4 Nisan 2021 Pazar

İş ve Ben

İster kabul edin ister etmeyin, bana göre iş dendi mi ben, ben dendi mi iş akla gelir. Zira iş beni, ben de işi çok severim. Tuttuğumu da koparırım. Ne o benden uzaklaşır ne de ben ondan. Muhteşem ikiliyiz diyebilirim. Buna kısaca iş bitirici diyebilirsiniz. Örneklerle açıklamadan önce yapılacak işiniz varsa bir telefon kadar yakınım. Üstelik servis ücreti yok, işçilik yok. Yani meccanen. Yeter ki sonucuna katlanın.


Biri benden için "Bu, iş bilmez ve iş yapamaz, nasıl pazarcılık yapacak, poşet açmayı bile beceremez" demişti. Bu sözü çok zoruma gitti. Pazarcılık yapmadım, herhangi bir esnafın yanında çalışmadım ama fi tarihinde bir gün bir markete girdim. Meyve reyonuna geçtim. Meyve kasalarının önünde, çiviye asılı çok sayıdaki poşetlerden birini koparıp meyve koymak için açmaya çalıştım. Açamadım. Öyle göründüğü kadar kolay değilmiş poşet açmak, zormuş meğer. 


Poşetlerin parasız olduğu ve kasiyerin önünde bolca olduğu, müşterinin istediği kadar aldığı dönemlerde, aldıklarımı koymak için bir poşet açmaya kalktım. Baya uğraştım açmak için. En iyisi dışarıda uğraşayım deyip aldıklarımı alışveriş arabasına koydum. Birkaç poşet alarak dışarı çıktım. Deneye deneye poşet açmanın ilmini öğrendim. Demek ki bunun için ustalık gerekiyormuş. Şimdi bulabilirsem, poşet açmak benim için çocuk oyuncağı artık. Maalesef bu ustalığımı şimdi gösteremiyorum. İstersem, kasiyer sayıyla ve açarak veriyor. 

*

Bazen maden suyu açacak olurum ama açacak yok. Bazılarının masa, duvar gibi yerlere koyarak vurmasıyla kapağı açtığını görürüm ve onlara gıpta ederim. Kimsenin olmadığı ortamlarda bunu ben de denerim. Masanın ucuna şişeyi dayayarak açmaya çalışırım. İlk denemede olmasa da açarım açmasına ama ardında zayiat bırakırım. Ya masanın kenarı yontulmuş olur ya da içindeki asit fışkırır. Bu arada çakmakla açanların yolunu denemedim. Nasıl beceriyorlar bilmem. Duam, Allah onları bildiği gibi yapsın. Çakmağı denesem, kuvvetle muhtemel çakmak alev alır. Sonra ayıkla pirincin taşını. Tabi pirinç ayıklayacak el kalırsa. Bunun yerine pense bulursam penseyle açarım. 

*

Tamirat işinde de fena değilim. Bazen musluk değiştirmek ya da damlayan musluğu sıkıştırmak için bu iş tam bana göre derim. Alırım elime İngiliz anahtarını. Öyle sıkarım ki sıktığım musluk bir daha damlatmayacak. Nihayet sıktığım musluk kırılır, musluk bir tarafa, ben bir tarafa giderim. Sonrasında akar su gibi oluk oluk su akar borudan. Akacak kan nasıl ki damarda durmuyorsa, benim çeşmedeki su da vanadan kapanıncaya kadar akar. İkinci bir emre kadar vana açılmaz. Ta ki yeni bir musluk alıp çeşmeci gelinceye kadar. Ardından, cebime sıkışmış para çeşmeciye gider. Üzerim ıslanmıştır ve banyoya uzanınca kirlenmiştir, temiziyle değiştiririm. Sonuç, iş bitmiştir. Musluk bir daha damlatmaz.

*

Araba ve aksamından anlama işi de tam bana göre. Göreceksiniz bu konudaki hünerimi ve hepiniz bana şapka çıkaracaksınız. 


Bir gün arabamın arka koltuklarına kayınvalide ile kayınpeder bindi. İnerken arka sağ tarafta oturan kayınvalidem bindiği kapıdan inemedi. Çünkü kapı açılmadı. Sol taraftan indi. Kapı dışarıdan açılıyor, içeriden açılmıyor. Olacak şey değildi benim için. Hanıma, annen bir defa arabama bindi, kapıyı bozdu. Ah o  annen yok mu diyorum. 


Aylarca arabaya böyle bindim. Biri arka tarafa oturmuşsa ya camı indirip dışarıdan açtırdım kapıyı ya da ineceği zaman kaldırımda bekleyen birinin yanında durarak ön sağ kapının camını indiriyorum, kardeş, şu kapıyı açıverir misin diyorum. Bu buluşumdan dolayı içeridekiler zekama hayran kalıyorlar ve gülüşüyoruz. 


Ne zamanki arabaya binsem, arkada oturan kapın açılmıyor dese, o kapı kayınvalidemin işi. Kaşla göz arasında kadın ne yaptı bilemiyorum. Kapı, o bindikten sonra açılmadığına göre yaptı bir şeyler ama ne yaptığını kabul etmiyor diyorum. 


Gel zaman git zaman, olmayacak böyle, bir kaportacıya göstermeliyim dedim ama kime göstereceğim. Zira tanıdığım bir kaportacı da yok. Tanımadığım birine gitsem, ne kadar alır, kim bilir. Bu arada bazı çokbilmişler de çocuk kilidi kapalıdır, oraya bak dedi ama aldırış etmedim. Çünkü benim araba eski model, çocuk kilidi ne arardı arabamda. Çocuk kilidi olsa olsa konforlu ve yeni arabalarda olurdu. Hem çocuk kilidi olsa bugüne kadar böyle bir kilitten haberimiz yok ki oynayalım. 


Sonunda evime yakın Meram Sanayiye, bir tanıdığımla gittim. Tanıdığımın tanıdığı kaportacı, neyi var dedi. Bu kapı dışarıdan açılıyor, içeriden açılmıyor dedim. Kapıyı dışarıdan açmasıyla kaş göz arasında kapıyı kapatması bir oldu. Tamam, şimdi içeriden de açılır dedi. Bir şey yapmadın ki açılsın dedim. İçine girip kapıyı kapattım sonra açtım. Hayret ki hayret! Aylardır açılmayan kapım açılmıştı. Ustaya ne yaptın buna yoksa okuyup üfledin mi dedim. Meslek sırrı dedi. Şu sırrını söyle, meraktan çatlatma beni dedim. Çocuk kilidi kapalıymış, açtım dedi. Yani benim bu arabada çocuk kilidi mi varmış dedim. Evet, ne sandın dedi. Ne vereceğiz dedim, borcun yok dedi. Israr ettim. Borcun yok dedi. Bu arada borcumun olmamasına, kapının açılmasından daha çok sevindim. Ayrılırken çocuk kilidinden dolayı kapıyı açamadığımı kimseye söyleme, olur mu dedim. Güldü. Benden başka bu arızayla böyle gelen var mı dedim. Tek tük gelen olur dedi. Şükür, yalnız değilmişim dedim, ayrıldım. Merakıma giden, kimsenin oynamadığı ve kullanmadığı çocuk kilidini kayınvalidem nasıl buldu da ne ara kapattı? Gerçi o, hiçbir yere dokunmadım diyor. Hala da dokunduğunu kabul etmiyor. Sürtünmüş demek ki. Gerçi suçu kim kabul eder ki? Ben olsam, ben de kabul etmem. Hasılı bir kapı tamirini sade yağdan kıl çeker gibi böylece masrafsız bir şekilde gidermiş oldum. Aylarımı aldı ama olsun. Masrafsız olduktan sonra ayların ne önemi vardı benim için. 

*

Araba sürmeyi pek sevmem. Tek başına iken her yere ya toplu taşıma ile ya da yürüyerek giderim. Ailecek bir yere gideceksem arabayı çalıştırmak vacip olur. Dönüşte arabayı çalıştırınca ev sahibi, sağ farın yanmıyor, bunu elektrikçiye bir göster, der. Vazifesi sanki, tek far neyime yetmezse. Arabayı boşa alır, el frenini çeker, arabadan inerim. Yanmayan farın üstündeki kaputa elimle birkaç defa vurunca yanmayan far yanmaya başlar. Gördüğünüz gibi far dayak istiyormuş. Birkaç tokat yiyince kendine geldi hemen diyorum. Gülüşüyoruz. Bizi uğurlamaya çıkan hane halkı da bu buluşuma gülüyor. Varsın gülsünler. Onların sözünü dinlesem, ertesi günü soluğu elektrikçide alacaktım ve cepten ne çıkardı, bunu kestiremiyorum.

*

Arabayı oğlan sürüyor. Bir gün geldi. Baba, arabanın ekranı yanmıyor, karanlıkta gidiyorum, bir tamirciye götürsek dedi. Tamir dendi mi hiç aralaşmayan cinlerim başıma üşüşür. Evlat, ben bir bakayım. Bunun için tamircide ne işimiz var diyorum. Bakıyorum. Yanmıyor gerçekten. Bu haliyle sürsen kaçla gittiğini bile bilemezsin. Ekranın üstüne farda olduğu gibi birkaç vurdum. Ekran yandı. İş bu kadar basit evlat. Vuracaksın, o sana acımıyorsa sen ona hiç acımayacaksın dedim.


Bir işi daha yüzümün akıyla bitirdim diye sevinmiştim ki sevincim kursağımda kaldı. Ertesi günü baba, ekran yine yanmıyor, var bunda bir şey dedi. Benim gibi vurmadın mı dedim. Vurdum hem de kaç kere denedim, olmadı dedi. Benim tokadımı istiyor dedim içimden. Gidip vurdum, vurmayı biraz daha sertleştirdim. Bana mısın demedi. Bu defa yutmadı araba aynı numarayı. Bize sanayi yolu göründü deyip atladım arabaya. Elektrikçiye vardım. Arabanın sıkıntısını söyledim. Düğmesinden kapatmışsınızdır, açıver dedi. Nerede burada düğme. Sonra kim, niye kapatsın? Gel şu düğmeyi bir gösteriver dedim. Direksiyonun sol tarafında ekran düğmesi varmış. Usta açtı ve ekran yandı. Arabayı çok elden kullanırsan böyle olur ve düğmeyi kapatanı da bulamazsın dedim. Hoş, kimse kapatmamıştır, kapattıysa da ekranı kapattığını bile hesaba katmamıştır. Elektrikçiden ayrılırken bunu kimseye anlatma olmaz mı dedim. Olur dedi, gülüştük. Bu arada elektrikçi bu yaptığından para almadı. Beni sevindiren de yine bu oldu. Arabam, sanayiye gitmeyi sevmediğimi bildiği için “Tamam, bana baktırma ama bu vesileyle en azından sanayiyi bir gör” demiş olmalı.


Hasılı dostlarım, iş bitiriciliğim, iş ve ben ya da ben veya iş hayatım bu şekilde devam eder gider. Size sadece birkaç örnek verdim. Elektrik prizi ve duy değiştirmeyi, patlayan lambayı çıkarıp yenisini takmayı, tıkanan lavabonun hortumunu çıkarıp yenilemeyi, kırılan camı camcıya kestirip takmayı ve macunlamayı, dolabın vidası çıkmış ya da düşmüşse vidalamayı saymıyorum bile. Çünkü uzar gider hünerlerim.  Bir işiniz olur da haber etmezseniz hakkım kalır. Üstelik meccanen, bu el emeği göz nuru işlerim.

3 Nisan 2021 Cumartesi

Doğum Günü Kutlamalarına Teşekkür *

Zaman zaman doğum günü kutlamalarıyla ilgili paylaşımlar dikkatimi çeker. O kadar kişinin doğum günü kutlanıyor ki bunları kıskanmamak elde değil. Sonrasında, doğum gününü kutlayanların sanal alem kutlamalarından ibaret olmadığını, yayımladığı teşekkür mesajından anlayınca onlara olan kıskançlığım bir kat daha artırıyor. Benim doğum günümü bir zamanlar sadece çalıştığım banka kutlar ve kutlamanın ardından "Bankamızda, adınıza çekebileceğiniz birikmiş krediniz var. Bugüne özel sadece kimliğinizle uğrayarak kredi çekebilirsiniz" eklemesi yapar. Bir de GSM operatörü -konuşma limitimi dolduruyormuşum- gibi doğum günümü kutladıktan sonra "Bugün akşama kadar x'li hatlarla doya doya konuşabilirsin hem de ücretsiz" mesajı gönderir. Hakkını yemeyelim, doğum günümü her yıl Kızılay da kutlar. Başka? Eksik olmasın, MEB de kutlar. Sürpriz pasta zaten lüks benim için. Nasıl bir şeydir de bilmem. 

Gördüğünüz gibi doğduğum günümü kutlayanlar bir elin parmağını geçmiyor. Bu durumda, bazılarının sayısız doğum günü kutlamalarını ben kıskanmayayım da kim kıskansın. Bu duruma patlasam da çatlasam da bana, şu doğum günleri kutlanan bazılarının, kutlamaların ardından yayımladığı teşekkür mesajını irdelemek kalıyor.

Muhteremin doğum günü dolayısıyla yayımladığı teşekkür mesajından anladığıma göre kimi dostları mesaj çekerek kimi Whatsapp/Bip'ten yazarak kimi telefonla arayarak kimi bizzat gelerek kimi de sosyal medyayı kullanarak doğum gününü kutlamış. E-posta gönderen, Messenger'i de kullanan oldu mu bilmiyorum. Çünkü teşekkür mesajlarında rastlamadım. Tüm dostları, değişik yolları kullanarak bu mutlu gününde muhteremin yanında olmuşlar.

Gördüğünüz gibi buraya kadar her şey normal. Bana normal gelmeyen belki de başıma gelmediği için bilmediğim durum, teşekkür mesajının sosyal medyadan yayımlanması. Tamam, doğum gününü sosyal medyadan kutlayanlara sosyal medya aracılığıyla bir teşekkür mesajı, olması gerekendir. Garibime giden ve beni meraktan çatlatan, telefonla arayarak doğum gününü kutlayana, her türlü mesaj yolunu kullanarak doğum mesajı gönderene niçin sosyal medyadan teşekkür edilir? Merak ettiğim, telefonla doğum gününü kutlayana, telefonda teşekkür etmedi mi ya da mesaj çekene cevap vermedi mi? Onlar tebrik etti, bu sustu mu? Susmadıysa "Size sosyal medya aracılığıyla toplu halde bir teşekkür mesajı yayınlayacağım" mı dedi yoksa? Gel de çık bu işin içerisinden. Acaba bu kimse, doğum günümü kutlayan sevenlerimin arasında sosyal medyayı kullanmayan olabilir mi diye düşünmedi mi? Farz etsin ki tüm sevenleri sosyal medyayı kullanan olsun. Kim ne şekilde yani hangi platformu kullandıysa o yol ile teşekkür etmek, olması gereken değil midir? Neyse anlamayınca böyle garip sorular geliyor aklıma. Burada bir merakımı daha gidermek isterim. Herkes herkesin doğum gününü böyle takip mi ediyor?

Doğum günü kutlamalarına dair yayımlanan teşekkür mesajına geleyim tekrar. O kadar dostun, senin doğum gününü değişik platform ve araçlarla kutlasın. Sen hepsine sosyal medyadan isim vermeden topluca teşekkür et. Olacak şey mi bu? Bu yol biraz basit kaçmıyor mu? Ben böylelerinin yerinde olsam sadece sosyal medya ile yetinmem, hepsinin ismine yer vererek gazetede bir sayfalık bir teşekkür mesajı yayımlatırım. Hatta biraz daha geriye giderim ve şöyle başlarım:

Doğum günüm dolayısıyla;

Beni doğurup sütünü veren ve büyüten anneme,

Doğumum esnasında beni doğurtan falan ebeye, (ya da operatör falan doktora)

Ebe ya da doktora yardım eden falan hemşireye,

Hastanede yatarken çiçek gönderen falan falan kimselere,

Meyve suyu getiren şuna şuna, 

Sünnetimi yaptıran Tıkır'a,

Telefonla arayan şu şu kimselere,

Mesaj gönderen bu bu kimselere,

WhatsApp, Bip aracılığıyla iyi dilek temennilerinde bulunan şu şu şu kimselere,

Sosyal medyadan doğum günümü kutlayan falan falanlara,

Evime kadar bizzat gelerek doğum günümü kutlayan şu şu şu dostlarıma,

Pasta keserek bana sürpriz yapan personele, çalışma arkadaşlarıma ve aileme vs.

En kalbi duygularımla teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.

Burada tüm kutlayanları tek tek yazsak bir sayfa yetmez denebilir. Bunun da yolunu sizler için düşündüm. Örnek, kaç kişi telefonla arayıp doğum gününü kutladıysa, parantez içinde sayı belirtilebilir. (20 gibi)

İçinizden, abartıyorsun dediğinizi duyar gibiyim? Kim? Ben mi abartıyorum yoksa bir başkası mı? 


*07.04.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

2 Nisan 2021 Cuma

Havamdayım

İki gündür bende bir hava bir hava. Nedir sendeki bu hava derseniz, sormayın. Zira havamdan yazmak gelmiyor içimden. Bilmezsiniz, başka bir duygu bu. Bu duyguyu yaşamadı iseniz zaten anlayamazsınız. Ama sizi daha fazla merakta bırakmayacağım. Zira size kıyamam, bir de sizi haberdar etmezsem çatlar ölürüm.

İki gündür müdürlüğe vekalet ediyorum. Nasıl oldu bu derseniz, anlatayım efendim. Milli Eğitim Müdürümüz il dışında olacağından iki günlüğüne izin aldı. Haliyle kurum amiri izinli olunca yerine birini bırakması gerekiyordu. Yerine bırakacağı kişi de yokluğunu aratmayacak biri olmalıydı. Bu özellikte bir şube müdürü vardı. Kıdem, tecrübe ve kabiliyet ne ararsan vardı kendisinde. İşleyişe de hakimdi.

Ama hesaba alınmayan bir şey vardı. O da kendisine vekalet bırakılacak tecrübeli şube müdürü de birtakım tahlil ve tetkikler için hastaneden randevu almış ve kuruma gelemeyecekmiş. Bu durumda ne yapılacak, nasıl bir çözüm bulunacaktı? Bu sorun da müdürün sorunuydu ve bir çözüm bulacaktı. Bunun için iki günlük tatil sevincini sekteye uğratacak değildi. Yerine de birini buldu mu keyfine diyecek yoktu.

Vekaleti bırakacağı elindeki tek seçenek de bu şekil suya düşünce müdürü aldı bir düşünce. Hem de karar kara düşünüyor. Öyle ya, kime bırakmalıydı vekaleti. Tatilden de vazgeçemezdi. Sağına baktı, soluna baktı. Elindeki tüm seçenekleri değerlendirdi. Aklına da kimse gelmedi. İle, vekaleti bırakacağım birini görevlendirin diyemezdi. İl birini görevlendirse de belediye sınırları dışında diyerek kimse gelmezdi zaten. Çünkü bu kurum saymanlığa benzemezdi. Saymanlıktan biri izne ayrılsa veya hastalansa yerine diğer ilçelerden veya il merkezinden birini görevlendirirler; kimse de ben gitmem, beni oraya geçici de olsa görevlendiremezsin diyemezdi.

Aslında müdürün elinde değerlendirebileceği bir seçenek daha vardı ama bunu alternatif olarak hiç düşünmedi. O da aynı statüde şube müdürü olarak görev yapan bana vekaleti bırakmasıydı. Bana vekaleti bırakmak demek baldıran zehri içmesi demekti. Çünkü iki gün sonra geldiğinde kurumu yerinde bulamayabilirdi. Böyle bir imaj vermişim kendisine.

Sonunda, ne olacaksa olsun, ramazan öncesi tatilimden mi vazgeçeyim demiş olmalı ve vekaleti bana bıraktı. Bana vekalet sende dedi. Pek belli etmesem de heyt be, işte bu dedim, kendi kendime. Zira sevincime diyecek yoktu. Nasıl sevinmem. Gökte ararken yerde bulmuştum müdürlük koltuğunu. Vekil de olsa müdürlük müdürlüktü. Zaten el vekile,, kel asıl denmiyor muydu. Her ne kadar bu vekillik, meclis vekilliği gibi olmasa da bir günlükte olsa krallık krallıktı. Üstelik iki gün vekaleti yürütecektim. Gerçi vekalet görevi bizim ailede irsi. Yabancısı değiliz yani. Bu, amcamdan bana geçmiş olmalı. Rahmetli amcam da 80 ihtilalinde belediyede çalışırken Konsey, tüm belediye başkanlarının görevine son vermiş, yerine belediye başkanı olarak rütbeli bir asker görevlendirmiş. Rahmetli amcam da rütbeli asker gelinceye kadar bir günlüğüne belediye başkanlığına vekalet etmiş. Oğlunun ve belde halkının bile haberinin olmadığı bu vekaletten, amcam emekli olduktan sonra ben haberdar olmuştum. Bana ben belediye başkanlığı da yaptım demişti. Demek ki bu vekalet bana ondan tevarüs etmiş olmalı. Üstelik benimki bir gün daha artırımlı.

Vekil olacağım günün gecesini zor yaptım. Gözüme uyku girmedi. İçimde hissettiğim tarifi imkansız sevincin yanında sorumluluk da başa bela idi ve gereğini yapmalıydım. Akşamından bir telaş bir telaş. Eşime,  giydiklerimi bir değiştireyim dedi. O da takım giyer misin, gri olanı dedi. Benim gri olan takım mı vardı, hele bir göster dedim. Gösterdi. Varmış meğer. Nereden bileyim, üzerimden takım elbiseleri çıkaralı yıllar oldu.

Sabah kahvaltısını yapar yapmaz takım elbiseyi giydim. Harar gibi geldi elbise. Bu elbiseyi kilolu ve göbekliyken diktirmiştim. Kendimi yollara vurduktan sonra ne kilo kaldı ne de göbek. Bana da içine bir kişi daha giren bu takımı giymek kaldı. Takımı giyince altına spor ayakkabı olmaz dedim, aylardır boya yüzü görmeyen botumu giydim.

Yola çıktım. İçim kıpır kıpır. Her günkü gibi değildi bu mesaiye gidişim. Eskiden arabanın tekeri ileri ileri gitse de benim ayaklar yine mi dercesine geri geri giderdi. Bu sefer durum başkaydı. Bir an evvel varmalı ve vekaleti devralmalıydım.

Bir saatlik yolculuğun ardından dairenin önüne geldim. Karşılaştığım manzara diğer günlerden farklı değildi. Hiçbir personeli kapının önünde beni beklerken görmedim. Bir karşılama töreni düzenlememişlerdi. Karşılama olmayınca haliyle halı da serilmemişti.  Moralim bozuldu bozulmaya ama pek bozuntuya vermedim. Personel de pişecekti zamanla.

Yukarı çıktım. Çocuklar, hani karşılama töreni dedim. “Deseydin bando bile hazırlardık” dediler. Halbuki ben dedikten sonra ne anlamı kalırdı. Vakit kaybetmeden odama yöneldim. Dedim ben vekilim. Odamın kaçtığı yok. Milli Eğitim Müdürünün odasına girip koltuğuna şöyle bir kurulayım dedim. Oda kapalıydı. Zaman zaman baktım, iki gündür oda kapalı. Sanırım giderken müdür, personele odamı kilitleyin ve içeriye almayın demiş olmalı. Neyse koltuk değil mi, ha ora ha bura. Sen unvanıma bak dedim ve odama geçip oturdum. Bereket, odamı açmayı akıl etmişler.

Şube müdürlüğü koltuğuma vekil müdür olarak oturdum. Müdürün yokluğunda ne yapabilirdim. Beni bir düşüncedir aldı. Personele moral olsun diyerek ilk yetkimi kullandım. Bir personelle şefe haber gönderdim. Personele ek maaş yapsın dedim. Olmaz dedi. Meğerse maaş sadece 15’inden 15’ine bir kez yapılıyormuş. Oturduğum binayı en azından katı satayım, kötü günlerde kullanmak üzere kurumun yedek akçesi olsun istedim. Bina kaymakamlığa aitmiş. Bu da olmadı. Hasılı müdür vekili görevim, iki gündür yetkisiz ve etkisiz eleman olarak sürüyor. Yetkisiz ve etkisiz bir eleman olsam da bana bir getirisi olmasa da yine de vekil müdürlük bir başka. Anlatılmaz ancak yaşanır.

Müdür vekili iken ilk ziyaretçimi de odamda kabul ettim. Çayımı içmeye gelmiş. Konuşma arasında kendisine Şube Müdürü Ramazan Yüce ile mi görüşmeye geldin yoksa Milli Eğitim Müdür Vekili Ramazan Yüce’yi mi? Şayet Müdürü ziyarete gelmişsen seni yan odaya alacağım, dedim. Anlamsız bir şekilde baksa da benim için bu ayrıntı önemliydi. Hoş önemli olsa da haydi oraya geçelim deseydi, oda kapalıydı zaten.

Yazıyı tam bitirmiştim ki saate baktım. Krallığımın pardon vekilliğimin bitmesine ramak kalmış. 3 saat sonra vekillik kalkacak üzerimden. Acaba, beni kimse buradan çıkaramaz, ben bu yetkiyi devretmeyeceğim deyip eylem mi yapsam. Off, bir düşüncedir aldı beni. Bana vekaleti bırakmak zorunda kalan müdürdeki düşünce gibiydi düşünmem: Kara kara düşünmek. Hemen havam inmeye başladı. Ne edersiniz ki sayılı günler çabuk geçiyor ve düşmez kalkmaz bir Allah. Hasılı yazık oldu bana. Bundan sonra şube müdürlüğüne talime devam. Bana yazık olduğu gibi bu adam ne diyecek diye bu yazıyı sonuna kadar okuyan size de yazık oldu. Ne yapalım, Allah başka keder vermesin.

Bundan sonra tek umudum, yani tekrar havaya girmem, müdürün yine izne ayrılmasına ve diğer şube müdürünün de herhangi bir sebeple işinin çıkmasına bağlı. Bekleyeceğim hem de umutla.

Bu arada bu vekilliğim ilk vekillik değil, 1991 yılında da bir 5 ay kadar müdür yetkili vekil öğretmenlik yapmıştım.