20 Ekim 2024 Pazar

Kamu Malı Duyarlılığı *

Bir lisede çalışırken okulun yeni binaya ihtiyacı vardı. Görüşmeler sonucu yeni bina yapımına karar verildi.

Okulun nereye yapılacağı bir süre muamma oldu. Çünkü hayırsever, anne ve babasının adı verilmek şartıyla 9 vereseli 5104 metrekare bir arsa bağışlamış. Milli Eğitim Bakanlığı da 10 bin metre karenin altında bir arsa şartı koşunca, dönemin belediye başkanının on bin metrekare hazine arazisini okul yeri olarak verdi. Hem arsa hem de arsaya yapılan zemin artı üç katlı bina devlet tarafından yapıldı. Zamanın parasıyla devlet bu okula 2.2 trilyon para harcadı. Hayırseverin vereseli arsası belediyeye geçti. Okula da hayırseverin anne ve babasının adı ve ailenin soyadı verildi. Okulun kısa ismi, işin içine hayırsever girince uzadı. İşin içine hayırseverin girdiği birçok okulun ismi maalesef bu şekilde uzun isme dönüştü.

Okula çivi çakmayan ama okulu ben yaptırdım diye havalara giren hayırseverin hakkını yemeyelim. Tabela yönetmeliğine uymasa da okula boydan boya yeni tabela yaptırdı. Okulun yanından gelip geçen yeni binayı görünce hayırsevere dua etmeden geçip gitmedi. 

Bir gün ilden aradılar. Okula ismi verilen hayırsever bilgilerini gönderin diye. Hayırseveri aradım. E posta adresi göndereyim. Formda istenen bilgileri doldurup gönderebilir misin dedim. Ben tek hayırsever değilim. Dokuz kişiyiz dedi. Hepsine gerek yok. Muhatap olan kişi olarak sizin bilgileriniz yeterli dedim. Olurdu olmazdı, diğerlerinin bilgileri de lazım dedi durdu. Sonunda güç bela ikna edebilmiştim.

Okul isimlerinin her birinin ayrı ayrı hikayesi var. Uzatmayayım.

Yeni binaya taşındıktan birkaç ay sonra okula gelen elektrik faturasını çok tuzlu gördüm. Elektrik, su, telefon faturalarını devlet ödese de bir önceki aya göre ne harcamışız diye kontrolünü yapardım. 

Önceki aylarda elektrik faturası 150-200 lira gelirken 800 küsur liralık faturayı görünce hizmetliyi çağırdım. Ağabey, kaloriferler yansa pompa çalışıyor, sarfiyat arttı diyeceğim. Daha kaloriferleri de yakmadığımıza göre faturadaki bu anormal artış ne böyle? Gece ışıklar yanık mı kalıyor yoksa dedim. Hocam, tüm ışıklar sabaha kadar yansa, bu kadar fatura gelmez. O zaman ne dedim. Şu tabelanın ışığı akşam hava karardığında otomatik yanıyor, sabah hava aydınlanıncaya kadar yanık duruyor dedi. Bir tabela faturayı bu kadar artırır mı dedim. Artırır hocam. Çünkü projektör vasıtasıyla tabela aydınlanıyor dedi. Sen bu projektörü devre dışı bırakabilir misin dedim. Evet dedi. O zaman kapatalım dedim. Ama bir şey derlerse, özellikle belediye ve hayırsever dedi. Kim ne diyecekse bana gelip desin. Bundan sonra o tabelanın ışığı gece yanmayacak dedim.

Tabelayı ve okulun ismini uzaktan gösteren projektörü devre dışı bıraktıktan sonra diğer ay gelen yeni faturaya baktım. Fatura normale dönmüştü. 

Ne hayırsever de ne de hayırseverin en büyük destekçisi belediye başkanından, tabelanın ışığını niçin söndürdün diye bir eleştiri gelmedi. O yılın sonunda o okuldan ayrıldım. İnşallah uzaktan görünsün diye kapattırdığım projektör benden sonra açılmamıştır. 

Yukarıda dediğim gibi okula gelen faturaların ödemesini ben yapmıyordum. Hepsi gelen ödenek vasıtasıyla ödeniyordu. O tabela sabaha kadar yansaydı, yüksek fatura gelseydi kimse bana bu fatura niçin böyle yüksek geliyor demezdi. Aksi yani düşük geldiği zaman da kimse nasıl bu kadar düşük geliyor demezdi. 

Ben de nasılsa ödemeyi devlet yapıyor deyip umursamayabilirdim. Hatta fatura miktarından bile haberim olmayabilirdi. 

Niye sorulsun ki? Ne de olsa burası devletin kurumu. Para da devlet tarafından ödendiği için çoğumuzun umurunda değildir gelen fatura. 

Aynı yüksek fatura evimize veya işyerimize gelse, faturayı düşürmek için her yolu deneriz. Aynı yüksek fatura evimize geldiği zaman nasıl tedbir alıyorsak, devlette de aynı duyarlılığı göstermek zorundayız. Çünkü devletin ödediği her kuruş bizim cebimizden çıkıyor.

Yenidoğan çetesi ortaya çıkarılınca, 2008-2009 yıllarında başıma gelen bu anekdot aklıma geldi. Küçük bir okulda takibini yaptığım ve tedbirini alıp sarfiyatı düşürdüğüm bu yüksek elektrik faturasındaki duyarlılığın, amme adına iş yapan her kurumda olmasını çok arzu ederdim. Bu duyarlılıkta olanların olduğunu biliyorum ama bu çetede olduğu gibi devletten daha fazla para kotarmak için bebek ölümü dahil her yolu deneyen bu çeteyi görmeyen, tedbir almayan, denetlemeyen kurumların bu meselede payı büyük maalesef.

Gözünü para hırsı bürümüş birileri, onca bebeği kuvöz ihtiyacını gerekçe göstererek 112 vasıtasıyla özel hastanelere yönlendirirken, kuvözde kalan onca çocuk SGK’ye fatura edilirken, bu kadar bebek ölürken, ilgili kurumların hiçbiri ne oluyor da mı demedi de bu çeteden, vatandaşın şikayeti üzerine devlet haberdar oldu. Vah yazık...

Hırsızın hiç mi suçu yok demeyin. Hırsıza kilit dayanmaz. Açık kapı, boşluk ve zaaf bulursa girer içeriye. Çete de böyle. 

Bu Yenidoğan çetesinde çetenin üzerine gidilsin ve çökertilsin. İlgililere, hapis ve mal varlıklarına el koyma dahil her ceza verilsin. Ucu kime giderse kimseye acınmasın. Bununla yetinilmesin. Bizim bu Yenidoğan ünitesinin cirosu nasıl böyle arttı demeyen özel hastane yönetimlerine, özel hastaneye yüklü ödeme yapan SGK sorumlusuna ve il sağlık müdürlüğünün ilgili birimine de ihmalden hesap sorulmalı. Sağlık Bakanlığı da işleyişteki mevzuat açıklarını giderecek mevzuat değişikliğini yapsın.

Unutmayalım ki kamu malı yetim malıdır. Harcamada hepimizin azami gayret gösterme gibi bir yükümlülüğümüz var.

*23.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Kokuşmuşluğu Önlemenin Yolu *

Türkiye'de gündem sık değişiyor. Biri bitmeden bir başka mesele gündemimize giriyor.

Gündemler bir iyi konudan bir başka iyi konu şeklinde gelişse hep iyi şeyler yazar çizeriz. Bu ülkede artık iyi şeyler oluyor deriz. Ama iyi şeyleri mumla arıyoruz. Zira hep gündeme düşen ve bomba etkisi yapan meseleler içimizi karartan türden. Sonra da niye iyi şeyler yazmıyoruz eleştirisine muhatap oluyoruz. 

Daha Sıla bebek, Narin kız ve cesedi parçalanmış, kafası koparılmış iki kızın cesedinin toprağı kurumadan şimdi de Yenidoğan çetesi ortaya çıktı.

Öyle zannediyorum, bir süre bu çete üzerine yoğunlaşırız. Bu mesele kapanmadan başka meseleler önümüze düşer. Alın biraz da bu meseleyi konuşun derler. 

İşin ilginci, bir zamanlar ortaya düşen ve toplumsal infiale sebebiyet veren hadiselerin daha beteri gündemimize düşmesine rağmen eski tepkimiz yok. 

Niye acaba? Duyarsızlaştık mı? Hayır.

Tepkisiz bir toplum mu olduk? Yine hayır.

O zaman ne? Sanırım bu kadarı da olmaz dediğimiz menfur hadiselere rahmet okutacak yeni olaylar ortaya çıkınca, artık şaşırmaz olduk. Bunlar ne? Ortaya çıkmamış daha nice hadiseler var bu ülkede demeye başladık.

Birbirine rahmet okutacak, ardı arkası kesilmeyen, bireysel diye geçiştirdiğimiz, bu son olur diye temenni ettiğimiz bu menfur hadiseler kokuşmuşluğun bir göstergesi. 

Evet, hemen hemen her alanda bir kokuşmuşluk hali var, gözü dönmüşlük var, hırs var, bir cinnet hali var. 

Gözümüz, aklımız, izanımız, kalbimiz, vicdanımız asıl fonksiyonunu unutarak nefsin emrine girmiş. 

Ölüm dışında her şeye çözüm bulunur ama fonksiyonunu kaybetmiş organlara ve kokuşmuşluğa çözüm bulmak zor olsa da çözümsüz değildir:

Yeter ki bir irade ortaya konabilsin. 

Yeter ki boşluk bırakılmasın. Herkes devletin nefesini arkasında hissetsin. Olay olduktan sonra devlet orada bitmesin. Kişileri, suç işlendikten sonra değil, suça yeltenirken enselesin. 

Yeter ki denetimler ciddi bir şekilde yapılsın. 

Yeter ki kimsenin gözünün yaşına bakılmasın.

Yeter ki devletin tüm kurum ve kuruluşlarında işleyen bir sistem oluşturulsun. 

Yeter ki ucu kime dokunursa dokunsun, suç işleyenin yakasına yapışılsın. 

Yeter ki cezalar caydırıcı olsun. Yapanın yanına kâr kalmasın. Ceza indirimi diye bir şey olmasın. Hayatı kaysın. Cezasını çeken bin pişman olsun. Cezaevinden çıkınca tövbekar olsun. Alınan ve çekilen ceza da başkasına ibret olsun.

*25.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Ekim 2024 Perşembe

Aynı Şeyden Farklı Sonuç Beklemek

Bildim bileli, Ortadoğu'nun İsrail sorunu var. Aslında sadece Ortadoğu'nun değil dünyanın sorunudur İsrail.

İsrail'i şımartan bu ülkeye destek veren ülke ve ülkelerden ziyade dünyanın sessizliğidir.

Olan da Filistinliye oluyor. Ne memleketleri var ne kalacakları yer.

İnsanca yaşama imkanına sahip olmadıkları gibi canlarının da bir kıymeti harbiyesi yok. Öyle zannediyorum, şehidi olmayan hane yoktur. Belki de bir hanede onlarca şehitleri olmuştur.
Başka çocuklar gibi bu ülke insanının çocukları çocukluklarını yaşamamıştır. Gördükleri hep gözyaşı ve kandan ibarettir.

Herhalde dünya bu kadar katliamı daha önce görmemiştir.

Hasılı karşımızda çözümsüz ve umutsuz ve ölüme terk edilmiş bir Filistin halkı var.

Filistin topraklarında kalan nüfustan çok başka ülkelerde sığınmacı olarak hayatiyetine devam eden Filistinli var.

Kısaca ölüme terk edilmiş Filistinlinin bir hayvana verilen değer kadar değeri yok zalimlerin ve zalimlere sesini çıkarmayan sessiz çoğunluğun gözünde.

Filistinlilerin yaşadığı bu insanlık dramını, ateşin içinde yaşayan Filistinliler kadar derinden hissetmesek de ülke olarak Filistin'e bigane değiliz. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar.

Filistin milli meselemiz gibi hep gündemimizde. Adeta Filistin ile yatıp Filistin ile kalkıyoruz:

İsrail'e lanet okurken Filistinliler için dua ediyoruz.

İsrail'i telin ediyoruz.

Sosyal medya paylaşımlarıyla oradaki zulmü hep gündemde tutuyoruz.

Hutbe ve vaaz konusu yapıyoruz.

Miting ve protesto yürüyüşü düzenliyoruz.

Birinci elden İsrail'i eleştiriyoruz.

Bu dramı dünyaya duyurmaya çalışıyoruz.

İsrail ve Yahudi ürünlerini boykot ediyoruz.

Çarşaf çarşaf boykot ürünlerini paylaşıyoruz.

Boykota katılmayan esnaf ve işletmeleri eleştiriyoruz.

Filistin'e maddi destek ve ilaç yardımı yapıyoruz.
Kısaca İsrail'i durdurma adına yaptığımız her şey birbirinin aynısı. Ben bildim bileli, yukarıda yazdıklarımı yapıyoruz. Belki de bizim bu yaptıklarımız bir sinek ısırığı kadar İsrail'e zarar vermiyor.

Sonuç, İsrail öldürmeye devam ediyor. Nokta atış suikastlar düzenliyor. Filistin liderlerini bulundukları yerde öldürüyor. Yeni lider seçiliyor, onu da öldürüyor.

Özellikle son bir yıldır İsrail ölüm avına çıkmış bir şekilde acımasızlığına devam ediyor.

Bizim, İsrail aleyhine olsun diye kendi çapımızda yaptığımız onca şey İsrail'i durdurmaya yetmiyor.

Hasılı, bizim yıllarca sonuç alma uğruna yaptıklarımız hep aynı. Hep aynısını yapıyoruz ve sonuç almaya çalışıyoruz.

Yeri veya değil, teşbih uydu veya uymadı ama bizim bu yaptıklarımız bana Albert Einstein'in bir sözünü hatırlattı: “Aptallığın en önemli kanıtı, aynı şeyi defalarca deneyip farklı sonuç almayı beklemektir”.

Söz çok acı ama bir gerçek. Çünkü hep aynısını yapıyoruz ve sonuç almaya çalışıyoruz.

Şu dediğine bak demeyin. Maalesef durumumuz bu. İsterim ki sonuç alıcı yollar denensin. Ama ne? Bence bunun üzerine kafa yorulmalı.