28 Ekim 2021 Perşembe

Çocuklarımıza Bırakacağımız Miras

Kız çocuğu da aynı, erkek çocuğu da aynı dense de toplumumuzun bir kesiminde kız çocuklarına karşı aşırı bir korumacılık var. Onlar, kızımın başına bir şey gelir düşüncesiyle tedbir üzerine tedbir alırlar. Diğer bir kesim daha var ki saldım çayıra, Mevla’m kayıra dercesine kendi haline bırakır.

Toplum olarak orta yolu bulmak zorundayız. Zira aşırı korumacılık da yanlış, çocuğu kendi haline bırakmak da.  Şu var ki toplum olarak çocuklara ne şekilde davranacağımız, onları hayata nasıl ve ne şekil hazırlayacağımız konusunda kafamız net değil. Bu konuda ne yapılabilir diye çok kafa yorduğumuz da yok. Yaptığımız tek şey, ya kendi doğrularımızla hareket etmek ya büyüklerden gördüğümüzü uygulamak ya büyüklerin bize uyguladığını taklit etmek ya bildik polisiye tedbirlere başvurmak ya da baskı uygulamak. Bu durum sadece anne baba ve diğer aile bireyleri için geçerli değil, eğitim camiası için de aynı durum söz konusu. Hangi yolları denersek deneyelim, çoğu anne-baba ya da eğitimci, yıllar sonra "Çocuk yetiştirmede ve eğitmede istediğimiz başarıyı elde edemedik. Bir yerlerde hata yapıyoruz ama nerede" şeklinde serzenişte bulunur. Matematik formülü değil ki formülü girince istenilen sonucu bulalım. Çocuk da olsa, karşımızdaki insandır. 

Nasıl yaparsak yapalım, hangi yolları denersek deneyelim, çocuğumuz ister kız ister erkek olsun, hayatın her safhasında onları, her türlü zorluğa karşı hayatın içinden yetiştirmek zorundayız. Aşırı korumacılığın, tedbir üzerine tedbir almanın, baskı üzerine baskı kurmanın, yaşına uygun sorumluluk vermemenin, ben çektim, çocuğum çekmesin deyip her şeyine kol-kanat germenin, saçı süpürge etmenin çocuklardaki öz güveni yok ettiğini düşünüyorum. Kendisine güvenilmediğini hissettirdiğimiz, sen yapamazsın dediğimiz çocuklarımızın, bir türlü kendileri olamadıklarını, yaşları büyüse bile kendi işini ve sorumluluğunu yeterince üstlenemediğini görüyoruz. Haliyle sırtımızdan inmiyor. Maalesef çocuğumuzu bu noktaya getiren de bizleriz. Çünkü yaptıklarımızla ya da yapmamız gerekenleri yapmamakla öz güven aşılayamadığımız çocuğumuzun, büyüdüğü zaman bile öz güveni eksik kalıyor. Nicelerini bilirim ki bir işi tek başına yapamazlar, yalnız başına kalamazlar.

Öz güven ne zaman kazanılır? Ağaç yaşken eğilir misali, öz güven küçükken kazanılır, maalesef sonradan kazanılmıyor. O yüzden diyorum ki bir anne-babanın ve eğitimcinin, bilgi ve terbiyeden önce ilk yapmaları gereken çocuklara öz güven aşılamaktır. Küçük yaşta öz güven elde edenlerden korkmayacaksın. Çünkü onlar her işi yaparlar. Ne aç kalırlar ne de dertlerini anlatmaktan aciz. Ekmeğini taştan çıkarırlar, sorunlarını da çözerler. O yüzden çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras mal-mülk değil, öz güven olmalı.

Hangi Partiyi Tutuyorum?

Bir okuyucum, bir yazımın altına “Merhabalar, yazılarınızı uzun zamandır takip ediyorum ama siyasi görüşünüzü merak ediyorum. Hangi partilisiniz?” şeklinde bir yorum yazmış. Zaman zaman başka platformlarda böyle sorularla muhatap olduğum için bu konuda bir yazı yazmak vacip oldu artık. Okuyucum haklı. Çünkü bizde hangi partili olduğumuz merak edilir. Bu yazımda bu merakı gidermeye çalışacağım inşallah.

Sadece hangi partili olduğumuz mu merak edilir? Bunun dışında aynı zamanda hangi takımı tuttuğumuz, din ve dünya görüşümüz, sünni-alevi olup olmadığımız, dindar-mütedeyyin-İslamcılığımız veya laik sekulerliğimiz, Türk-Kürk-Afgan-Suriyeli olup olmadığımız, Atatürk’ü sevip sevmediğimiz merak edilir. Niye merak ederiz? Bir kişinin görüşünü öğreneceğiz ki aynı görüşte isek konuşurken muhabbetin dibine vuracağız. Farklı görüşte isek tartışma için kolları sıvayacağız. Bazen de kişiyi mimlemek, kara listeye almak ve mesafe koymak için tanımadığımız muhatabımıza yem bile atarız. Daha olmadı, kişi sosyal medya kullanıyorsa sayfasına girip paylaşımlarına bakarız ki kim olduğunu bilelim.

Neyse gelelim konumuza. Partili değilim, partici ise hiç. Bu demek değildir ki parti, siyasetle hiç işim yok. Türk milletinden olup da siyasete ilgi duymayan ve siyaset konuşmayan olmaz. Yediden yetmişe her birimiz siyasetin tam göbeğindeyiz. Çünkü bizde siyaset her şeydir. Seçmen, ülkenin kurtuluşunu siyasetten bekler. O yüzden bu ülkede sadece seçim zamanı değil, her gün her saat her yıl siyaset konuşulur. Toplum olarak çok politize olduk vesselam. Doğru mu bu yaptığımız? Profesyonel politika yapanlar her gün siyaset konuşabilir ama vatandaşın Allah’ın günü siyaset konuşmasını doğru bulmuyorum. İşimize ve gücümüze bakmamız lazım. Hoş, siyaset yoluyla bu ülke meselelerinin çözüleceği inancımı da her geçen yıl kaybediyorum.

İlk oyumu Özal zamanında “Eski siyasi yasaklıların yasaklılığı kalksın mı, kalkmasın mı” referandumunda kullandım. O günden 2019 mahalli seçimlerine gelinceye kadar dindar, mütedeyyin ve İslamcıların ağırlıklı olarak oy verdiği partilere oyumu verdim. 2011 yılından itibaren mütemadiyen oy verdiğim partimin yaptığı yanlışları içeriden biri olarak eleştirmekle beraber kötünün iyisi ve başka alternatifi yok diye oy vermeye devam ettim. 2019 mahalli seçimlerine gelince, kimsenin yanlışını düzelteceği yok, bunların emellerine alet olmayayım diyerek sandık görevlisi olmama rağmen sandık görevimi de iptal ettirerek görev almadım, oy vermeye de gitmedim. Sandığa gitmemekle pişmanlık duydum mu? Hayır. Aslında oy vermeme işini 3-5 yıl öncesinden başlatmam daha iyiydi ama bir umut devam ettim. Bundan sonra da şu anki halimle sandığa gitmeyi düşünmüyorum. Çünkü mevcut, umutları tüketiyor ve yok ediyor, iktidar adayları da umut vermiyor. Maalesef bu durumumuz 2000 öncesi siyasi tükenmişliği andırıyor. Bu umutsuzluk ve hayal kırıklığı sadece ben de değil, toplumun belli bir kesiminde var ve her geçen gün artıyor. Yapılan saha araştırmalarında, kararsızların oy oranının yüksekliği de bunu gösteriyor. Çünkü seçmenin kafası karışık. Bu kafası karışık olanların belli bir yüzdesi belki de sandığa gitmeyecek. Çünkü her gelenin bize hizmet diye sunduğu ve övündüğü, yalancı bahardan ve pansuman tedbirlerle günü kurtarmaktan, belli bir kesimi ihya ederken diğer kesimleri mağdur etmekten başka bir şey değil.

Özetle, halihazırda bir partim yok, partisizim. Türkiye’nin dertlerine çözüm bulacak bir siyasi parti göremiyorum. Sandığa gitmemek çözüm mü? Değil elbet. Çünkü oy versek de vermesek de bu ülkeyi birileri yönetecek ve biz bundan şu ya da bu şekilde etkileneceğiz. Ama birilerinin değirmenine de su taşımak istemiyorum. Şayet içime, şu siyasi parti sorunlara çözüm getirir şeklinde bir umut doğarsa gidip ona oyumu verebilirim. Oy vereceğim partinin de dinine, imanına, Allah-din-peygamber dediğine, namazına, niyazına ve dini söylemine bakmayacağım. Oy vereceğim parti, toplumsal barışı sağlayacak, kutuplaştırmayı en aza indirgeyecek, milleti mali yönden rahatlatacak, hizmetten başka ajandasında gizli planı olmayacak, cebini doldurmaya gelmeyecek, ideolojik davranmayacak, kadrolaşmayacak, adalet ve ehliyeti merkezine alacak, ülkeyi kendi emellerine alet etmeyecek, ülkeyi namerde muhtaç etmeyecek, ülkenin kaynaklarını ve geleceğini yok etmeyeceği gibi üzerine koyacak, çevresiyle kavgalı olmayacak, partide lider değil, ekibi ön planda olacak vs. şeklinde olmalıdır. 

Yöneticilerimiz Nezaket Kurallarının Neresinde? *

Protokol ve nezaket kuralları, resmi kurum ve kuruluşlarda olmazsa olmazdır. Riayet edilmediği takdirde affı yoktur. Çoğu zaman krizlere sebebiyet verir. En hafifiyle ayıp edilmiş ve pot kırılmış olur. Bu yüzden başta amir ve yöneticiler olmak üzere kurum çalışanları, bu konuda kurs ve seminerlerden geçirilir. Burada niyetim bu kurallardan bahsetmek değil. Sadece bir tanesinin üzerinde duracağım: "Olağanüstü durumlar hariç, sabah saat 9.00'dan önce akşam saat 21.00'dan sonra telefon edilmez" . Bu kuralı bilmeyen yönetici, amir ve memur yoktur. Ama ne kadar riayet ettiğimiz tartışılır. Çünkü bizde tüm kurallar çiğnenmek ya da bizim dışımızdakilerin uyması için vardır.


Telefonla ilintili olarak son yıllarda bir de WhatsApp, Bip gibi mesajlaşma hayatımıza girdi. Bugün telefonla konuşma yerine genellikle bu mesajlaşma yolları kullanılıyor. Her türlü bilgi, belge, video, resim, yönetmelik, talimat, duyuru, resmi yazı vs bu yol ile hızlı bir şekilde ulaştırılabiliyor. Mesajın birden fazla kişiye ulaşması istendiğinde, kişiler seçilerek veya grup kurularak tek tuşla grubumuza dahil ettiğimiz kişilere saniyeler içerisinde gönderebiliyoruz. Aynı zamanda gönderdiğimiz mesajın muhataplarımız tarafından okunup okumadığını da takip edebiliyoruz. Bu mesaj sistemini, telefonu olan herkes kullandığı gibi resmi kurumlar da kullanıyor. Hatta mesajlaşma resmi kurumlarda çok yaygın. Çalışanların eli, ayağı dense yeridir.


Bugün her kurum ve  her birim yöneticisinin alt birimleriyle iletişim kurmak, bilgi ve belge paylaşmak ve gereğinin yapılmasını istemek amacıyla ayrı ayrı Whatsapp/Bip grupları var. Grup kurma işi Ankara'dan illere, illerden ilçelere, belde ve köylere kadar uzanıyor. Olsun olmaya. Ki ihtiyaç. Bu teknoloji ve iletişim çağında bu imkandan faydalanmak lazım. 


Peki, WhatsApp ve Bip kuran ve bu grupları yöneten üst yöneticiler, yazımın başında değindiğim protokol ve nezaket kurallarına yani sabah 9.00'dan önce ve akşam 21.00'den sonra telefon edip başkasını rahatsız etmeme kuralına, Whatsapp ve Bip mesajlaşmalarında ne derece riayet ediyorlar? Gördüğüm kadarıyla riayet eden yok. Çünkü ne mesai biliyorlar ne tatil ne akşam biliyorlar ne sabah. Neredeyse 24 saat yağmur gibi mesaj gönderiyorlar. Ankara'daki illere, illerdekiler ilçelere, ilçelerdekiler köy ve beldelere gönderiyor durmadan. Kişilerin bir tane grubu olsa yine gam yemeyeceğim. Çünkü her bir çalışan ve yöneticinin dahil olduğu onlarca grubu var. Bu mesajları görünce gece 10-11 saatlerinde telefon açmak bana daha masum geldi. Telefonla en azından bir kişi rahatsız oluyor. Mesajla ise o kurumu ilgilendiren herkes rahatsız oluyor.


Mübarekler, mesainin suyu mu çıktı? Sizin ev hayatınız yok mu? Ailenize zaman ayırmaz mısınız? Uyku sorunu mu yaşıyorsunuz da ben uyuyamıyorum, bunları da uyutmayayım mı diyorsunuz ya da iş yapar gibi mi görüneceksiniz? Geceleri bu mesajların gereğini yapın diye gönderdikten sonra sahi gündüz ne iş yapacaksınız siz? Sonra gece gece bu mesajın gereğini kim, nasıl yerine getirecek? Çalışan mecbur mu telefonu yanında tutmaya ve bu mesajlara bakmaya?


Ah gönderilenler de çok önemli bir şey olsa… Çünkü aynı bilgi ve istek sabahında kurumun yazışma adresinden de geliyor. Tüm bu mesajlaşmalar hem bilgi kirliliğinden hem özel hayatı yok saymaktan hem de mesai mefhumunu yok etmekten başka bir şey değildir. Bunu yapan yani haberleşmenin, mesajlaşmanın cılkını çıkaran yöneticilerimiz, bu aşamadan sonra hiç protokol ve nezaket kurallarından ve mesai mefhumundan bahsetmesinler. Unutmayın ki gece çalışan, ha bire mesaj gönderen yönetici plansız bir yöneticidir. İş bitirmezler. Bal yapmaz arı gibidirler. Bunlar çalışanlarına sadece külfet verirler. Böyle plansızların altında çalışanlara da Allah ecir ve sabır versin. Yatıp zıbarın be! Tek kelimeyle insaf insaf insaf... 


*08/11/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.