18 Mayıs 2024 Cumartesi

FB, Başkanlarına Meze Edilmemeli

Futbol günümüzün gündem oluşturan ve hep gündemde kalan bir sektörü. Bu sektörde büyük paralar dönüyor. 

Pek az ilgisizin dışında büyük bir çoğunluk futbol ile yatıp kalkıyor. Süper ligi takip ediyor ama maça giderek ama TV'den izleyerek ama benim gibi skor ve sıralama takip ederek. 

Bir seyir zevki olması gereken futbolda ayak oyunları da eksik değil. Bu da futbolu çirkinleştiren yönüdür.

Süper ligde oynayan 20 takımın her birinin yeri ayrı olsa da dört büyükler dediğimiz FB, GS, BJK ve TS'nin ligde ayrı bir yeri var. Bu dört takımın ölüsü bile her yıl ilk beşte yer bulur. Diğerleri ise çoğunluğu asansör takımı gibidir ve dengesiz. Bir bakarsın bir sezon şampiyonluğa oynuyor. Bir bakmışsın ertesi yıl küme düşüyor. Bunlar Anadolu takımları.

Bu yazımda FB'yi ele almak istiyorum. Bu kulüp GS ve BJK gibi ezeli kulüp. Geçmişleri başarılarla dolu. Türkiye futbolu dendiği zaman da bu kulüpler akla gelir. Aralarında özellikle FB-GS derbi maçları nefes nefese geçen ve rekabetin dorukta olduğu maçlardır. Bu üç takım birbirini çekemese de ezeli rakip olmaları yönüyle bunlarsız ligin tadı olmaz.

Gelelim FB'ye. Bu kulüp GS ve BJK'den ayrı olarak adeta bir başkan kulübü. Diğer iki kulüpte kulüp ön planda iken FB'de başkanlar ön planda ve başkanlarıyla anılır. Olağan seçimleri de tıpkı Türkiye siyaseti gibi aylarca gündem oluşturur. Bu kulüp siyasetimize benzeyince başkanları da siyasetçilerimiz gibi başarılı olsun veya olmasın, hep FB'de başkanlığa devam etmek istiyor. 20 yıl FB'de başkanlık yapan Aziz Yıldırım buna bir örnektir. Aynı şekilde 6 yıldır FB'nin başında olan Ali Koç da bir başarısı olmamasına rağmen kulübe yeniden başkan adaylığını açıklıyor.

GS'de başkanlık yapanlar bir ya da iki dönem sonucunda başkanlığı başkasına devrederken FB'de ise sanki bir devlet gibi bir FB cumhuriyeti söz konusu. FB'den daha fazla şampiyon olan GS için bir cumhuriyetten söz edilemez iken FB'de ise adeta bir cumhuriyet ya da bize özgü yani Doğu toplumlarına ait bir yönetim anlayışı söz konusu. Aynı tarihi geçmişe sahip GS, değerine değer katıp kurumsallaşma yolunda ilerlerken FB'de ise başkanlarına dayalı kişiye özgü bir yönetim anlayışı söz konusu. 

Ne demek istediğimi çok eskiye gitmeden FB başkalarına bakarak daha iyi anlayabiliriz. Efsane başkan dedikleri Ali Şen, uzun süre başkanlık yapıp şimdi yeniden aday olan Aziz yıldırım ve halihazırdaki başkanları Ali Koç'un izlediği yönetim anlayışları evlere şenlik. Tam bir Türk usulü.

Bu başkanlar, takımlarının oyunundan ve sıralamadaki yerinden ziyade başkanlarının refleksleriyle hep gündemde. Hepsi de gerilim üzerine kurulu. Baskı uygulamada üzerlerine yok. Genelde hep zenginlerin başkan olduğu bu kulüp adeta başkanların şamar oğlanı. Kulüp başkanların elinde adeta bir oyuncak. Bir zengin şımarıklığı söz konusu. Kulübe para verince adeta kulüp bu başkanların malı oluyor. Kulübü arkalarına alarak adeta kulübü maceradan maceraya sürüklüyorlar. İşin ilginci, başkanların bu serüvenlerine inanan arkalarında milyonlar var. Ne demek istediğimi son aylarda Ali Koç'un izlediği yolu gözümüzün önüne getirirsek daha iyi anlarız. Kulübü sudan çıkmış balığa döndürdü. 

Bu zengin şımarıklığının en büyük zararı da kulüplerinedir. Bilerek veya bilmeyerek ülkenin bu köklü kulübüne kötülük yapıyorlar. Parayı bastıran bu kulübü emellerine alet ediyor.

Şu örneği verirsem, bu başkanların FB'yi yönetim tarzı daha iyi anlaşılacak. Malumunuz GS'de olduğu gibi FB'de de yakında başkan seçimi var. Şampiyonluğa yakın GS'de başkanlık seçimleri sessiz sedasız ve kendilerine yakışır vaziyette sürerken, şampiyon olması rakibinin tökezlemesine bağlı FB'de ise adeta kılıçlar çekildi. Takımı emanet ettikleri teknik direktöre bile saygı göstermiyorlar. Adam daha takımın başında ve takımın moral ve motiveye ihtiyaç varken başkan adayları seçildikleri takdirde kulübün başına hangi teknik direktörü getireceklerinin açıklamasını yapıyorlar. Kendi evlatları olan, gel deyince gelen, git deyince gidecek olan halihazırdaki teknik direktörleri İsmail Kartal'a bile saygıları yok. İnanın, çocuk yapmaz yaptıklarını.

Tarihi geçmişe sahip, geçmişi başarılarla dolu FB, kendine gelmek ve bundan sonra Türk futbolunda etkin olmak istiyorsa, bu kulübün esas sahiplerinin yapacağı, ilk önce bu başkan adaylarına hadlerini bildirmeli. FB sizden büyük, alın paranızı başınıza çalın demeli. Değilse FB bu başkanların elinde oyuncak olur, gittikçe küçülür.

Unutmayalım ki FB bu ülkeye lazımdır. Centilmence rekabet ve futbolun gelişmesi için bu başkanlar elinde FB’nin şamar oğlanı olma sorunu acilen çözüm bekliyor. Bu kulüp Başkanlarına meze edilmemeli. Başkanlar kulüple kedinin fare ile oynamaması için bu kulüp kurumsallaşmalı. İlgilisine ve yetkilisine duyurulur.

İtibar Ne Olacak Ya?

Hazine ve Maliye Bakanlığının yayımladığı tasarruf genelgesinin ardından, Diyanet İşleri Başkanlığı da bir basın açıklaması yayımlayarak tasarruf yönünde bir dizi tedbir aldığını duyurdu. Alınan tedbirler arasında en dikkat çeken de hakkında epey yorum yapılan ve tenkit edilen, Başkanlığın il dışı seyahatlerinde kullanılmak üzere kiralanan Audi A8 aracının da geri verildiği idi.

Bir diğer dikkat çeken tasarruf tedbiri ise "tüm hizmet içi eğitimlerin eğitim merkezlerinde ve Başkanlığımıza ait diğer mekanlarda yapılması" idi.

Diğer tasarruf tedbirleri ise toplantı, görüşme ve uygun hizmet içi eğitimlerinin çevrim içi yapılması yönünde.

Bu tasarruf tedbirlerini okuyunca muzipliğim tuttu. Nerede kaldı itibar ya demek geldi içimden. Öyle ya son yıllarda tasarruf tasarruf diyenlere karşı "İtibardan tasarruf yapılmaz" sözü baya moda idi. 

Koskoca Diyanet İşleri Başkanı'na ortalığı velveleye vererek bir A8'i çok görmüştük. Halbuki ne de yakışırdı etkin ve yetkin ve de sorumlu makam sahiplerine Audi marka A8. Makamın itibarı için masraftan kısılmamalıydı. 

A8 geri verildiğine göre inşallah araç sahibi, tasarrufa boynum kıldan ince deyip arabasını alıp gitmiştir. Sözleşme gereği teknik direktörlerin işine son verildiğinde olduğu gibi kiralanan aracın belli bir miktarını almaya kalkmaz. 

Şimdi ortada yoğun il dışı programlarda kullanılmak üzere kiralanan bu A8 olmadığına göre Sayın DİB Başkanı yoğun programlara nasıl gidecek? Beni düşündüren de bu. 

Acaba diğer birçok toplantı için çevrim içi yapılacak dediğine göre kendisi de il dışı programlarına çevrim içi mi katılacak? 

Haydi gitti diyelim. Altında A8 olmayınca belki de karşılamaya gelecekler, o araç yoksa biz de karşılaşmayız mı diyecek? Der mi derler. Nerede kaldı Başkan'ın itibarı bile derler belki de. 

Eldeki diğer külüstür ve 2023 model TOGG ile mi gidecek programlara? Haydi hayrola deyip çıktı yola. Yolda araç arızalanınca tamirci mi çağıracak? O zaman gel de çık işin içinden. Tamirci bir de aracı çekmemiz gerekecek derse o zaman Başkan ne yapacak? 

Bir diğer seçenek de yol diye bir program varmış. Bu programa girip gideceğin yer ve saati yazıyormuşsun. Oraya giden biri de çok cüzi bir miktar seni oraya kadar götürüyormuş. Ali Bey de böyle bir yol denese, aracın yakıt parasına küçük bir katkı sunsa hem adamı memnun eder hem de tasarruf tedbirlerine azami derecede uymuş olur. Belki de elinde kılıç, aracına binenin Başkan olduğunu gören araç sahibi, hocam bendensin, valla olmaz, senin paran burada geçmez diyecek. Bir Başkan'a otostop öneriyorsun. Bu, Başkan'a yakışmaz diyebilirsiniz. Derim ki bu önerim bir otostop değil.  

Farz edin ki otostop. Siz istemediniz mi tasarruf tasarruf diye adamın kafasının etini yiyen. Tasarrufsa tasarruf işte. 

Sonra otostop niye ayıp olsun. Mesela Konya'ya gelecek diyelim. Gölbaşı çıkışına kadar il içi hizmetlerde kullandığı 2023 model TOGG ile gelse, arkasında da hazirun onu uğurlamaya gelse, Konya'ya giden her bir araca -ki A8'de geçebilir- el kaldırsa, şöyle baş parmağıyla Konya'ya işaret etse, aracı müsait olan kim durmaz? Bakarlar ki DİB Başkanı. Sıraya girer yoldaki araçlar. Benim arabaya bin benim arabaya diye. Araç sahiplerinin kavga yapmasını önlemek amacıyla, oraya Ankara Emniyeti bir güvenlik ordusu gönderebilir. Başkan seçtiği bir araca bindikten sonra araç sahibine emri bil maruf, nehyi anil münkerde bulunsa, alın size irşat görevi. 

Haydi A8'i geçtim. Koskoca Başkan il dışı programlarına gitmek için elindeki birçok alternatifi değerlendirebilir. Hatta gideceği yerde havaalanı varsa özel ya da tarifeli uçakla gider. Oradan da müftülük alır. Belki müftülük bir hacı amcanın A8'i bile gelebilir almaya. Yeter ki Başkan yoğun il dışı programlarını askıya almasın, çevrim içi yapmaya kalkmasın. Sonra her iş çevrim içi ile olmaz. Haydi diğerlerini çevrim içi halletti. Gittiği yerde namaz kıldıracaksa bunu da çevrim içi yapacak değil. Cemaat uydum çevrim içi imama mı diyecek? 

Gözlerden kaçan bir tasarruf maddesi daha var. Bundan sonraki hizmet içi programları Başkanlığa ait yerlerde yapılacakmış. Yani beş yıldızlı otellere gitmeyin deniyor. Bu madde olacak şey değil. Yıllardır beş yıldızlı otellerde toplantı ve seminer yapan kamu görevlileri için bu, çok zor olacak çok. Demedi demeyin. O karanlık mahzenlerde çekilmez maazallah.

Neyse böyle ciddi bir meselede bile sulandırmada üstüme yok. Huyum kurusun. 

Görünen o ki tasarruf tedbirlerine tüm kamu kurumları uyacak. Hayırlı olsun demek isterim bu tasarruf genelgesine. İnşallah sonuç alınır. Yalnız gecikmiş bir tasarruf genelgesi bu. Böyle kaç genelge kaç yıl boyunca çoktan yayımlanmalıydı ve de uyulmalıydı. Heyhat ki heyhat... 

17 Mayıs 2024 Cuma

Tanıyamadığım Tanıdığım

Cuma namazı çıkışı, Allah kabul etsin Ramazan Hocam diyerek biri geldi yanıma. Ne arıyorsun burada dedi. Şu okulda çalışıyorum dedim. Ben de o okulun güney tarafında tek katlı evde oturuyorum dedi. Ne zamandan beri buradasın dedim. 2000 yılında geldim buraya. Şu kadar koyunum var. Onlarla uğraşırım. Yakınmışız. Eve de beklerim dedi. Ayrıldık.

Ayrıldıktan sonra beni bir düşüncedir aldı. İyi de bu konuştuğum kimdi? O beni tanıyor hem de ismimle cismimle. Üstelik hiç değişmemişsin dedi.

Kendimi ne kadar zorladım ise de bir türlü kim olduğunu bilemedim. Acaba tanışıklığımız neredendi? Beni iyi tanıyan kişiye seni tanıyamadım da diyemedim. Desem, nasıl tanıyamazsın derse, işin ucunda mahcup olmak da vardı. Ayıp olurdu üstelik. 

Ertesi hafta yine cuma sonrası karşılaştık. Uzaktan selamlaşıp ayrıldık.

Bir iki hafta böyle geçti. Gelip giderken aklımda hep o beni tanıyan vardı. Sair zamanlarda bu tür ilk etapta çıkaramadıklarımla, geçmiş hukuku bir şekilde hatırlardım. Tamam ya bu o derdim. Ama bu sefer sert kayaya çarptım. Belli ki geçmişte çok hukukum olmayan biri. Belki de bir kalabalık ortamda oturmuşluğumuz, orada tanışmışlığımız olabilir. 

Bir gün lise son bir sınıfın dersine girdim. Bu civarda oturan var mı dedim. İki öğrenci bu mahallede oturduğunu söyledi. Tek katlı evin sahibini tanıyıp tanımadıklarını sordum. Tanımıyoruz. Niçin sordunuz dediler. O beni tanıyor ama ben onu tanıyamadım. O değilden adını ve soyadını öğrenme imkanınız var mı? Öğreniriz dediler. Yalnız benim onu tanıyamadığımdan haberi olmasın dedim. Tamam, hocam, o iş bizde dediler.

Bir hafta sonra aynı sınıfa derse girdim. Tanıyan iki öğrenciden biri "Hocam, o evin sahibini öğrendim” dedi. Kimmiş dedim.” İsmi neydi, galiba Hasan'mış” dedi. İsmi hiçbir çağrışım yapmadı. Soyadı neymiş dedim.” Bilmiyorum” dedi. Nasıl öğrendin dedim.” Kendine sordum” dedi. Ne diye sordun dedim.    "Hocamız sizi tanıyamamış. İsminiz ne dedim” . İyi, sağ olasın dedim.

Dedim ama gıyabında adamdan utandım. Bir daha karşılaşırsam, bu tanıdığımın yüzüne nasıl bakacaktım. Bu aşamadan sonra yanına varıp Hasan Bey desem, hadi len oradan. Beni tanımayanı ben hiç tanımam dese, adamın hakkı var. 

Ne ummuştum ne buldum. Güya adamın haberi olmadan tanıyamadığım tanıdığımı öğrenecektim. Ne bilirdim benim son sınıf öğrencinin öğrenmek için böyle bir yol izleyeceğini. Bileydim, simanız yabancı değil ama çıkaramadım sizi. Tanışıklığımız nereden derdim.

Vah benim kafam vah benim aklım. Baltayı taşa vurdum hem de ne vurma. Gel de tamir et bu işi. Tanıyamadığım tanıdığımla karşılaşırsam hele bu aşamadan sonra yüzüne nasıl bakarım. Herhalde karşı kaldırıma geçer, boynumu eğer, görmezden gelirim.

Bir daha öğrenciyi araya koyarak bu işi sessizce halletmeye çalışır mıyım? Tövbe tövbe.

Siz siz olun, insanlık hali çıkaramadığınız tanıdığınıza, kardeş kusura bakma. Af buyur, çıkaramadım. Nereden tanışıyoruz deyin. Deyin ki olacak olan o anda olsun. Sonrası benim gibi sarpa sarar, Arap saçına döner.

Sakın, niye ayıp olsun, sorulmaz mı demeyin. Sordum zamanında. Başıma gelmedik kalmadı. Fi tarihinde Adıyaman’da çalışırken bir arkadaşla adımlayarak bir yere gitmiştik. Yanında da biri vardı. Başka da bir daha bir araya gelmedik.

İplikçi Camiinin önünde biri, ooo Ramazan Hocam, burada mısın, ne var ne yok dedi. Buradayım deyip tokalaştık. Gençten biri idi. Bıyıkları sanki yeni terlemiş. Mezun öğrencilerimden biri sandım. Bakışımdan tanıyamadığımı anlayınca, Adıyaman’dan dedi. Hangi dönem mezunusun dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Ne öğrencisi ya ben öğretmenim, falan okuldayım. Bir zaman falanla beraber adımlamıştık demez mi? Kusura bakma dedim ise de o da bozuldu. Benimle konuştuğuna pişman oldu. Görüşürüz dedi. Ayrıldık ama bir daha da görüşme imkanımız olmadı.