23 Ocak 2023 Pazartesi

Tekelcilik

"Bir malın yapımının, tek bir kuruluşun elinde bulunduğu durum", 

"Herhangi bir üretim alanını devletin elinde tutma, satışı tek elden yönetme ve fiyata hakim olma durumu, inhisar, monopol" , 

"Bir tek şeye tek başına sahip çıkma" anlamlarına geliyormuş tekel. Tek ve el kelimelerini birleştirmek suretiyle türetilmiş, "efradını cami ağyarını mani” bir birleşik kelime. Halkımız da bu kelimeyi benimsemiş, gündelik hayatta kullanılan güzel bir kelime. Bu tür halkta karşılığı olan ve gündelik hayatta kullanılan bir kelimeyi Türkçemize kazandırdığı için zamanın TDK üyelerini tebrik ederim.

Güzel bir kelime olsa da bu kelimeye karşı olumsuz bir kanaate sahibim. Nedenini tam bilemesem de tekel deyince aklıma içki geliyor. Çünkü halen öyle midir bilmiyorum, içki üretimi ve satışı devletin tekelindeydi. Nerede bir tekel bayii görmüşsem, önünden hızlı bir şekilde geçerdim. Halen bugün bile tekel bayii yazılı yerlere alışveriş için girmiyorum.

Bir zamanlar tekel denince aklıma sadece içki geldiği için bu kelimeye sıcak bakmazken son yıllarda tekele daha da soğuk bakmaya başladım. Çünkü tekel denince; gücün tek elde toplanması, bir malın ve ürünün tek kişi, aile veya grubun elinde olması, bir düşünce ve fikri bir kişi veya grubun tekeline alması vb. örnekler de aklıma geliyor. Düşünün ki güç ve kuvvetin tek elde toplanmasını. Bu kimse adil olduğu gibi zalim de olabilir. Güç ve kuvvet tekelinde olduğuna göre kim engel olabilir buna. Çünkü güç de o, kuvvet de o. Yine bir ürünü elinde bulunduran kimse o ürünü istediği fiyata satabilir. Buna da kim ne diyebilir. Bu tür tekelciliğin en iyi yönü bu ürünün her yerde aynı fiyata satılıyor olması. Yine din ve dini değerleri tekeline alan kimse, bir başkasını din konusunda samimi bulabilir mi? Çünkü dinde tasarruf kendisindedir ve tek samimi kendisidir. Atatürkçülük de böyle. Bir kesim bunu kendisine yakıştırabilirken bunu bir başkasına yakıştıramıyor.

Kısaca tekelcilik alternatifsizlik halidir. Arızalı bir durumdur ve hayatın hangi alanında olursa olsun tekelcilik tasvip edilecek bir şey değildir. Çünkü tekelcilikte rekabet yoktur. Rekabet olmayınca kalite yakalanamaz ve o alanda gelişme de olmaz.

Hangi alan olursa olsun; alternatifin olmaması, insanların elinin tek ele mahkum olması ve alternatif çıkaramam ve üretememe hali o alanda iştigal edenlerin acziyetini gösterir. Bu acziyette kişilerin cesaretsizliği payı olsa da bir şeyi tek elinde bulunduranların da alternatif olmak isteyenleri yıldırma ve yok etme çabası olsa gerek. Karşısına çıkabilecek rakipleri yok edenler bilsinler ki en büyük kötülüğü kendilerine yapıyorlar. Çünkü bu hal nasılsa alternatifim yok diye kedilerini önce yerinde saydırır, ardından gerisin geriye götürür. Bu alanda Kayserili esnaflar örnek verilir. Kayseri esnafı rakiplerini de ayakta tutarmış. Rakibi bir ekonomik dar boğaza girse, ona borç vermek suretiyle onu ayakta tutmaya çalışırmış. Aslında bu yaptığı iyilikle kendi ömrünü uzatıyor. Çünkü rekabet o esnafı, şirketi dimdik ayakta tutar. Kayseri esnafıyla ilgili bu anlatılanlar doğru ise bunun tüm Türkiye’ye her alanda uygulanmasında fayda vardır. Çünkü her alanda ancak böyle gelişebiliriz.

22 Ocak 2023 Pazar

Yaz Kışı

2002-2005 yılları arasında Adana'da yaşarken ocak ve şubat ayında bile üşütmeyecek şekilde hafif serin bir hava olurdu. Biz de fırsat bu fırsat deyip Baraj kenarına giderek ailecek mangal keyfi yapardık. Konya'da yetişip büyüyen biri olarak niçin böyle hava Konya'da olmaz derdim. Çünkü Konya ocak aylarında hep kara kışı yaşar. Kar olmasa bile buz kesen ayazı eksik olmazdı. 

Yıl 2023 ve ocağın 23'ü gelmiş. Hava güllük gülistanlık ve güneşli. Konya oldu bir Adana. Ne yağmur ne kar ne kuru ayaz. Üstelik çoğu günler yakıcı güneşli, yaz günlerinden kalmış havaları yaşıyoruz. Daha doğru dürüst üzerimize kaban almadık, kışlıkları giymedik. 

Sıcak ve güneşli hava nefsimize hoş gelse de havaların bu şekil gitmesi hayra alamet değil. Kuraklık kapıda. Susuzluk bizi bekliyor ve tehlike çanları çalıyor. 

2021-2022 kışı ise 2022-2023'ün aksine eski kışlardan bir kış idi. Aşağı yukarı kış boyunca hep kar gördük. Hatta kar üzerine kar yağdı. 

Bu sene ne oldu böyle? Ve aciziz, elimizden bir şey gelmiyor. Kara kara düşünüyoruz.

Gerçekten yağıştan niçin mahrumuz? Bunun sebep ya da sebepleri neler olabilir? Sosyal medyada İstanbul’un ilçelerinden bir ilçede bir müftünün diliyle yapılan bir paylaşıma göre yağışın olmamasının sebebi çatısı akan yaşlı bir teyzenin yaptığı duadır: "Yine böyle kurak geçen günlerden birinde alim bir zatın kapısı çalınır. Kendisinden yağmur duası yapması istenir. Duayı yapacak kişi, dua yapmadan önce niçin yağmur ve karın yapmadığının sebebini işleyelim. Ev ev gezelim denir. Bir eve geldiklerinde damı akan yaşlı bir teyze ile karşılaşırlar. Teyze, neye ihtiyacın var denir. Çatımız akıyordu. Allah'a dua ettik. Şükür ki yağış olmadı deyince, alim zat yağmur duasından önce bu teyzenin çatısını tamir edelim denir. Tamir ve tadilat yapılır. Ardından hep birlikte dua edilir ve iyi bir yağmur yağar". 

Bu paylaşımın aslı varsa, yağmurun yağmamasının nedeni, damın akması. Bu demektir ki bir belde ve muhitte çatısı akan bir yer olduğu müddetçe o bölgeye yağış düşmez. Merak ettiğim, sürekli yağış alan bölgelerde çatısı akmayan bir  mekan yok mu? Öyle ise Karadeniz bölgemizde çatısı akan bir ev yok demektir.

Bazıları da kuraklığın olması nankörlüğümüze, nimetlere şükretmediğimize ve iyi bir kul olmadığımıza bağlanır. Bu düşünceyi de doğru kabul etsek, başka inanç sahiplerinin olduğu yere bir gram yağışın düşmemesi gerek.

Bunların dışında ne zaman havalar kurak geçse, yağmur duasına çıkarız. Sosyal medyada da bu niyetle yapılan dualarımız eksik değil.

Sebep nedir bilmiyorum ama coğrafya derslerinden aklımda kaldığı kadarıyla karasal iklimin özelliği kurak geçmesi ve az yağış alması. Bu iklim yürü değişmediğini göre kuraklık ve az yağış almak bu coğrafyanın kaderidir.

Bu coğrafya iklimiyle beraber bizim kaderimiz olmakla beraber yaşadığımız bu 2022-2023 kışı karasal iklimi de aratıyor. Yani anormal bir kış sezonu geçiriyoruz. Öyle zannediyorum, küresel ısınmaya bağlı olarak Aralık-ocak ve şubat diye bildiğimiz kış mevsimi yer değiştiriyor. Bunu bu seneye gelinceye kadar geç bastıran kışlardan biliyoruz. Bu demektir ki bu sene kış geç gelecek. Şubat-mart ve nisanda kışı yaşayacağız. Belki mayıs ayını bile kış geçireceğiz. Yani ilkbaharı görmeden yaza geçeceğiz. Rabbim encamımızı hayır eylesin.

Kutsallara Saldıranlara Ne Yapalım?

İster hak ister batıl hangi din ve inanca sahip olursa olsun, tüm din ve inançlar, o inanç sahiplerine göre doğrudur. Çünkü tüm inançlar kutsaldır ve dokunulamaz. O yüzden tüm inançlar saygı göstermeyi gerektirir, saldırıyı değil. 

Kim başkasının inançlarına saldırırsa, yaptığı edepsizliktir, had bilmezliktir, cami duvarına işemektir.

Buna rağmen kutsallara saldıran çıkmıyor mu? Çıkıyor. 

Bu tipler nasıl bir psikoloji taşıyor? Hasta ruhludur ve kendiyle barışık değildir. 

Niçin saldırıyorlar? Meşhur olmak ve dikkat çekmek için. 

Bunları ya da bunlara ne yapmak lazım? Böylelerine verilebilecek en büyük ceza, yaptığı saldırıyı gündeme getirmemektir. Basında hiçbir şekilde yer almamasını sağlamaktır. Saldırıyı gerçekleştirirken yapma, vazgeçme dememektir. Saldırı esnasında seyir için toplanacak kalabalıkları o mıntıkadan uzaklaştırmaktır. TV'ler vermezse, gazetelerde haber olmazsa, önüne mikrofon uzatılmazsa, video çekimi ve canlı yayın yapılmazsa, inanın kafasına koyduğu saldırıyı yapmaktan vazgeçer. Kısaca o kişiyi yokluğa mahkum etmek lazım. Bence bu ceza yöntemi çok etkili olur. 

Şu anlatacağım hikaye bu tipleri daha iyi anlatır. Adamın biri meşhur olmak ister. Ne kadar uğraştıysa da dikkat çekmeyi bir türlü beceremez. Ama içinde meşhur olamadım ezikliğini hep taşır. 

Bir gün padişahın katılacağı bir töreni fırsat bilir. Halkı selamlayan padişah, yerine geçerken bu şöhret budalası, meydana koşarak, "Padişahım" diye seslenir. Padişah kim bu densiz dercesine geriye dönüp bakar. Tam bu esnada padişahın yüzüne tükürür. Yaptığı bu densizlik tarihe padişahın yüzüne tüküren adam diye geçer. Tükürüğüyle meşhur olan, tüm yeteneği bu olan bu kişinin sonu ne olmuştur, bilmiyorum ama öyle zannediyorum, şöhret olmanın bedeli kellesinin vurulması olmuştur. 

Diyelim ki kutsallara saygısızlık yapanı yokluğa mahkum etmedik. Basın yoluyla herkese ve tüm dünyaya duyurduk. Bu durumda ne yapılmalı? Adı üzerinde bir ruh hastasıyla karşı karşıyayız. Soğukkanlılığı elden bırakmamak ve provokasyona gelmemek gerek. Ağzı bozmadan, edebince tepki göstermek gerek. Kem söz sahibine ait deyip söz ve yapılanı kendisine iade etmektir. Ötesi ve fazlası bu tiplerin ekmeğine yağ sürmektir. Cami duvarına işeyen böylelerini yola getirmek mümkün olmadığına göre kendimize dönüp kendimizi sorgulamamızda fayda var. Biz ne yaptık? Saldıran başkası demeyelim. Evet saldıran o ama belki de böylelerine kendi kutsalımızı anlatamadık belki de güzel örnek olamadık diye düşünmek lazım.

Ha böylelerinin yaptığı yanına kar mı kalmalı? Güvenlik kuvvetleri ve o ülkenin yargısı gerekli kovuşturmayı yapıp gerekli cezayı vermeli. Sessiz sedasız cezasını çekmeli ve akabinde bazı haklardan mahrum edilmeli.