deyip isteği sıcağı sıcağına giderdi Bakan.

Bir başka öğrenci Bakan’a mektup yazmış. Kızın mektubuyla geldi sınıfa Bakan. Kız mektubunu almak istedi. Bakan, “Hatıra olarak bu bende kalacak” deyip mektubu geri vermedi.

Bir başka öğrencinin, “Sınavlar test olsa” isteğine, Bakan, “Atacaksın değil mi? Böyle daha iyi” diyerek her isteğe de evet demedi.

Bakan’a ait okul ziyaretlerinden birine bakınca, arka arkaya Bakan’la ilgili videolar gelmeye devam ediyor. Her birini buraya almam mümkün değil. Yalnız şu var ki her bir çekim kısa kısa mesajlar içeriyor.

Verilmek istenen mesajlar önemli olmakla beraber çekimlerde rötuşun olmaması imajı benim için daha dikkate değer.

Videolardaki pozitif görüntüsüyle Bakan’ın, öğrencilere önem ve değer atfettiği gözlerden kaçmıyor. Gelen mektupları bile göz ardı etmiyor.

Yine Bakan’ın her öğretmenler gününde her öğretmenin ismine hitaben, kaç yerde toplam kaç yıl çalıştığına dair kişiye özel bilginin ardından öğretmenler gününü kutlaması da hanesine artı yazan yönü.

Bir videoda istekte bulunan bir öğrencinin öğretmeni ya da idarecisi tarafından ayarlanmış imajı gözümden kaçmadı. Bu konuya eleştirel yaklaşarak değerlendireceğim. Sayfam bitti. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.

Ateş Pahası

Her zaman gittiğim süt ve süt ürünleri satan markete gittim. Kaymak, süt ve peynir alacağım.

Her zaman aldığım inek tulumunun fiyatına baktım. 450 lira yazıyordu. Görevliye, bunun fiyatı 345 TL değil miydi dedim. "Evet, öyleydi. Müthiş zam geldi" dedi. Vay anasına. Daha iki, üç hafta öncesi almıştım. Gerçekten ne kadar da yüksek gelmiş zam dedim.

Bir de aldığım diğer peynir türüne baktım. Ona da zam gelmiş ama inek tulumuna gelen kadar değildi. Görevliye de buna zam makul gelmiş dedim. Görevli, "İnek tulumu masraflı ve meşakkatli. Bu peynire de gelen zam normal değil" dedi.

Kaymak nerelerde. En son aldığımda 230 idi. Bir de ona bakayım diyerek kaymağa yöneldim. Kaymak da 310 lira olmuş. Yine vay anasına dedim.

Bu kaymak ne olmuş böyle? Ne zaman bu fiyata yükseldi dedim. "Haftalık on on geliyor. Kaymak da bulamıyoruz üstelik" dedi. Kaymak bulamadığınız için mi bu fiyatlar bu kadar yüksek? Piyasaya kaymak sürülürse düşer mi dedim. "Düşmez abi. Daha da yükselir" dedi. Ben de hiç bozuntuya vermeden, desene: abi, hangi ülkede yaşıyorsun? Bu ülkede fiyatlar yükselir, düşmez dedim. Güldü.

Fiyatlar böyle astronomik olduğuna, daha önceki fiyatların yerlerinde yeller estiğine göre süt fiyatlarına epey zam gelmiş olmalı diyerek kasadaki görevliye, süt kaç lira dedim. "30 lira" dedi. Bu fiyat aynı fiyattı. Süt ne zamandır bu fiyatta. Hele şükür, yerinde sayan bir fiyat buldum dedim. Yalnız bir anormallik var. Süt fiyatlarında da artış olsaydı, kaymak ve peynire de zam gelmesi normaldi. Ama süt yerinde sayıyor olmasına rağmen sütten yapılmış mamuller havada uçuşuyor.

Elim mahkum. Mecburen aldım. Üstelik 450 liralık inek tulumunu bırakıp kilosu 600 olan koyun-keçi karışımı bir peynir aldım. Oldu olacak, atın ölümü arpadan olsun. Koyun keçi karışımı peyniri yiyince, koyun gibi uysal ya da keçi gibi inatçı olmak da var bu işin içinde.

Ödemeyi yapıp çıktım. Ama kaymak ve peynirdeki bu yükseliş aklımdan çıkmadı. Yol boyunca düşündüm durdum. Zaman zamanda düşüncemi zihnimden geçirerek kendi kendime konuştum. Felaket tellallığı yapma niyetim yok ama ne oluyoruz böyle. İkinci gelişimde fiyatların bu derece uçması hiç normal değil. Ashabı Kehf bizim bu yaşadığımız şaşkınlığı yaşamamıştır. Adamlar, kralın korkusundan sığındıkları mağarada üç yüz küsur yıl uyumuşlar. Uyanıp ne kadar uyuduk diye birbirlerine sormuşlar. Ya bir ya da yarım gün demişler. İçlerinden bir tanesini alavere için göndermişler. Daha önce görüp bildikleri şehrin tepeden tırnağa değiştiğini, ellerindeki paralarının bile geçmediğini öğrenince, öyle zannediyorum, şok üzerine şok yaşamış olmalılar. Ya yarım ya da bir günde her şey bu kadar değişir miydi? Bu şaşkınlık ve şokun ardından fazla yaşamazlar. Vefat ederler.

Biz de market ve piyasadaki fiyatları görünce şok üzerine şok yaşıyoruz. Ashabı Kehf'ten farkımız, herhalde şoklara karşı vücudumuzun dayanıklı olması, onlar gibi uzun süre uykuya dalamayışımız. Onlar bir defa işkence çekip vefat etmişler, biz her gün her ay her yıl çekiyoruz bunu. Paramız tedavülde ama ha varlığı ha yokluğu.

Güya faizler iniyor, enflasyon düşüyor. Nedense bir türlü hayat pahalılığının önüne geçilemiyor.

Hasılı, hep tüketiciye bindiren bu serbest piyasayı ben hiç anlamadım. Belki de ekonomist olmadığımdandır.

Bu yazdıklarımdan amma da ajite ettin, ağladın anlaşılmasın. Gel senin kaymak ve peynirin benden demeyin. Ki derseniz, hayır demem. Bir telefon kadar yakınım size.

Şunu da söyleyeyim. Piyasa ne kadar yükselirse de alım gücüm var. Muhtaçlığım yok. Şu var ki ederi bu olmayan anormal yükseliş zoruma gidiyor.

Allah alım gücü olmayan, fakir-fukara ve ihtiyaç sahibinin yardımcısı olsun.