4 Mart 2021 Perşembe

Konya Mesai Saatleri *

“Covid-19 salgınının Türkiye'de yayılımının en aza indirilmesi amacıyla salgınla mücadele ve etkilerinin azaltılmasına yönelik faaliyetlerin zafiyete uğratılmaması ve kamu hizmetlerinin aksatılmaması şartıyla…” 02 Aralık 2020 tarihinden geçerli olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşlarında mesai saatleri 10.00-12.30, 13.00-16.00 olarak belirlenmişti. 01 Mart 2021 akşamı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın, kontrollü normalleşme adımları çerçevesinde, kamuda normal mesaiye dönüldüğü, valiliklerin illerine göre mesai düzenlemesi yapabileceği şeklindeki açıklaması üzerine her ilin valiliği, 02 Marttan geçerli olmak üzere yeni mesai saatlerini peş peşe kamuoyuna duyurdu.  

Normal saat uygulamasına geçmekle birlikte Türkiye, her yönüyle normale dönmedi. Yeni normalleşme adımları çerçevesinde illerimiz; düşük (mavi), orta (sarı), yüksek (turuncu) ve çok yüksek (kırmızı) şeklinde kategori ve renklere ayrıldı. Düşük ve orta riskli illerde kısıtlamalar esnetilmesiyle birlikte bu bölgelerin esnafı rahat bir nefes aldı, öğrencileri okullarına kavuştu. Yüksek ve çok yüksek illerde ise esnafa bir rahatlama gelmedi. Önceki kısıtlılık ve kapalılık hali yani olağanüstü uygulamalar aynı şekilde devam ediyor. Normalleşmeden bu illere düşen sadece cumartesi yasağının kalkması, 18 yaş altına ve 65 yaş üstüne günlük dışarı çıkış izninin birer saat artırılması. Olağanüstü hal devam etmesine rağmen bu illerin payına da diğer illerde olduğu gibi normal mesai uygulaması getirildi.

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı hepimiz dinledik, okuduk ve hepsini biliyoruz. Burada normal mesai üzerinde duracağım. Normalleşme adımları çerçevesinde mesainin, normale dönmesi normal. Düşük ve orta riskli illerin normal mesaiye geçmeleri de normal. Normal olmayan ise yüksek ve çok yüksek riskli illerin de normal mesaiye geçmeleri. Neden derseniz, izninizle izah etmeye çalışayım. Buradaki çelişkiye işaret etmeden önce orta, yüksek ve çok yüksek riskli üç ilin, birbirinden farklı uygulamaya koyduğu mesai saatlerine yer vereceğim: Ankara, 08.30-17.30, 09.00-18.00, 10.00-19.00,

İstanbul, 09.00-12.30, 13.00-17.00,

Konya, 08.30-12.30, 13.30-17.30 mesaisini uygulamaya koydu.

Ankara, orta seviyede riskli il olmasına rağmen bu ilde yürürlüğe konan dört farklı mesai uygulaması, kendi içinde tutarlı. Çünkü bu alternatifli mesai ile Valilik, kamu çalışanlarının işe giderken ve işten dönerken toplu ulaşımda yığılmanın önüne geçmeyi, özel aracıyla işe gidip gelenlerin trafik sıkışıklığını önlemeyi hesaba katmış olmalı.

Yüksek riskli iller arasında olduğu için İstanbul Valiliğinin 08.30 başlangıcını 09.00’a çekmesi, öğle arasını bir saatten yarım saate indirmesi makul ve mantıklı.

Bu üç farklı mesai uygulamasına göre Ankara ve Konya, çalışanlarına 8 saat mesaiyi uygun görürken İstanbul, 7. 30 saat mesai yaptırmayı yeterli gördü.

Bu farklı üç mesaiden bana en makul ve anlaşılabilir geleni İstanbul Valiliğinin tercih ettiği mesai. Valilik, öğle arasını yarım saat yaparak çalışanlarının bir an evvel mesaisini yapıp evinin yolunu tutmasını istediği anlaşılırken diğer iki ilimiz, sanki normal zamandaymışız gibi öğle arasını bir saat yaptı. Bence makul olanı, bu salgın döneminde öğle molasını kısaltmaktır. Çünkü öğle arasına giren çalışanların kahir ekseriyeti, öğle arasını evine gitmeyerek kurumunda geçiriyor. İhtiyaçlarını gidermek için de belirlenen yarım saatlik süre yeterlidir. Ankara, orta riskli iller arasında olduğu için verilen bir saatlik arayı anlayabiliriz. Burada anlaşılır olmayan ise çok yüksek riskli iller arasında olmasına rağmen Konya’nın da öğle arasını bir saat yapması. Valilik, İstanbul gibi eksik mesai değil de tam mesai yaptırmak istiyorsa, pekala öğle arasını yarım saate indirerek mesaiyi 08.30-12.30, 13.00-17.00 şeklinde düzenleyebilirdi. Konya Valiliğinin bu öneriyi dikkate alacağını ümit ediyorum. Çünkü diğer iki ilimize göre Konya, riski çok yüksek bir şehirdir.

Yazıma son verirken mesai ile ilgili bir hususa daha değinmek istiyorum. Daha doğrusu bir çelişkiye dikkat çekeceğim. Devlet memurunun günlük 8 saat mesai yapması doğru olandır. Devlet, şartlara ve olağanüstü durumlara göre çalışma mesai süresini artırabilir de azaltabilir de. Buna kimsenin diyeceği olamaz. Mesai düzenlemesiyle ilgili bana garip gelen, şehirlerimiz düşük-orta-yüksek ve çok yüksek şeklinde sınıflandırılsa da salgın riski hala devam ediyor. Bugün düşük riskli olan bir şehir, bir hafta sonra çok yüksek riskli şehirler arasına girebildiği gibi bunun tersinin olması da mümkündür. Bu salgın riskine rağmen turuncu ve kırmızı şehirlerde de normal mesaiye geçilmesi bana garip geldi. Bu normal mesai düzenlemesiyle ilgili burada şunu sormak isterim. Salgına rağmen normal mesaiye geçebiliyorsak daha önce 10.00-12.30, 13.00-16.00 mesaisini yani günlük 5,5 saatlik bir mesaiyi niçin uyguladık? Salgın riski halen devam ediyorsa normal mesaiye niçin geçtik?

*06.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

3 Mart 2021 Çarşamba

Konya’ya Kırmızılık Yakışmıyor *

Güncel salgın risk haritasına bakarsanız; Türkiye'nin orta yerinde, çevresi sapsarı olduğu halde yanına Aksaray ilini almış, "Çok yüksek riskli iller" arasına girerek kıpkırmızıya boyanmış, yüzölçümü yönünden Türkiye'nin en büyük şehrini görürsünüz. Bilin bakalım, o şehir hangisidir? Hemen neresi olacak, Konya'dır diyeceksiniz. El cevap doğru dersiniz. Zira Celalettin Rumi türbesi yanında Etli ekmeği ile de meşhur olan bu şehir, bir yıldır da salgınla adından söz ettiriyor.

Salgının ilk başlarında vaka sayısının yüksek olmasını "Umrecilerin Konya'da karantinaya alınmasına" sonra "Yurtdışından gelenlerin şehrimizde misafir edilmesine" bağladık. Orta yerde ne umreci kaldı ne de yurtlarda kalan. Buna rağmen Konya, adını vaka sayısı ile duyurmaya ve zirveye oynamaya devam ediyor. 

Risk haritası seçim haritasını hatırlattı bana. İç Anadolu bölgesinde, belediye seçimlerini CHP'nin kazandığı Eskişehir ilinin kırmızıya, Konya’nın da AK Parti’nin rengi olan sarıya bürünmesine, kaç seçim aşinayız. Salgın bu rengi değiştirdi. Şimdi Eskişehir orta riskli iller arasında yerini alarak rengini sarıya, Konya ise kırmızıya döndürdü. Salgının başından beri kırmızı renge bürünmesi hiç değişmediğine göre zannedersem Konya, bu rengi pek sevdi. Kırmızı olsun, varsın beş fazla olsun misali, kırmızı olsun da varsın riski olsun diyor olmalı.

Konya’ya komşu illerin bazıları da çok yüksek riskli iller grubunda yer alsa, bu bölgede var bir şey diyeceğim. Sanırım İç Anadolu’da Konya gibi kırmızıya bürünmüş Aksaray’ın dışında sadece Burdur var. Bu durumda Konya’nın riskli iller arasında olmasını nasıl izah edebiliriz? Bir ara Konya, ilk üçü hiçbir ile kaptırmamıştı. Hatta çevremizde bu hastalığa yakalanmış nice tanıdıklarımız oldu. Hastalığa bu süreçte yakalananlar, yoğun bakım ünitelerinde yer bulmakta zorlandılar. O zamanlarda kırmızıya bürünse tamam derdik. Şimdilerde hastalığa yakalanan tanıdığımız pek yok. Olsa da hastanelerin doluluk oranları çok yüksek değil. Hastaneye alınması gereken hastalar da yer sorunu yaşamadan hastanelerde tedavi altına alınabiliyorlar. Durumumuz bu iken kırmızıya bürünmemiz düşündürücü.

Acaba çevre illerin covit hastalarının bir kısmı, Konya hastanelerine sevk edilerek tedavileri burada yapılıyor ve vaka sayısı yönünden Konya’nın hanesine yazılıyor olabilir mi?

Konya’nın huyundan ve suyundan mı yoksa “Etli ekmek kafalı” olduğundan mıdır?

Konyalılar, salgın kurallarına yeterince özen göstermediğinden midir?

İçki tüketimi yönünden ilk sırada olmamasına rağmen bir zamanlar içki tüketiminde Konya, ilk sırada, haberlerini okurduk. Acaba salgında da böyle bir şey yapılıyor olabilir mi? Böyle bir algı oluşturulduğuna hiç ihtimal vermiyorum.

Türkiye’nin ortasında olan bu şehir, virüsü kendine çekiyor mu yoksa?

Virüs mü Konya’yı sevdi, biz mi virüsü çok sevdik?

Hangisidir bilemeyiz. Bildiğimiz ve değişmeyen gerçek, şehrimizin renginin kıpkırmızı olması ve bir şeyleri yanlış yaptığımız gerçeği.

Aklıma, Konyalılar yeterince virüsle mücadele etmiyor ve kurallara riayet etmiyor geliyor. İnsanımızın çoğunun virüs konusunda duyarlı olduğunu ve kurallara uyduğunu söyleyebilirim. Başka illerde ne kadar duyarsız varsa bu şehirde de o kadar duyarsız olanı vardır diye düşünüyorum.

Sebep her ne olursa olsun bu kırmızı renk, Konya’ya yakışmadığı gibi bu rengin ceremesini de tüm Konyalılar birlikte çekiyoruz, normalleşemiyoruz. Bedelini de ağır ve pahalı ödeyeceğiz. Düşük ve orta riskli illerin esnafı, ekmek teknelerini açarak, öğrencilerini tam zamanlı öğretime geçirerek normal hayata merhaba derken normalleşme bekleyen Konya esnafı, iyice tükenmeye başlayan ümitlerini bir başka bahara erteledi. Öğrenciler ise tam zamanlı öğretimden yine mahrum kaldı.

Bu aşamadan sonra tüh ya, neden böyleyiz demenin bir anlamı yok. Yapılacak olan, nüfus yönünden Konya’dan daha kalabalık nüfusa sahip şehirlerin, virüsle nasıl mücadele ettiklerini, o şehrin yetkilerinin ne tür tedbirler alıp vaka sayısını düşürdüklerini, şehirlerini düşük ve orta riskli iller arasına girdirdiklerini Konya’da görev yapan yetkililerin bir güzel araştırmaları, aynı tedbirleri Konya’da da uygulamaya koymalarıdır. Bunu vakit geçirmeden mutlaka yapmaları gerekir.

*05.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

25 Şubat 2021 Perşembe

Kalbini Yarıp Deştiklerimiz *

“Bir sahabi savaşta ‘lâ ilâhe illallah’ dediği halde birisini öldürmüştü. Resulüllah buna kızdı ve onu azarladı. Sahabi, ‘O bunu korkusundan söyledi’ deyince Resulüllah, ‘Kalbini yarıp baktın mı, sen kıyamette bunun hesabını nasıl vereceksin!’ dedi ve öfkeli bir halde bunu o kadar çok tekrarladı ki sahabi, ‘Keşke şu ana kadar Müslüman olmamış olsaydım’ diye temennide bulundu. (Ebu Davud, sahih)

Bir gün Resulüllah’a kaba davranan birisi için Halid bin Velid, ‘Şunun boynunu vurayım mı ya Resulallah?’ dediğinde, ‘Hayır, namaz kılan birisi olabilir’ buyurdular. Halid; ‘Öyle namaz kılanlar var ki, dili başka kalbi başkadır’ deyince Resulüllah: ‘Ben insanların kalplerini deşmek, karınlarını yarmak için gönderilmedim’ buyurdu. (Bezzar, hasen)”

Ömer anlatıyor: Rasûlullah (a.s) buyurdular ki: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlü’nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”(Buhari)

Yazıma, Faruk Beşer’in 04.02.2018 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki “Kalbini yarıp da baktın mı” başlıklı yazısında yer verdiği iki hadisi şerifi alıntılayarak başladım. Alıntıladığım iki rivayetin ilkini, herhalde duymayanımız yoktur. Zira Usame b. Zeyd’in başından geçen bu rivayet çok meşhur bir hadisi şeriftir. Aynı şekilde Hz Ömer'in rivayet ettiği niyet hadisi de hepimizin bildiği meşhur bir hadistir. Çoğumuz "kalbini yardın mı" ve "niyet" hadislerini biliriz bilmeye de… Anlattığımız ve duyduğumuz bu hadislerin biz neresindeyiz? Hadislerin vermek istediği mesajı hayatımıza tatbik edebiliyor muyuz? Bu sorulara evet denmesini ne çok arzu ederdim. Maalesef kalbini yarıp baktıklarımızın ve niyetlerini okuduklarımızın sayısı o kadar çok ki... Yeter ki bir kişi bizim gibi düşünmesin. Deşeler dururuz kalbini ve sorgularız niyetini. Hakkında hemen kesin hükmümüzü veririz:

"O mu? O bir proje adamıdır. O, birileri adına çalışıyor",

"Bunlar müsteşriklerin yerli işbirlikçisidirler",

"Bunların İslam'a verdiği zararı kimse veremez",

"Allah onları ıslah etsin",

"Bunlar sapıktırlar…” gibi.

Doğrusu, insanımız hakkında böyle konuşulmasını doğru bulmuyorum. Kişi ben şuyum diye itiraf etmediği müddetçe ya da kesin bilgi ve belgeye dayalı bir delil olmadıkça kişiler hakkında kanaat/zan/tespit/iftirada bulunulmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu şekil ithamları niyet okuma olarak görüyorum. Bu aynı zamanda kişinin kalbini yarmak demektir.  Hoş, kişinin kalbini yarsak ne olur? Karşımıza ancak delik deşik olmuş bir et parçası çıkar. Her ne kadar biz, insanları zahirlerine, söylem ve yaptıklarına göre değerlendirsek de kişilerin içinde neleri gizlediklerini bilemeyiz. Çünkü insanların içini bilme ve içinden geçirdiklerini bilme imkânımız yoktur. Melekler ve peygamberler dahi insanın içinden geçirdiklerini bilemezler. Kalpten geçenleri bilmek gaybi konulardandır. Bu bilgi ise yalnızca Allah’a aittir.

Hakkında ithamda bulunduğumuz kişiler, gerçekten bir proje adamı olabilirler, görüşleri hiç makul olmayabilir. Onlar, toplumun değerlerini alt üst eden ve topluma zehir zerk eden kişiler de olabilirler. Onlara böyle ithamlar yaparak bir yere varamayız. Varsa kendimizde bir maharet onların zehrinin panzehiri olmak için çaba sarf edebiliriz.

*03.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.