8 Ağustos 2023 Salı

Ashabı Kehf Kıssasına Farklı Bakış

Kur'an'ın Kehf süresinde Ashabı Kehf, halk arasında "Yedi Uyurlar" olarak bilinen kıssayı içimizde bilmeyenimiz yoktur. Film ve dizilere konu olmuş bu kıssa, bugün bile anlayamadığımız gizemi içinde barındırıyor. Çünkü akıl ve havsalamız almıyor. 

Anlatılan hikaye hepimizce malum olsa da detaya girmeden bir kısmını Kur'an'dan bir kısmını da tevatüren anlatılanlardan olmak üzere kısaca hatırlatmak isterim: "Zalim kraldan kaçan bilmem kaç kişi mağaraya sığınmışlar. Burada birkaç yüzyıl uyumuşlar. Sonra dirilip ya da uyanıp biz ne kadar uyuduk diye birbirlerine sormuşlar. Ya bir gün ya da yarım gün demişler. 

Sonra karın doyurmak için içlerinden birini korka korka şehre göndermişler. 

Şehre inen kişi, içinden kaçıp kurtulduğu şehri tanımakta zorlanıyor. Çünkü her bir yer değişmiş. O bu şaşkınlık içinde iken giyim kuşamından, kılık kıyafetinden, uzattığı paradan esnaf da şaşkınlık geçirir. Çünkü kıyafet farklı, saç sakal birbirine karışmış, uzattığı para da tedavülden kalkmış. 

Hep birlikte genci takip ederek mağaraya gelirler. Mağaradakilerin inançlarından dolayı fi tarihinde kaçanlar olduğunu anlarlar. 

Uzun bir uykunun ardından uyanıp teşehhüt miktarı yaşayan bu 'Yedi Uyurlar' vefat eder".

Bu kıssa hala gizemini korusa da bizim için müteşabih konulardan olsa da anlatılan kıssalardan ibretler almamız gerekir. Kıssadan muradın ne olduğunu Allah biliyor olsa da bizler bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Bu çıkarımlarda isabet olabileceği gibi isabet de olmayabilir. Bugün için Ashabı Kehf'ten çıkarımlarım şunlardır. Bu kıssa:

1.Öldükten sonra dirilmeyi hatırlatıyor. Kur'an, tevhit ve ahiret hayatı üzerinde çokça durur. Çünkü inansa da insanımızın yeterince ikna olmadığı konulardan biri de öldükten sonra yeniden dirilmedir. Kıssa üzerinden Allah insanı ikna etmeye çalışıyor. Her ne kadar Yedi Uyurlar dense de kanaatimce mağaraya sığınan bu gençler, ecelleri geldiği zaman vefat etmişlerdir. (Ne kadar uyudukları Kur'an'da geçmese de biyolojik yasa gereği bir canlının üç yüz küsur yıl yaşaması, ortalama ömrün 80-100 yıl olduğu günümüzde mümkün görünmüyor. Gerçi eski insanların daha uzun ömür yaşadığı, bu kimselerin de eskiden yaşadığı göz önüne alındığında ölmeyip uyudukları da düşünülebilir.) Geride kalan insanlar görsün diye Allah bu vefat edenleri diriltip kısa süreliğine de olsa bunları şehrin insanlarıyla görüştürmüştür. Bakın, bu insanlar yüzyıllar önce vefat etmişti. Gördüğünüz gibi tekrar dirilttim. Öldükten sonra işte böyle diriltileceksiniz ve orada yeni bir hayat yaşayacaksınız demek istemiştir diye düşünüyorum. 

2.Bir an için bu Yedi Uyurlar, üç yüz küsur yıl uyudular, sonra uyandılar diyelim. Mağara ehlinin "Ya bir ya da yarım gün uyuduk" dediklerine göre buradan uykunun bir nevi ölüm olduğu hatta yarım ölüm sayıldığı, uyuyan için zamanın durduğu ve zamanın birden geçtiği anlamı çıkar. Ölü ve uyuyan için zaman durduğuna göre öyle zannediyorum, Hz Adem ve diğer daha önce vefat edenler ikinci surdan sonra yeniden diriltildiğinde, kendilerine ne kadar uyudunuz sorusu sorulsa, tıpkı Mağara ashabı gibi ya bir gün ya da yarım gün cevabını  vereceklerdir. 

Kur'an'da olmadığı halde hadislerde geçse de ahiret hayatından önce yaşanan kabir hayatının olmayacağını çıkarmak mümkün. Çünkü uyuyan veya ölen için zaman durduğuna, uyuyan veya ölen ne yaptığını, olup biteni anlamadığına göre "Kabirin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olmasının” bir anlamı olur mu? Zaten esas hesaplaşma kıyamet kopup ikinci surdan sonra kurulacak mahşerde olacağına göre daha hesap kitap görülmeden, öncesinde bir kabir hayatı, teşbihten hata olmasın, bir nevi yargısız infaza benzer. 

3.Bu çıkarımıma gelmeden kıssaya yeniden dönersek, kıssada bir şaşkınlık hakim. Mağara ashabının uzun süre yaşamasına, yeniden dirilmelerine veya uyandırılmalarına, aradan uzun süre geçtiği için alışveriş için uzatılan paranın tedavülden kalkmasına, şehrin değişmesine, mağaraya sığınma mazeretinin ortadan kalktığına, uzun süre uyumalarına rağmen bir ya da yarım gün uyudukları gibi bir şaşırma söz konusu. 

Buradan 2018 yılından beri kriz içerisinde olan ekonomimizin, aradan beş yıl geçmesine rağmen geçmediği gibi geçme iradesi göstermediği, krizin iyice derinleşerek buhrana dönüştüğü konusuna gelelim. Buhranın etkisiyle TL her geçen gün değer kaybetmeye devam ediyor, enflasyon hep yüksek çıkıyor, hayat pahalılığı vatandaşın belini büküyor. Girdi maliyetleri arttığından fiyatlara sürekli zam yapılıyor. Akaryakıt fiyatlarına gün aşırı zam geliyor. 

Burada amacım felaket tellallığı değil. Herkesin malumu ve hakkal yakin yaşadığını durum tespiti yapmak. Her market vesair alışverişlere gittiğimizde ürünlerin etiket fiyatlarının değişikliğine şaşırıyoruz ve dut yemiş bülbüle dönüyoruz. Daha dün şu fiyattı diyoruz. Tıpkı Ashabı Kehf kıssasındaki şaşkınlığı yaşıyoruz. 

Yaşadığımız bu ekonomik buhranı ne zamandır Ashabı Kehf'e benzeten bir yazı kaleme alayım, bugün yarın derken birileri benden önce davranmış, satış yaptığı ürünlerin önüne "Fiyatları görünce üç yüz yıl sonra şehre inen Yedi Uyurlar gibi davranmayın" yazıvermiş. Bu paylaşımı sosyal medyada görünce, dedim bu afişin sahibi kimse, bu kişi benden fazla yaşayacak. Evet, yaşadığımız an Yedi Uyurlar hali. Tek fark, onlar üç yüz yılda bir şaşırmışlar. Biz beş yıldır her gün şaşırıyoruz. 

Korkacaksın

Açık düşmandan değil, gizli ve sinsi düşmandan korkacaksın.

Yüzüne gülen ve sendenmiş gibi görünenden korkacaksın. 

Kafirliği ayan beyan olandan değil, münafıktan korkacaksın.

Şeytanın sol tarafından yaklaşanından değil, sağdan yaklaşanından korkacaksın. 

Solundan sollayıp geçen araç sürücüsünden değil, sağlayıp geçenden korkacaksın. 

Derviş görünümlü kimseden korkacaksın. 

Özü ve sözü bir olandan değil, özü ve sözü bir olmayandan korkacaksın. 

Açık ve aleni olandan değil, içten pazarlıklı olandan korkacaksın. 

Eleştiri yapandan değil, padişahım çok yaşa diyen şakşakçıdan korkacaksın. 

Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyenden değil, ölümüne tarafgir olandan korkacaksın. 

Tepkisini kimin yaptığına bakarak verenden veya vermeyenden korkacaksın. 

Ben bilmem, ben anlamam diyenden değil, ben her şeyden anlarım, her şeyi bilirim, ben bunun kitabını yazdım deyip istişare etmeden başına buyruk takınandan korkacaksın. 

Ben bunu yapamadım, ağzıma yüzüme bulaştırdım diyenden değil, hatasını kabullenmeyip burnundan kıl aldırmayandan korkacaksın. 

Bir şeyi olduğu gibi anlatandan değil, olduğundan farklı gösterenden korkacaksın. 

Hata ve yanlışı söylendiği zaman parlayandan ve saldırıya geçenden korkacaksın. 

Yapmadım, yapamadım, yanlış düşünmüşüm, ihmal ettim, göremedim demek varken birtakım mazeret ve gerekçelerin ardına sığınandan korkacaksın. 

Hata, eksiklik ve yanlışı görüp hemen vazgeçenden değil, görmezden gelenden veya zamana yayandan korkacaksın. 

Hata ve yanlışını görüp dönenden değil, U dönüşünü meslek haline getirenden korkacaksın.

Hata ve yanlışından dönenden değil, yanlışından harabil Basra olduktan sonra dönenden ve hiçbir şey olmamış gibi davranandan korkacaksın.

Hayat stratejisi kin, düşmanlık, korku, nefret ve kutuplaştırma üzerine kurandan korkacaksın.

Kendi yaptığını ve yapacağını anlatandan değil, başkasını kötüleyerek bundan ekmek yiyenden korkacaksın.

Kamu malını yerli yerince kullanandan değil, har vurup harman savurandan korkacaksın.

Bir fazilet ve erdem yarışı yapandan değil, kazanmak için her yolu mubah görenden ve belden aşağı vurandan korkacaksın.

Gücün yanlışına karşı çıkandan değil, gücü yanlışını savunandan ve dilsiz şeytan olandan korkacaksın.

Aklın yolu bir deyip ortak akılla hareket edenden değil, aklına eseni yapan, hep macera peşinde koşan ve her macerası hezimet olandan korkacaksın... 

7 Ağustos 2023 Pazartesi

Erbaş'ın Günah Keçisi İlahiyatçılar (2) *

Her liseyi bitiren öğrenci,  örgün eğitim mezunu değildir. Örgünün yanında yaygın eğitim de var. Bugün açık lise, MESEM mezunları da var. Açık liseden mezun öğrenci sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Pandemiden bu yana açık lisede okuyanlar senede üç defa merkezi yapılan sınavları bile uzaktan, dijital ortamda yaptılar. Çoğunun sınavını başkası yaparak lise diplomasına sahip oldular. 

Bugün camiler, Kur’an kursları bir nevi yaygın eğitim kurumlarıdır. Dine ne kadar mesafeli olursa olsun, bu toplumun kahir ekseriyeti cuma ve bayram namazına gider, okunan hutbeyi dinler. Biraz erken giden vaizin yaptığı konuşmadan da faydalanır. Diyanet camilerde yaz kursları açıyor. Yaygın eğitim görevi gören camilerde görev yapan imam, müezzin, vaiz Diyanet personelidir. Türkiye’de sadece camilerde görev yapan imam ve müezzinin sayısı 80-90 bin civarında. 2500’ün üzerinde vaiz görev yapıyor. Tüm bunların amiri mesabesindeki kişi de Sayın Ali Erbaş’tır. Din Kültürü öğretmenleri dokuz yılda bir salavat getirmeyi öğretemediyse, bunu pekala din görevlilerimiz öğretebilirdi. Üstelik okula öğrenci mecburiyetten geliyor iken camilere gönüllü olarak gidiyor.

Burada gençlerin dini bilgilerinin zayıf olmasının müsebbibi Diyanet personeli, camiler demek istemiyorum. Çünkü Başkan gibi suçlu arayışında değilim. Unutmayalım ki öğrenme bir merak işidir, ilgi ve alaka duymaktır. Merak edip ilgi duyan her türlü bilgiyi öğrenir. Bunun için hem din kültürü öğretmenleri hem de cami görevlileri rehberlik yapmaktan kaçınmazlar. Yeter ki öğrenci istesin. İstemiyorsa ne din kültürü öğretmeni ne de din görevlisi bir şey verebilir. Unutmayalım ki marifet iltifata tabidir. Müşterisiz meta zayidir.

Diyanet’in yaygın eğitim çeşitlerinden biri de Diyanet TV’dir. Ali Erbaş, salavat veya herhangi bir konuyu dert edinmişse derdini bu kanaldan anlatabilir, tüm Türkiye’ye sesini duyurabilir.

Sayın Erbaş, bugün suçlu ilan ettiği din kültürü hocalarının hocasıdır. Erbaş’ın mantığından gidersek, demek ki Erbaş iyi öğretmen yetiştirememiş. Mezun ettiği öğretmenlere salavatı nasıl öğretecekleri eğitimini verememiş. Bu Erbaş hazırlık artı dört yıl boyunca ne yapmış mı diyelim.

Öğrenmemenin binbir türlü nedeni olabilir. Gençlerden kaynaklandığını gibi öğreticilerde de sorun olabilir. Bunların her biri araştırma konusu. Sayın Erbaş’ın mikrofonu alıp da ilahiyatçıları günah keçisi ilan etmesi işin en kolay yönüdür. Halbuki bir başkana yakışan işi salavata indirgemekten ziyade gençlerin dine mesafesini enine boyuna araştırmasıdır. Orta yere bir veri bir istatistik çıkacak ki gençleri bu girdaptan nasıl kurtarabiliriz üzerine kafa yormak gerekecek. Sayın başkanın ilahiyatlar, MEB ile ortak bir çalışma yapmasının önünde bir engel yok. Bir diğer husus, başkan bu konuları dert ediniyorsa, din kültürü öğretmenlerine kolay ulaşabilir. Bu hassasiyetini dile getirebilirdi.

Hasılı Diyanet İşleri Başkanı salavat getirmeyi bilmeyen öğrenciler üzerinden koca bir camiayı suçlaması hiç hoş olmamıştır. Bence Sayın Erbaş kendi görevini yapsın, temsil ettiği makamın hakkını versin. Salavata verdiği önemi gençliğin dinden uzaklaşmasına versin. Çünkü inanç probleminin yaşandığı bir ortamda önceliğimiz inanç olmalıdır. Gerisi teferruattır.

*14/08/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır.