23 Mart 2025 Pazar

Bu Ülke İnsanının Dramatik Hikayesi

"Eskiden İstanbul’da Eminönü - Karaköy arasında yolcu taşıyan kayıkçılar, müşteri beklerken kendi aralarında kavgaya tutuşurmuş.

Durup dururken çıkan kavgada sesler yükselir, kürekler havaya kalkar, sağa sola savrulurmuş.

Kavga çıkınca, etraflarında toplanan halktan bazılarının kafasına kürekler iner, ama kürekler ne hikmet ise kavga eden kürekçilerin hiçbirinin başına değmezmiş.

Bu kavga daha sonra denizden karaya taşınmış ve yankesiciler, cami önünde kayıkçı kavgası benzeri düzmece kavgalar ile halkı çevrelerine toplayıp soymayı adet edinmiş". (Oğuz Örnek, Habertürk)

Kayıkçı kavgasının hikayesi bu. Bu hikaye aslında bu ülke insanının hikayesi.

Bir nevi "Filler tepişir, çimenler ezilir" misali. Öyle ya fillere ne olsun. Altta kalanların canı çıksın.

Kavgada dayağı aracılar yer misali bizim insanımız vatandaş Rıza'dır. Onlar ortamı gererek taraftar bulmaya ve güç olmaya çalışır. Vatandaş Rıza da buna teşne olduğu için hemen saf tutar. Ölümüne tarafını savunur. Sonuç, kaybeden yine vatandaş Rıza olur.

İster siyasi ister dini ister ekonomi olsun, belli bir gücü temsil eden tarafların, aralarında yaptıkları rekabet, kavga, atışma ve sataşma bir nevi kayıkçı kavgasıdır. Bunlar kavgayı başlatır. Ama kendilerinin burnu bile kanamaz. Fatura, tıpkı kayıkçı kavgasında olduğu gibi kayıkçılara çıkmaz, halka çıkar. Devalüasyon, enflasyon, hayat pahalılığı olarak ceremesini hep halk çeker.

Geçmişten günümüze bu ülkede belli güç mahfilleri tarafından yapılan veya başlatılan tüm kavgaların kaybedeni hep halk olmuştur.

Belli köşe başlarını tutanları umut olarak gördüğü müddetçe halk yine kaybetmeye devam edecektir.

Bunun yani kayıkçı kavgasına teşnelik bizde olduğu müddetçe vatandaşın kaybetmemesi için hiçbir sebep yok.

Bunun için birilerinin illa yolcu taşıyan kayıkçı olması gerekmiyor. Baksanıza, bakmışlar ki bu işte ekmek var. Denizdeki kavgayı karaya yani cami önlerine taşıyarak toplanan halkı bir güzel soymuşlar.

Yine soyulmaya devam ediyoruz. Üstelik ne tekne var orta yerde ne de cami önündeyiz.

Birileri aralarındaki kavgayı adalete taşıyor. Eldeki deliller ve iddialara göre savcılar harekete geçiyor. Gözaltı yapılıyor. Bir bakmışsın borsa çökmüş, döviz fırlamış. Dövizin ateşini söndürmek için Merkez Bankası bir yıldır yüksek faiz yoluyla biriktirdiği MB rezervinden 26 milyar doları üç gün içinde satıvermiş. On yıllık devlet tahvil faizleri tüm zamanların rekorunu kırmış. Üstelik MB bu süreçte faizleri de yükseltmek suretiyle bu tablo ortaya çıktı.

Satılan 26 milyar doları vatandaş Rıza mı aldı? Keşke öyle olsa. Ticari sır olduğu için bu dövizi satın alanlar da öğrenilemeyecek. Öyle zannediyorum, kayıkçı kavgasının tarafları satın aldı. Çünkü operasyon olacağını ancak onlar bilir. Vatandaş nereden bilsin. Hoş, bilse ne olur. O kadar döviz için para nerede ayrıca.

Bu ağır tablo daha halka yansımadı. Ama girdilere yansıdıkça bize yani vatandaş Rıza’ya zam olarak yansıyacak. Enflasyon hedefi tutmayacak, enflasyon azacak. Yeni rezerv için vergi artırımı ve yeni vergiler demektir.

Esas yakıcı ve yıkıcı tabloyu şayet bir tutuklama olursa o zaman göreceğiz. 

Halkın yararını ve ülke menfaatini düşünmeyenlerin, aralarında yaptığı kayıkçı kavgasının ceremesini hep vatandaş Rıza çekecek. Tuzu kuru beyaz yakalılara bir şey olmayacak. Çünkü onlar krizlerden beslenir. Beyaz Türkler şu ya da bu şekilde bize hayatı zindan etmeye, anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirmeye devam edecek. Kısaca “Alavere, dalavere, Kürt Memet nöbete” meselesi bu. Yani soyulduk bir kere daha.

Durum bu iken vatandaş Rıza olarak hala bu kayıkçı kavgasına teşne olmaya devam edecek miyiz? Unutmayalım ki bizdeki bu teşnelik onlara ekmek yediriyor bu ülkede. Yüz verilmezse ya çeker giderler ya da adam olurlar.

22 Mart 2025 Cumartesi

FETÖ Ne Zaman Öğretmenimiz Oldu?

İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik başlatılan yolsuzluk ve terör davası, Adalet Bakanlığına bir ara hakim olan hakim ve savcıların yürüttüğü 17-25 Aralık ve Ergenekon soruşturmalarını aklıma getirdi:

Zanlıların sabaha yakın evlerinden alınması,

Zanlılar daha ne ile suçlandığını bilmeden basının bir kesiminde iddiaların yayımlanması,

Tapelerin ortaya saçılması,

Zanlıların ifadelerinin basında yazılıp çizilmesi,

Gizli sanıktan bahsedilmesi gibi durumlar 17-25 Aralık ve Ergenekon sürecinde başta Zaman ve Taraf gazetelerinde çarşaf çarşaf yayımlandı. Bu gazeteler zanlıların hedef gösterdi. Arkasından yeni tutuklamalar geldi. Daha iddianame hazırlanmadan ve mahkeme safhası başlamadan kişiler suçlu ilan edildi.

Hem Ergenekon hem 17-25 Aralık sürecinde adaletimiz iyi bir sınav vermedi. Çünkü davanın gizliliğine riayet edilmedi. Kişiler itibar suikastına maruz bırakıldı. Halbuki iddianame hazırlandıktan sonra basının bir şey söylemeye hakkı vardı. Öncesinde gizliliğe riayet şart idi.

Son İstanbul operasyonunda da aynı durum söz konusu.

Diyelim ki 17-25 ve Ergenekon sürecinde Adalet Bakanlığına FETÖ'cü yargı hakimdi. Onlar bunu yaptılar.

Bildiğim kadarıyla FETÖ'cü yargı kalmadı. Çünkü o hakim ve savcılar görevden el çektirildi.

Şimdi sıfır km hakim ve savcılarımız var. Yani FETÖ'yle bağı olmayan bir adalet sistemimiz var.

Aynı ifade tutanakları da şimdi yayımlanmaya devam ettiğine göre yani gizliliğe riayet edilmediğine göre görünen o ki biz yargılamadaki usul, yol ve yordamı FETÖ'cü yargıdan öğrenmişiz. Onlardan öğrendiğimizi bugün biz uygulamaya koyuyoruz.

Burada ne alakası var demeyelim. İçeriden bilgi sızmazsa hiçbir ifade basında yer almaz. Belli ki içeriden bilgi sızdırılıyor.

Yakışıyor mu bu bize? Ne ara biz FETÖ'cü yargıyı kendimize örnek alır olduk? Ne ara nefret ettiğimiz bu FETÖ'cü hakim ve savcıları öğretmenimiz kabul ettik?

Unutmayalım ki o kadar vaveylanın ardından Ergenekon diye bir örgüt yok kararı verdi mahkeme. Kumpasa getirilmişiz dendi.

17-25 Aralık yolsuzluk davasından bildiğim kadarıyla ceza alan olmadı. Suçlanan dört bakan Yüce Divan’a gönderilmedi.

Hem Ergenekon hem de 17-25 davası kapandı gitti. Ceza alanlar, yeniden yargılanarak temize çıktı.

Bence bu iki dava bize, yargımıza örnek olmalıydı. Çünkü o zamanki yargı bu konuda iyi sınav vermedi.

Yolsuzluk varsa gizliliğe riayet edilerek yürütülmeli. Aksi karar verilmediği müddetçe Zanlılar suçlu ilan edilip itibar suikastına maruz bırakılmamalı.

Adaleti verdiği karar ucu nereye, kime dayanırsa dayansın hepimizi tatmin etmeli, karara herkes saygı duymalı, kestiği parmak kimseyi acıtmamalı. Bu davanın siyasi bir dava olduğu algısına kamuoyu kapılmamalı. Herkes yargıya güvenmeli. Başka da bir yolumuz yok.

Vatandaş olarak da kutuplaşmaya ne kadar teşneyiz. Bir taraf yolsuzluk var derken diğer kesim bu bir siyasi dava diyor. Adaletin görevi, kamuoyunda oluşan bu algıyı yok etmek olmalı. “Bizim siyasi yargılamamız yoktur” demeli. Bağımsızlığına halel getirmemeli.

Ne olur tuzu kokutmayalım. Çünkü tuz kokarsa yandık demektir.

Yine de tüm eksikliğimize rağmen Yüce Türk adaletine güvenmek istiyorum.

Bir Garip Ülke

Bir İstanbul operasyonu TL'yi bir günde pul etti, altın uçtu, borsa çöktü.

Merkez Bankası yüksek olan politika faizini tekrar yükseltmek zorunda kaldı.

TL'nin daha da pul olmaması için Merkez Bankası bir günde yüklü miktarda döviz satmak zorunda kaldı.

Herkes de dövizin bu fırlamasının bugünkü yerinde durmayacağı endişesini taşıyor.

Görünen o ki iki yıldır sabit tutulan döviz yerinde durmayacak. Daha da fakirleşeceğiz. MB'nin yıl sonu enflasyon oranı da tutmayacak.

Bu demektir ki yıllardır cebelleştiğimiz enflasyon yine başımızı ağrıtmaya devam edecek.

Bu durumda şunu sormak lazım.

Bir ülkede yolsuzluk ve terör soruşturması açıldı diye borsa niye çöker, altın niye fırlar, TL niye pul olur?

Halbuki adalet bir şeye el koymuşsa, akan sular durmalıydı. Çünkü son sözü adalet söyleyecekti.

Adalet el koymuşsa ülke yolsuzluktan temizlenecek diye piyasa rahatlaması gerekirdi. Hatta borsayı coşturarak olumlu tepki vermeliydi. Döviz ve altında kıpırdanma olmamalıydı. MB ne döviz satacaktı ne de faizi yükseltecekti.

Bir soruşturma ile halk birçok şehirde meydana inmişse, borsa komaya girmişse, dövizin ateşi sönmemişse bu demektir ki piyasa adalete güvenmiyor. Adaletin siyasi karar vereceğini düşünüyor. Kısaca adaletin adalet dağıtmayacağına inanıyor.

Burada düşünmemek elde değil. Bir yolsuzluk ve terör operasyonunda ülkenin ekonomisi ve mali durumu böyle felç olur muydu? Ekonomik sistemimiz bu kadar bozuk mu?

Böyle bir ekonomimiz varken, adalete önemli bir kesimin inanmadığı bu ortamda ne diye operasyona kalkıyoruz?

En ufak bir operasyonda enflasyonla mücadele felç olacaksa, Merkez Bankası rezervlerini eksiden kurtarmak ve güçlendirmek için biz bir yıldır niye yüksek faiz uyguladık? Yüksek faizle elde edilen rezerv bir günde böyle heba mı olmalıydı? O zaman ne anladık biz bu işten?

Şimdi bu faturanın ceremesini her zaman olduğu gibi yine halk çekecek. Utanılası enflasyon ve faiz oranı ile yine yaşamaya devam edecek. Az sayıdaki faizden ekmek yiyenler paralarını faize yatırarak paradan para kazanmaya devam edecek. Halk daha da fakirleşecek.

Filler tepinecek, ceremesini çimenler ezilmek suretiyle çekecek.

Ne yapıp ne edip siyasi iradelerin rakiplerine had bildirme aracı olarak kullanmasından yargıyı kurtarmak lazım. Tuzu kokutmamak gerek. Senin, benim adaleti olmaz. Adalet herkesin olur. Herkes adalete güvenmeli. Son sözü ona bırakmalı.

Maalesef kaç gündür devam eden ifade alma ortamındaki sokağa inmeler adalete güvenin olmadığının bir göstergesi.

Yazık bu ülkeye.

Kimsenin bu ülkeye bunu yaşatmaya hakkı yoktur.

Ne zamanki adalet, önündeki mevzuata göre hükmünü verir. Herkes sonuca razı olur. Bu ülke düze çıkar. Yoksa garip ülke olmaya devam ederiz.