7 Şubat 2021 Pazar

Şubat Yakıyor *

7 Şubat Pazar günü hem alışveriş yapayım hem de ayaklarım açılsın diye yürüyüş mesafesindeki bir markete gitmek için evden çıktım. Çıkarken de üşüten bir hava olursa giyerim diye montumu koluma attım. 


Yürürken güneşin vurduğu kaldırımı tercih ettim. Yürüdüm yürüdüm. Baktım, sıcağın da ötesinde güneş yakıyor. Böyle olmayacak, yolun gölge olan kısmına geçtim. Gölge üşütür mü tereddüdü yaşadım. Çünkü kışın gölgesi üşütür. Hayret ki hayret! Gölge üşütmediği gibi verdiği serinlikle oh be! Dünya varmış, dedirtti. 


Evime yaklaşırken sıcak havayı gören çoluk çocuğun, genç ve yaşlının, kendilerini parka attıklarını gördüm. Kimsenin de üzerinde ceket namına bir şey yoktu. Kimi gömlekle kimi de ince bir kazakla sere serpe parka oturmuş vaziyette.


Eve geldikten sonra hava durumuna baktım. Dereceler 17’yi gösteriyordu. Sadece pazar mı böyle, cumartesi de böyleydi. Önceki günler birkaç derece düşük olsa da dışarıda üşüten bir hava semtimize uğramıyor bugünlerde. Gerçi koca kış sezonu, birkaç gün eksilerde olsa da böyle geçti desek yanlış olmaz. Güneş bazı günlerde bulutların arkasına saklansa da yağışlı günlerin dışında aşağı yukarı gündüzleri hiç güneşimiz eksik olmadı.


Hasılı kış mevsimi olan aralık, ocak ve şubat ayında dondurucu bir soğuk görmedik. Baharı yaşıyoruz diyeceğim ama yaşadığımız iklim yaz günlerinden bir enstantane. Düpedüz yazı yaşıyoruz. Bu durum sadece bu yıla mahsus değil, önceki yıllar da bu kıştan pek farklı değildi.


Eski kışlarımız böyle miydi halbuki. Dört mevsim var dense de yaz ve kışı yaşardık sadece. Çünkü ilk ve son baharın gelmesiyle gitmesi bir olurdu. Yazları yakıcı sıcak, kışları da dondurucu olurdu. Kışa kara kış derdik. Bastırdı mı güneşe hasret kalırdık. Güneş bulutların arkasından kendisini hafifçe gösterdiği zaman yine üşüten bir hava olurdu. Güneş gören kuytu bir kenara geçip güneşlenirdik. Üzerimize de kışlık namına ne varsa alırdık. Güneşle beraber karlar eridikçe evin çelenlerinden şıp şıp sular akmaya başlardı. Üzerindeki kar eridikçe topraktan buram buram duman çıkardı. Toprağın örtüsü kara da kıştan bir parça olan soğuk ve ayaza da hasret kaldık maalesef. Bundan sonra biraz ılıman, gerisini sıcak geçireceğiz. Belki de hepten yazı yaşayacağız anlaşılan.


Havalar böyle giderse ağaçların çiçek açması ve meyveye durması için tomurcuklanması yakındır. Ardından havaların eksiye düşmesi demek, meyvelerin üşümesi demektir. Yağış olmayınca ve havalar eksiye düşmeyince topraktan ne derece sağlıklı ürün alınır, burası da muamma. Yine havaların böyle gitmesi demek barajların boşalması, yeraltındaki su kaynaklarının tüketilmesi demektir. Elimiz ayağımız ve hayatın kendisi olan suya da hasret kalacağız böyle giderse. Eski kışları ve günleri mumla arayacağız.


Hasılı, hayra alamet değil bu yaşadığımız iklim. Kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizden dolayı dünya giderek iyice ısınacak. Bu ısınmayla beraber birçok nimete hasret kalacağız. Yağışlar zamanında ve kıvamında yağmayacak. Yağdı mı da meskenleri ve ekili arazileri basacak ve bir nimet olan yağışlar bir afete dönüşecek. Küresel ısınma dedikleri sanırım tam da bu. Maalesef böyle böyle dünyanın sonu gelecek. Yani dünyanın sonunu biz getireceğiz. Çünkü bu sonu hazırlamak için tüm insanlık uğraşıp didiniyoruz.


Bu dünyada ömrümüzü adam gibi geçirmek, bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak ve dünyanın ömrünü uzatmak istiyorsak, tüm dünya, küresel ısınmayı birinci ve öncelikli problem olarak ele almalı ve gereği elbirliğiyle yapılmalı. Yoksa halimiz haraptır vesselam.


*10/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

6 Şubat 2021 Cumartesi

Sümsüklüğü Meslek Edinen Tipler *

Bugünlerde hafta içi her gün 8.30 sularında evimden çıkıp Evliya Çelebi Parkı-Lastik Durağı-Meram Sanayi-Meram Belediyesi-Çeçenistan Caddesi ve Ahmet Özcan Caddesi güzergahını kullanarak Ahmet Özcan Caddesine giriyor, Altı yol’a kadar gidiyorum.  Akşamleyin de 17.30 sularında aynı yolları takip ederek geri geliyorum.

İzlediğim yollar araç trafiği yönünden hem sabah hem de akşam yoğun olmasına rağmen sabah trafiği bir sıkışıklığa meydan vermeksizin akarken akşam trafiği neredeyse kilitleniyor. 

Sabah trafiğinde trafiği aksatan tek sorun, birbirine yakın kavşaklardaki düzensiz sinyalizasyon sistemidir. 

Evliya Çelebi Parkının köşesinden Meram Yeniyol’a çıkmak için kırmızı ışıkla güne başlıyorum. Sola dönüp Lastik Durağından sağa kontrollü geçeceğim. Çarşı yönüne giden araçlar, sağlı sollu durunca kırmızı ışığa yakalanmış gibi karşıya gidecek aracın sağa dönüşü açmasını bekliyorum. Bazen, yolun solu müsait olmasına rağmen bizim insanımız kontrollü geçişi kapatıyor. Sen onu beklerken ya da kaldırıma çıkıp geçmeye çalışırken onun seni dikiz aynasından dikizlemesi görülmeye değer. Çünkü bu seyrin ayrı bir zevki var. Böylesi durumlarda yani sağa kontrollü geçişlere insanımız izin vermeyecekse belediyelerimiz kontrollü geçiş için niçin kavşak düzenlemesi yapar ve masraf eder? Bunu da düşünmüyor değilim. Neyse güç bela sağa dönüyorum. Bir, bir buçuk km sonra Meram Sanayi ışıklarını beni bekler görürüm. Oradan kurtulur kurtulmaz, belki yeşili yakalarım diye bir km ötedeki Meram Belediyesi ışıklarına sürüyorum. Burada da aynı muamele ile karşılaşıyorum. Toplamda 2-3 km.lik bir mesafede birbirine yakın bu kadar kavşağın hepsinde sürücüyü ışıkla durdurmanın trafik sinyalizasyon şube müdürlüğü nezdinde de zevki bir başka olsa gerek. Bu yol güzergahında seyrederken hasret kaldığım yeşili uzaktan görünce acaba bu sefer geçebilir miyim diye gaza yükleniyorum. Ben varıncaya kadar "Hop hemşerim! Biz neyiz burada, bizi es geçemezsin" dercesine yeşil önce sarıya ardından kırmızıya dönüyor. Ahir ömrümde bir sinyalizasyon şube müdürü olursam aynı zevki tatmak isterim. 

Çeçenistan Caddesinden Ahmet Özcan’a doğru yaklaşırken son kez kırmızıya yakalanıyorum. Sonrasında yeşil dalga beni bekliyor. 60 hızla üç tane kavşağı durmadan geçerken mutluluğuma diyecek yok. Bunun zevki de benim için bir başka.

Akşam 5,5 sularında geri dönerken sabahında yeşil dalga marifetiyle bir çırpıda geçtiğim Ahmet Özcan Caddesinden yeşil dalgaya rağmen transit geçmem mümkün değil. Yolu tanıyamıyorum. Bir an için başka bir yola mı girdim diye düşünmeden edemiyorum. Zira tıkanıp kalıyor yol. Çünkü sinyalizasyon müdürünün, burada bari ışığa yakalanmadan geçip gitsinler dediği bu yolda bu sefer bazı sürücüler bayrağı devralmış görünüyor. Zira ne kadar sümsük varsa bu yolda toplanmış oluyorlar bu saatte. Üç ışıktan ikisine yakalatıyor seni. Çünkü çoğu 60 hızla gitmediği için senin de bu hızla gitmen mümkün değil. Sola dönecek kimi sinyal vererek sağdan sola geçmeye çalışıyor kimi de sağdan sola doğru yanaşıyor. Işıkta duran da kalkıvermiyor. Kalkayım mı kalmayayım mı diye düşünüp duruyor. Kalkarken de iki işi birden yapıyor: Kendisi geçecek seni de ikinci kırmızıya yakalatacak. Haklarını yemeyeyim, bunda da başarılı oluyorlar. Belli ki aceleleri yok, evlerine gitmek istemiyorlar ve eve ne kadar geç gidersem kar diye düşünüyorlar. Bun yaparken de Ahmet Özcan’da trafiği felç etme gibi bir misyon üstlenmişler kendi kendilerine. Bunların zevkleri de kendileri ağır ağır kavşaktan geçerken ikinci kez ışığa yakalanan araçları dikizlemek.

Burnumdan soluyarak Ahmet Özcan’dan güç bela çıkıyorum. Önümden giden sümsükler ise sinyalizasyon müdürüne “Müdürüm! Biz buradaki vazifemizi yerine getirdik. Bundan sonra top sende” dercesine, sabahki yakalandığım ışıkları, sanki hiç yeşile dönmemiş gibi beni bekler görürüm.

Evliya Çelebi Parkının köşesinden sağa kontrollü geçiş yaparak geçiyorum. Şükür ki tüm ışıklar bitti. Bundan sonra yolların kralı benim diyorum. Bu sefer de “O kadar da sevinme! Beni yok kabul edemezsin. Ben neyim burada” diyen 30’la giden bir sürücü düşüyor önüme. Gideceğim yolu da biliyor. Çünkü sağ, sol ve düz giden o kadar yol olmasına rağmen evime dönen yola kadar önümde bana eşlik ediyor. Allah hayrını versin bunların. Sahi bu yollarda, belirlenen hızın üstünde gidene ceza var da kaplumbağa hızıyla giderek trafiği felç edenlere ceza yok mu bu ülkede?

*08/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

2 Şubat 2021 Salı

Başarı İçin Sağır Olmak *

“Günlerden bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasından hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!"


Yarışmaya başlayan kurbağalar, kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!


Sonunda, bir tanesi hariç diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş 'Bu işi nasıl başardın' diye. Kurbağadan yanıt gelmeyince farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!”

Aktardığım bu hikaye fabl örneklerindendir. Bilirsiniz ki “Kişileri çoğunlukla hayvanlardan seçilen, sonunda bir yaşam dersi ortaya koyan, genellikle koşuk biçiminde yazılmış öykülere” fabl deniyor. Buna kısaca “Hayvanların hikayelerde konuşması” sanatı da diyebiliriz. Bu tür hikaye ve anlatımlarda biz insanlara hayat dersi verme murat edilir. İstenir ki anlatılan hikayelerden insanlar dersler çıkarsın ve hayatlarına yön versin.

Başka söze ne hacet dediğimiz türden bir hikaye ile karşı karşıyayız. Zira hikaye gayet açık. Hikayenin vermek istediği mesaj gayet açık olsa da üzerine birkaç kelam etmek isterim. Ben bu hikayeden başarı için sağır olmak anlamını çıkarıyorum. Gerçekten nice başarısız olmuş insanların başarısızlık hikayelerinde, etrafın söylediği sözler etkili olmuştur. “Keşke yapabilsen ama sen bu işi yapamazsın. Bu işi kolay mı sanırsın? Senin yaptığın bu işi yapmaya çalışan niceleri pes etmiştir. Sana tavsiyem işin başında bu işten vazgeçmendir. Çünkü sana göre değil bu iş. Boyundan büyük işlere kalkışma. Otur oturduğun yerde…”gibi sözler her insana söylenir genelde. Bu konuşmalara kulak verenler asla başarılı olamazlar. Başarının kriteri kişinin kendisine ben bu işi yaparım/yapacağım demesi, buna inanması ve başarı için sebeplere sarılması ve sebepleri bıkmadan usanmadan yerine getirmesidir. Buna azim diyoruz. Azmin elinden de hiçbir şey kurtulamaz.

Yeniden hikayeye dönersek, yarışan kurbağaların her biri eşit şartlara sahip. Sağın solun “başaramazsınız” sözüne kulak veren kurbağaların her biri yarı yolda pes ederek yarıştan çekilirken yarışı birinci tamamlayan kurbağa ise hemcinslerine göre sağır olmasına rağmen pes etmeden hedefe ulaşabilmiştir. Sağırlık dezavantajını avantaja dönüştürmüştür. Öyle zannediyorum, bu kurbağa sağır olmasaydı, tıpkı diğer kurbağalar gibi “yapamayacağım” diyerek yarıştan kopacaktı.

Günümüzde ister eğitim ve öğretim ister hayatın herhangi bir alanında başarı yakalanmak isteniyorsa bunun için gerçekten sağır olmaya gerek yok. Bunun için sağın solun sözüne kulakları tıkamak ve esas işine yoğunlaşmaktır. Bu durumda başarı kendiliğinden gelir. Ötesi mazeret üretmedir vesselam. Sadece kişinin egosunu tatmin eder.

*15/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.