21 Mart 2021 Pazar

Andımıza Dair *

18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı “Talebenin Her Gün Tekrar Edeceği İbare Hakkında” yayımlanan Bakanlık Genelgesinde açıklanan ve ilkokullar yönetmeliğinde yer alan, 1972 ve 1997 yıllarında değişikliğe uğrayan Öğrenci Andı’nın okullarda okunması, 2013 yılında kaldırılmış, 2018 yılında Danıştay 8.Dairesi bu kaldırma kararını bozmuştu. MEB verilen bu kararı temyize götürdü. Nihayet Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 13 Mart 2021 tarihinde oy çokluğuyla 8.Dairenin kaldırma kararını bozdu. Bu bozma kararıyla birlikte Öğrenci Andı, artık okullarda okunmayacak.

Yukarıda içeriğini verdiğim bilgileri biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var: Bu ülkenin okullarında 2013 yılından beri bu Ant okunmuyor. Buna rağmen kamuoyunda ve sosyal medyada olay sıcağı sıcağına tartışılmaya devam ediyor. Her konuda olduğu gibi toplum yine bu konuda ikiye bölündü:

"Okunsun", "Hayır, okunmasın", "Şimdi biz Türk olduğumuz halde 'Ne mutlu Türküm diyene!' diyemeyecek miyiz?", "Türküm yerine 'Ne mutlu Müslüman’ım' diyelim" ve hızını alamayıp "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." diyerek Andımızı okumalar vs.

Tüm bunlar ve daha fazlası gözümüz önünde cereyan etti. Yazımın bundan sonraki kısmında Andımızla ilgili bazı hususlara değinmek istiyorum:

1. Bir yönetmelik maddesiyle ilgili yargı sürecinin bir 8 yıl sürmesi, yargımızın işleyişini ve hızını göstermesi bakımından manidar. Bu mesele çok önemli bir mesele ise yargı süreci bir 8 yıl sürmemeliydi. 

2. Andımızın okunmayacak olmasına tepki gösterenlere bir sözüm var: Ant, okullarda okunmayacak. Evde, çarşıda, pazarda isteyen Andımızı okuyabilir. Hatta çocuğumuz okula biz işe gitmeden önce ailecek evimizde topluca Andımızı okuyabiliriz. Samimi olanlar bu önerimi yerine getirebilirler. Belki bu vesileyle kahvaltısını yapmadan evinden ayrılanlar Andımızdan önce veya sonra kahvaltımızı da yapalım bari diyebilirler. 

3. Andımızla ilgili "okunsun, okunmasın" diye genelde hep büyükler konuştu. Halbuki bu Andı, okullar açıkken sabahın köründe, soğuk ve sıcak demeden okullarda ayakta okuyan çocuklardır. Bu mesele, büyüklerden ve yargıdan önce okunsun mu, okunmasın mı diye çocuklara sorulmalıydı. 

4. Andımızın okunması ve okunmamasıyla ilgili bu kadar tepki yerine “Okullar niye kapalı” tepkisini göstermeliydik. Çünkü bu ülkede salgın gerekçesiyle okullar 1,5 yıldır kapalı. Kah açıldı, kah kapandı. Okula gidenler de iki gün gidiyorlar. 5.6.7. ve 9.10.11. sınıflar ve üniversite öğrencileri neredeyse okulların yolunu unuttu. Ne yapıp ne edip okulların tüm öğrencilere açık tutulmasıyla ilgili ortamın oluşması için çaba gösterebilirdik. Tüm öğrencilere tam zamanlı açamasak bile en azından “Okullarımız kapalı” üzüntüsünü yaşayabilir, bunu dert edinebilirdik. Hiç yapamasak, Andımıza ayırdığımız zaman kadar okulların açık-kapalı durumunu mesele edinebilirdik. Maalesef okullarımız kapalı. Biz büyükler siyasi ve ideolojik kavgamızı Andımız üzerinden veriyoruz.

5. Bir madde ile de Andımızın içeriğindeki bazı değerlere değineyim. Andımızın içinde geçen “…doğruyum, çalışkanım…” gibi kavramlara küçükler mi daha muhtaç, biz büyükler mi? Bana göre küçükler, hiç olmadığımız kadar biz büyüklerden hem doğru hem çalışkanlardır. Biz de küçükken doğru ve çalışkandık. Sahtekarlık ve kaytarma nedir bilmezdik. Büyüklere baka baka doğruluğumuzu ve çalışkanlığımızı kaybettik. Doğruluk ve çalışkanlığımız Andımızı okumamızdan değil. Çocuk demek özünde saf, dürüst ve çalışkan olmak demektir. Şimdiki çocuklar da Andımızı ister okusun veya okumasın, yaşadıkları doğruluk ve çalışkanlığı büyüdükçe kaybedecekler. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır. Andımızın içindeki değerleri özümsemeyi ve özümsetmeyi samimi olarak istiyorsak, önce biz büyükler doğru ve çalışkan olmalıyız ki ardımızdan gelen nesiller de her halükarda Andımızı okumadan da dürüst olacaklardır.

Ayrıca bir insan niçin “…doğruyum, çalışkanım…” der. Halbuki bunu biz değil, çevremizdekiler “Falan ne kadar doğru ne kadar çalışkan” demeli, değil mi? Sonra niçin “Türküm” demeye ihtiyaç hisseder, bunu yüksek sesle terennüm ederiz? Türklük, kişinin Türk olduğunu duyurması için yüksek sesle bağırması değil, bir kimliktir. Kimliğimizi sorana Türküm demek daha doğru değil mi? Bize Türk olup olmadığımız sorulmadığı halde “Türküm” demek normal mi? Türklükten şüphemiz mi var? Aslını inkar eden mi var? Unutmayalım ki aslını inkar eden haramzadedir. Aynı şekilde “Ne mutlu Türküm diyene” gibi “Ne mutlu Müslüman’ım diyene” demek de aynı kapıya çıkar. Üstellik bu ikisi, birbirinin zıddı, alternatifi ve cevabı değildir. Kendimizi ne hissediyorsak hissedelim, hangisini öncelersek önceleyelim, uygulamaya koyduğumuz değerlerimizle bir başkası gıpta etsin. “Türkler/Müslümanlar ne doğru ne çalışkan” desinler. Yaşantımızla başka ırk ve inanç sahiplerine örnek olalım.

Hasılı, içini dolduramadığımız sözleri, sloganları ve hamaseti bir tarafa bırakalım, kafamızı kumdan çıkaralım, yaşantıda biz neredeyiz, ona bakalım.

Birileri kızsın veya yanımda olsun, andımızla ilgili görüşüm budur.

 *26.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Mart 2021 Çarşamba

Silecek Kaldırma Fiili *

Konyalı ya da Konya’da yaşıyorsanız, bilirsiniz. Fetih ile Ahmet Özcan Caddelerinin kesiştiği yerde bir üst geçit var. Bu üst geçidin olduğu yerde daha önce 6 yol vardı. Bu yüzden halk burayı Altı Yol diye bilir. Karatay ile Meram ilçelerinin sınırında olan bu yol, trafik yönünden işlek bir cadde. Karatay’dan Meram’a, Meram’dan Karatay’a gidenlerin önemli bir kısmı bu yolu kullanır. Burayı takip eden sürücüler 60 hız sınırıyla gittikleri takdirde kolay kolay kırmızı ışığa yakalanmazlar. Çünkü yeşil dalga uygulaması var hem Ahmet Özcan hem de Fetih Caddelerinde. Üst geçit ise Karatay (Eski Garaj) Terminali tarafından gelip çevre yolu izlemeyenlerin çoğu, bu üst geçidi kullanır. Bu yol da işlek ama yeşil dalga uygulaması yok. Pek alternatifi olmayan bu yolu izleyenler, Karaman Yoluna çıkıncaya kadar her kırmızı ışıkta durmayı göze almalılar. İşlek, bir o kadar da dar olan bu yol nedense bir türlü genişletilemedi. Yolun sağına park edilen araçlar yüzünden yol, çoğu zaman tek şeride düşüyor. Burada sabır devreye giriyor. Bu sabır, öyle zannediyorum, solun sağı ve soluna yüksek katlı binalar yapıldıkça binalar içe çekileceği için o zamana kadar sürecek. Bunu da sanırım yeni nesil görür. Çünkü yıkım ve yapılaşma kaplumbağa hızıyla sürüyor.

Neyse konum bu değil. Önce yol ve mevkii tanıtayım ki sonra sadede geleyim istedim. Uluırmak ve Karaman Yolunu günübirlik kullanan önemli bir kesim daha var. Bunlar; Çumra, Akören, Güneysınır, Bozkır, Karaman gibi yerlere günlük mesaiye gidip gelenlerdir. Üç-beş kişinin bir araya gelerek tek araçla mesaiye gidenlerin çoğunun toplanma merkezi, Üst Geçidin olduğu bölgedir. Buraya kadar bireysel aracıyla gelenler, araçlarını buralarda uygun bir yere park ederler, ekibine dahil olup yola çıkıyorlar. Bu şekil mobil çalışanların sayısı az değil. Bu kişiler, araçlarını köprünün Meram tarafındaki eteğine koyarlar. Çünkü belediye buraya uygun park yerleri yapmış.

Aracını sabah köprünün eteğine koyan sürücü, akşamında aracının başına geldiği zaman sileceklerinin kaldırıldığını görüyor. Bu durum yani silecek kaldırma eylemi, gün be gün yapıldığına göre belli ki bunu yapan trafik polisi, zabıta görevlisi ve fahri müfettiş değil. Çünkü araçlara ne ceza yazılıyor ne de aracın çekilme gibi bir durumu söz konusu. Umuma açık, kimseyi engellemeyen, trafiği aksatmayan bu park yerine konan araçlar nedense birilerini rahatsız ediyor. Üstelik park yapılan bu yerde;

*“Buraya park etmek yasak” levhası yok.

*“Burası özel mülktür, park yapılmaz” levhası yok.

*”Garaj kapısı önüdür. Lütfen park etmeyiniz” levhası yok.

*“Yabancı araç park edemez” uyarısı yok.

*“Bu park x site sakinlerine aittir” levhası yok. Çünkü buraya site sakinleri de park yapmıyor. Çünkü bina sakinleri, sitelerinin bahçesine araçlarını park ediyorlar.

*Bu araçlar, 8-10 metre ötesindeki binanın zemin katında kahvehane (kapalı), boş dükkan, kırtasiye, sağlık kabini vs işyerlerinin görüntüsünü de bozmuyor. Onların dükkanlarının önünü de kapatmıyor. Çünkü esnaf kendi dükkanının, diğerleri de yola bakar şekilde araçlarını park ettikten sonra karşılıklı iki araç geçebilecek şekilde bir mesafe kalıyor.

Bu silecek kaldırma eylemini bıkıp usanmadan her gün kim yapıyor olabilir? Kimin yaptığını bilemem ama aklıma, yapsa yapsa yüksek katlı binanın altında küçük dükkanlarda ticaret yapan bazı esnaf geliyor. Eğer bunu esnaf yapıyorsa yaptığı işgüzarlıktan başka bir şey değil. Zira orası babasının mülkü değil, orası ücretli park da değil. Araçlar oranın güvenliğini de tehdit etmiyor. Çoğu esnafı tenzih ediyorum ama bazı esnaf, dükkanı kiralayınca sanıyor ki dükkanın önü de kaldırım da yol da kendisinin. Hiçbir esnafın böyle düşünmeye ve böyle davranmaya hakkı yoktur ve yapılan ayıptır. Şayet bu park edilen araçlar, esnafın ekmek kapısına mani oluyor, trafiği tehlikeye atıyor ve trafikte bir keşmekeşlik meydana gelmesine sebebiyet veriyorsa, bu durumda bu işgüzar esnafa düşen, trafiği arayıp gereğinin yapılmasını istemektir. Zaten park yeri usulsüz ise görevliler gelip gereğini yapar ve gerekirse silecekleri kaldırır. Belediye “Buraya park yasak” levhası koyar ama bu silecek kaldırma işi esnafın işi değil, haddi hiç değil.

Burada bir silecek kaldırma işine niye bu kadar kafa yoruyorsun, diyebilirsiniz. Basit gibi gelebilir ama silecek kaldırma hem mide bulandırır hem de tehdit içerir: “Bu aracını bir daha burada görürsem, bu silecekleri bir daha yerinde bulamazsın”, “Arabanın lastiklerini patlatırım”, “Arabanı çizer ve zarar veririm, şakam yoktur” anlamına gelir. 

Buradan belediye ve trafik yetkililerini göreve davet ediyorum.

*20.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

16 Mart 2021 Salı

Yanık Ekmeği Yedim, Parayı Kaptım

                       -İşte azmin zaferi!-


Resimde gördüğünüz 50 papeli dün kaldırımın üzerinde buldum. Ben buradayım, gel al der gibiydi.

Bir sevindim bir sevindim. Sağıma soluma baktım, kimsecikler yoktu. Salgın riskine rağmen alıp para koymadığım cebime emaneten koydum. Bu parayı cebime koyarken tek üzüntüm, düşürülen paranın yanında bir dezenfektan makinesinin olmamasıydı. Halbuki oraya bir de el temizleme makinesi koyabilirdi. Neyse düşürenin düşüncesizliği... Yine de çok kızamıyorum. Ne de olsa ne yaptığını bilmiyor. 

Her ne kadar bu lukatayı düşüreni bulamayacaksam da bu para bir ihtiyaç sahibine gidecekti. 

Bu parayla birlikte zamanında "Yanık ekmek yersen, para bulursun" diyenlere kulak vermemin semeresini görmeye başladığımı düşünüyorum. Buna hep inandım ve başardım nihayet. Benim için azmin zaferidir bu.

Azmimin zafere dönüşmesinde, zorunlu olmadıkça arabaya  binmememin, fırsat buldukça yürümemin, yürürken karşıya değil, önüme bakmamın payı büyük burada. Oradan arabayla geçmiş olsaydım, bu paraya konamayacaktım. Bir de "Çok dolaşırsan, ayağına tavuk pisliği bulaşır" derler. Gördüğünüz gibi tavuk pisliği bulaşmadığı gibi para buluyorum.

Aslında ilk para buluşum değil bu. Bir ara 25 kuruş bulmuştum. Zaman zaman 5-10 kuruş da görüyorum. Sermayeyi kurtarmaz diyerek eğilip almıyorum. Sonra her bir parayı alınca elime nereden dezenfektan sıkacaktım? Bir vakit iki beşlik buldum.

Hasılı bugüne kadar bulduğum en büyük rakam bu elli kayme. Hedefte önce 100, ardından en büyük paramız 200 TL banknot bulmak. Üzmeyin bu garibi. Atın cebinizdeki fazlalıkları. Unutmayın ki ne atarsanız yere, o gider sizinle. Haydi göreyim sizi. Bu arada bu iyiliği yaparken diğer iyiliği unutmayın. Bir iyilik yaparken diğer iyiliği es geçmeyin. Lütfen para düşürdüğünüz yere bir dezenfektan koyun.

Not: Paranın sahibi kardeşim, yardımın yerine ulaşmıştır. Allah hayrını kabul etsin.