16 Eylül 2020 Çarşamba

Kim Sahte, Kim Değil? *

Ne zaman bir tarikat bir vukuatıyla gündeme gelse bu ülkede hakiki tarikat ve sahte tarikat veya gerçek şeyh ve sahte şeyh konusu açılır. Vukuatıyla ortaya çıkan tarikata birileri “Bunlar sahte. Biz bunların sahte olduğunu biliyorduk ve önceden söylemiştik” der. Nedense bu söyleneni daha önce kimse duymamıştır. Gördüğüm, bir yerde şeyh ve müritler varsa herkesin kendilerini hakiki gördükleri ve fırkayı naciye kabul ettikleridir. Bugüne kadar vukuatları ortaya çıkan tarikat müntesiplerinden bile kendilerini sahte göreni görmedim. Çünkü hepsi dört dörtlük.

Sahte-hakiki veya kim hakiki kim sahte üzerinde durmayacağım. Zaten durmaya kalksam da hakikisini sahteden veya sahtesini hakiki olandan ayırt edecek elimde bir kıstas yok. Bugün bu ülkede “Tarikata girmek isteyen olursa hakikisini sahtesinden ayırt etsin ve ona göre girsin” düşüncesi hakim olduğuna göre kaç insanımız hakiki olanları bulur, bunu da insafınıza bırakıyorum. Sahte veya hakiki üzerinde durmaktan ziyade kıssadan hisse alınsın diye size bir anekdot aktaracağım:

Bir zamanlar yönetici olarak görev yapan bir arkadaşımın bir çalışanı vardı. Kendisi uyku nedir bilmediği gibi beni dinleyeceksin diye eşini de hiç uyutmazmış. Kurumda bir yerden bir malzeme kaldırılacağı zaman “Parayı fazla alan kaldırsın” deyip kenara çekilen bu kişi; parayı çok sever ve gam taşımazdı. Namaz kılmadığı gibi hasta olduğu için oruç da tutmazdı. 107 yaşına kadar yaşayacağına inanan bu kişi, dünyada yaşamakta olan beş dahiden bahsederdi. Onlar;  Obama, Putin, Tayyip, kendisi, bir de çalıştığı kurumun müdürü.

Kendisine tedavi olması söylenmesine rağmen hasta olduğunu kabul etmediği için doktora gitmeye ve tedavi olmaya da yanaşmıyordu. Hastaneye gidip tedavi olması için müdürü bir yol bulur. Gider önce bir psikologla görüşür. Psikologa “Ben hastayı getireceğim. Benimle konuşurken o zaten lafa girer. Siz bu esnada teşhisi koyarsınız” der. Ardından bizim dahiye gelir: “Kardeşim, bende şöyle şöyle rahatsızlıklar var. Yalnız ben doktora gidemiyorum. Zira hastane fobim var. Doktor beni muayene ederken yanımda eşlik eder misin” ricasında bulunur. Birlikte doktorun odasına girerler. Bizim arkadaş, personelinde olan belirtileri kendisinde varmış gibi doktora anlatır. Bizimki, rahatsızlığını sayarken personel de bazı belirtileri araya sıkıştırır. Doktor, “Sizin hanginiz hasta” deyince personel, “Bu hasta” dercesine parmağıyla müdürünü işaret eder. Sonunda hasta olmadığı halde bizim arkadaşa ‘Bipolar bozukluk’ teşhisi konur ve tedavi için yatış yapılır. (Bipolar bozukluk, "Maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler" olarak tanımlanır. Bu duruma bipolar bozukluk denir.)

Bizim arkadaş, personeline “Ben hastanede tek başına kalamam. Benimle beraber sen de yat, bana verilen ilaçlardan sen de kullan” der. Bu vesileyle personelin tedavi olması sağlanacaktır. Bizim arkadaş hasta olmadığı halde personelinin tedavi olması için bir süre hastanede yatar ve tedavisini yaptırtır.

Toptancı değilim. Kimseyi töhmet altında bırakmak istemiyorum. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Teşkilatlanma ve çalışma şekilleri birbirine çok benzeyen bu yapıların her biri; kendisini doğru yolda, başkasını yanlış yolda gördüğüne göre acaba bunlar da ha bire başkalarını mı işaret ediyorlar?

* 18/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Eylül 2020 Pazar

Niyetimiz Üzüm Yemek Olmalı *

Türkiye ve dünyada ne kadar tarikat var, bilmiyorum. Bildiğim, irili-ufaklı çok sayıda olduğu. Göz önünde, herkesin bildiği geçmişten günümüze gelen bazı tarikatlar olsa da adı, sanı pek duyulmamış tarikatların adını, müntesipleri bilse de kamuoyu onları bir olaya adı karıştıkları zaman öğreniyor. 

Konu Türkiye gündemine düşünce kamuoyu, meselenin aslını astarını öğrenmeden soluğu kutuplaşmada alıyor. Kimine göre bu tarikatlar,

*"İslam'a ve topluma zarar veriyor. Bunlar uluslararası istihbarat örgütlerinin emrinde. Bunların köküne kibrit suyu döküp yok etmek gerekir".

*”Laik bir ülkede bunlara yer yoktur. Bunlar devrim yasalarıyla yasaklanmıştır. Devlet bu konuda görevini yapmalıdır. Çünkü bu ülke dervişler, şeyhler ülkesi değildir. Bu görüntü ve yaşayış çağdaş Türkiye'ye yakışmıyor".

*”Tarikatlar İslam'ın çimentosudur. İslam'ın kendisidir. Ehlisünnetin kalesidir. Tarikatlar yok edilirse İslam gider. İslam'da bu yapılara yer vardır. Hz Ebu Bekir ve Hz  Ali vasıtasıyla bu yapılar peygambere kadar gider. Tarikatlar geçmişte İslam'ın Anadolu'da, Balkanlarda ve Afrika'da yayılmasında önemli bir rol ve misyon üstlenmiştir. Günümüzde ise insan eğitimine önem vermekte, insanları terbiye etmektedir. Tarikatlar üzerinden yapılan bu tartışma ve bu yapılara yapılan saldırılar, İslam'ın kendisi olan tarikatları yok etmeye ve itibarsızlaştırmaya yöneliktir. Uyanık olmak lazımdır. Hakiki ve sahte olanı ayırt etmeden hepsini aynı kefeye koymak iyi niyetle bağdaşmaz". 

*”Yasal statüye kavuşturulmalı. Bu yapılar şeffaf olmalı. Kuracağı bir mekanizma ile devlet, bu yapıları denetlemeli”.

*”Eskiden önemli rol üstlenmiş bu yapılar asli hüviyetine çekilmeli; ticaret, siyaset ve kamuda kadrolaşmaktan arındırılmalı”.

*”Hepsi FETÖ’nün yolundan gidiyor. Aynı akıbete duçar olmadan tedbir almak lazım”.

Yer verdiğim bu örneklerden hareketle toplumun bir kesimi, bu yapıları zararlı görüp kapatılmasını savunurken bir kesimi de faydalı görüp devamını savunduğu görülmektedir. Bir kesim daha var ki toplumsal vakıayı göz önünde bulundurarak bu yapıların şeffaf ve denetlenebilir bir statüye kavuşturulmasını istiyor.

Bir tarikat şeyhinin bir vukuatı üzerinden yapılan bu konuşmalar bir vuzuha kavuşmadan bir müddet sonra yerini başka gündeme bırakacak. Ta ki yeni bir vukuata kadar konu, buzdolabında bekletilecek. Çünkü savunma ve saldırma refleksi bu meseleyi bugüne kadar hep çözümsüz bırakmıştır. Belki de tarafların istediği bu. Halbuki mesele bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıydı.

Ben savunan ve saldıran tarafta değilim. Bu yapıların çoğu görüşlerini, işleyişlerini ve verdikleri görüntüleri tasvip etmesem de bu yapıların bir ihtiyaçtan ortaya çıktığını ve sosyal bir tabanının olduğunu düşünüyorum. İhtiyacı ortadan kaldırmadan resmiyette yok kabul edilse de merdiven altı veya başka statülerle bu yapılar yoluna devam edecek. Bu tezimi ispatlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Yakın tarihte dershanelerin kapatılması konusu bile bize bu konuda bir fikir verir. Hepsi, kurs veya etüt merkezi şeklinde devam ediyor ve dünün dershane işlevini yerine getiriyor. Merkezi sınav sistemi olduğu müddetçe bu ihtiyaç da devam edecek ama resmi ama merdiven altı. Tarikatlara verilecek yasal statünün sorunu en aza indireceğini düşünüyorum.

Tarikatları denetleyecek ve çekip çevirecek bir üst çatı olmadığı müddetçe sahtesi-hakikisi yoluna devam edecek. İşin garibi hangisi sahte hangisi hakiki, bunu tespit etme imkanı da yok. Her oluşum kendini fırkayı naciye olarak görüyor. Ne zaman ki bir tanesinde bir olay patlak verince “Onlar zaten sahte şeyh idi” deniyor. Halbuki eğrisi-doğrusu halka bırakılmadan ve testi kırılmadan tedbir alınmalı diyorum.

Yazıma son verirken kafamı kurcalayan bir konuya kısaca değinmek istiyor ve ilgililerinden cevap bekliyorum. Günümüzde, ama tarikat ama cemaat olarak yoluna devam eden bildiğim ne kadar oluşum varsa şeyhleri vefat edince yerine ya oğlu ya damadı ya kardeşi ya torunu vs. geçiyor. Bunun bir hikmeti var mı acaba?

* 16/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

7 Eylül 2020 Pazartesi

Devlet Yalan Söyler mi? *

"Bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz"e yalan denir. Gerçeğin bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememek de bir nevi yalandır. Yalanın her türlüsüne ya korkudan dolayı ya dezenformasyon amaçlı ya bir algı oluşturmak ya adaleti ve gerçeği yanıltmak gibi nedenlerle başvurulur. 

Yalanın her bir çeşidi kötü ve asla tasvip edilmese de bazı yalanlar vardır ki telafisi mümkün olmayan onulmaz yaralar açmaktadır.

"Savaşta düşmanı yanıltma, hastaya moral verme, karı koca arasını bulma ve iki dargın insanı barıştırmak dışında, gerçeğe aykırı olan her tür bilgiyi yayanı, toplum olarak yalan söylemeyi alışkanlık haline getiren bile sevmez. En hafifiyle "Doğru söyle" diyerek tepkimizi ortaya koyar ve "En nefret ettiğim şey yalandır" deriz. 

Yalan konusunda toplum olarak duyarlı olsak da yalansız günümüzün geçmediği de aşikardır. Yeter ki bir konuda zor durumda kalalım. Maalesef yalanlar karşılıklı olarak havada uçuşmaktadır. 

Toplum tarafından tasvip edilmeyen yalanlara bireyler zaman zaman başvursa da devlet adına iş yapan devletin kurumları veya yetkilileri de bazen başvurabiliyor.  Devlet yalan söyler mi? Bu konuda maalesef devletin sicili de pek iyi değil. Devleti yönetenler de içimizden birileri olduğuna göre maalesef yalan söyleyebiliyor. Birkaç örnek vermek istiyorum:

1986 yılında Çernobil faciası olduğunda devletin Sağlık Bakanı ekranlara çıkıp çay içmiş ve "Bakın, ben çay içiyorum. Ürünlerimizde radyasyon tehlikesi yok" demişti. Sonraları, radyasyondan etkilendiğimiz ortaya çıktı.

Her ayın üçünde enflasyon rakamları açıklanır. Açıklanan rakamlara toplum inanmıyor. Hoş, verileri açıklayan yetkilinin de inandığını düşünmüyorum. Çünkü reel hayat başka türlü cereyan ediyor.

Sağlık Bakanının koronavirüs dolayısıyla her akşam açıkladığı ölüm, iyileşme ve testi pozitif çıkanlarla ilgili verdiği verileri, halkın kahir ekseriyeti  ikna edici bulmuyor, özellikle ölümlerin gerçeği yansıtmadığını düşünüyor.

Kamuya eleman alımında ve görevde yükselmelerde ehliyet ve liyakat esas iken bu kıstaslara göre alımın yapıldığı açıklansa da bunun böyle yapılmadığı cümle alemin malumudur.

Kamuya ait ihaleler her ne kadar şeffaf ve en uygun teklifi veren kişi veya firmada kalsa da bunun böyle olmadığı, ihalenin kitabına uydurulduğu ve adrese teslim yapıldığı maalesef bilinen gerçeklerdendir.

Yalan söyleyen ister vatandaş ister devlet olsun yalan söylemeyi yani doğru söylememeyi meslek haline getirirse itibarı zedelendiği gibi güvenini de kaybeder. Bu aşamadan sonra doğru söylese hatta yemin etse bile kimse inanmaz. Çünkü inandırıcılığını kaybetmiştir. Tıpkı "Koyunlarınızı kurt kaptı" diye şaka yapan çobanın durumuna benzer. Çoban bu şakayı o kadar çok yapmış ki bir defasında kurt gerçekten koyunları kapmış. Çobanın yardım istemesine köylü, "Çoban yine yalan söylüyor" düşüncesiyle cevap vermemiş. Çünkü çoban, halkın kendisine verdiği krediyi hoyratça kullanmış ve tüketmiştir.

Hasılı çobanın durumuna düşmemek için kişiler ve devleti yöneten yetkililer, yalan söylememe, doğru bilgi verme konusunda özellikle devlet, azami gayret göstermelidir. Çünkü devletin, vatandaşını doğru bilgilendirme gibi bir görevi de vardır.

*11/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.