6 Eylül 2020 Pazar

Yetmedi mi Dinden Ekmek Yediğimiz? *

Bir toplum içinde yaşayan bireylerin içerisinde kanmaya, kandırılmaya ve aldatılmaya müsait kişiler, namzetler ve müşteriler olduğu müddetçe o toplumda kandıranlar, aldatanlar ve satıcılar da olacaktır. Aldatıcılar boşa kürek çekmezler. Piyasada ne giderse onu satarlar. Yeter ki alıcısı bulunsun. Yeter ki at koşturabilecekleri bir boşluk ve ortam bulsunlar.
Devlet nezdinde resmiyette yok, fiiliyatta var ve merdiven altı çalışmalar var. Devlet bunları yok kabul eder, bunlara karşı kafasını kuma gömer ve bunlara karşı tecahülüarif sanatını icra ederse bunun sonu, hep bu merdiven altına güvenenlerin mağduriyeti olmuştur ve yeni mağduriyetler üretmeye devam edecektir.

Bir toplum içerisinde toplumun kendisinden oluşan devlet denen örgütlenme, vatandaşını koruyup kollama görevini yapmaz, vatandaşına imkanlar sunmaz; kimin eli kimin cebinde demez, gerekli denetimi yapmaz ise birileri kapalı kapılar ardında iş çevirir ve bu ülkenin başına çorap örer.

Devlet yönetmeye talip olan veya devleti yöneten siyasi partiler bir oy uğruna, resmiyette kabul etmedikleri yapılara göz yumar, onlarla dirsek temasını hiç eksik etmez ise birileri yanlamasına, diklemesine gelişir ve yayılır. Siyasiler sayesinde bu yapılar devasa bir güç olurlar. Bu yapılar bir müddet sonra bir başkasının emrine girerlerse bu tür yapılar okunu bu ülkenin kalbine nişan alır.

Bir ülkenin halkı, bir konuda özellikle dini konularda yeterince ve düzgün bilgi sahibi olmaz, dinin cahili olursa, bunlara dini öğretmek isteyen birileri daima karşılarına çıkar. Laf cambazı, derviş görünümlü bu kişiler; Allah, peygamber, din, iman, ayet, hadis diyerek halkasını kısa zamanda genişletirler. Halka genişledikçe bu saadet zinciri bir şekilde devam ettirilir. Çünkü bu milletin yumuşak karnı dindir. Birileri Allah, peygamber dedikçe kurtuluş reçetesini almak için aklımızı ve beynimizi, vardır bir hikmeti diye teslim ederiz. Farkına varmadan bir müddet sonra mankurtlaşırız ama ne hale düştüğümüzün farkına bile varamayız.

Aldatmaların her türü kötüdür ama en kötüsü din ve diyanetle aldatmaktır. Çünkü bu tür aldatmada Allah ile aldatmak vardır. Din alanında yapılan her aldatma aynı zamanda dine de zarar vermektedir. Kalbinde zerre Allah korkusu olan ve tüm yaptıklarının ahirette hesabının sorulacağına inanan biri, insanları Allah ile aldatmaz. Eğer aldatıyorsa bu kişinin Allah ve ahiret hayatına dair olan inancı problemlidir. Niyeti, cenneti bu dünyada yaşamaktır. Nitekim hep öyle oluyor. Bu tür aldatıcılar bir eli yağda, diğer eli balda, yaşayıp gidiyorlar.

İnsanları dinle aldatan derviş görünümlü kişilere kızıyorum. Keşke insanları aldatacak başka argümanlar bulsalar diyorum. Ama en fazla da dinin ticaretini yapan bu din bezirganlarına inanıp onların arkasından giden sürülere kızıyorum. Bu konuda yazıp çizeceklerimi genç bir kalem ve düşünen bir beyin, nefis bir şekilde ifade etmiş. Bu kardeşimin yazısının üzerine söz söylemeyeceğim. Aynen aktarıyorum:

“Malum sapık şeyh olayıyla ilgili çok şey yazılıp çiziliyor. Kimi, bu mesele üzerinden dine saldırıyor, kimi neden yeterince tepki vermiyorsunuz, diyor. Genel olarak herkes bu esfeli suçluyor. Şimdi bu adam sapık. Hepimiz hemfikiriz.

Peki, ya bu adamı bu hale getirenlere, ona musallada yatan meyyit gibi teslim olanlara, her dediğini ve her yaptığını hayra yoranlara, İslam’a mugayir hareketlerini durmadan tevil edenlere, şeyhini peygamberle eşdeğer tutanlara, bir tarafı açıkken yatıp gördüğü rüya üzerinden şeyhini uçuranlara, şeyhini ailesinden üstün tutanlara, şeyhi zenginlik içinde yüzerken verdiği riyazet mavallarına ağlayanlara, şeyhimin nefsi yoktur diyerek kadınlarla oturup kalkmasına ses etmeyenlere, şeyhim her yaptığımı görüyor diyerek ona tapanlara; hasılı şeyhlerinin sapıklıklarına sapıkça inananlar ve destek verenlere ne demeli?

Ben bir şey diyemiyorum. Sadece ibretle izliyorum. Bir de emin olun bu adam gibi ve hatta daha fenasından Türkiye’de yüzlercesi var.
Bu yazıyı okuyup ‘acaba benim şeyhim/hocam da öyle mi’ diyerek tereddüt edip ‘yok canım, bunlar şeytanın vesveseleri’ deyip şeyhinin/hocasının peşinden gidecekler o kadar çok ki…

Sorgulamayacaklar. Çünkü sorgulamak onlara dinden çıkmak gibi öğretildi.

Mensuplarına “Şeyhini zina ederken görürsen ne yaparsın” diye soruluyor bir örgütte. Tahmin edin ideal cevap ne: Gusledecek suyunu hazırlarım.

Bir diğer soru: En sevdiğin kim?
El cevap: Oğlumdur.
Sorunun devamı: Hocanın, oğlunu kestiğini görürsen ne yaparsın?
İdeal cevap: Kanlı ellerini yıkaması için su getiririm.
Emin olun bu yazdıklarım, aysbergin görünen yüzü. Daha neler var neler!
Rabbim hepimizi ıslah etsin.” (Mustafa Necadettin Aktaş)

*07/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

30 Ağustos 2020 Pazar

Gurur Tabloları *

ÖSYM tarafından 26 Ağustosta üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından okullar ve kurs merkezleri, öğrencilerinin isim ve kazandığı bölümleri gurur tablosu adı altında sanal alemde paylaştılar. 

Kimi, kazanılan gözde bölümleri ön plana çıkarırken kimi de yerleşen öğrenci sayısını vermektedir. Bazı bölümlere isim ve sayı bakımından yer verilirken bazıları da "diğer" olarak yer bulabilmektedir. Tablonun en başında da genellikle tıp fakültesini veya gözde bir üniversitenin bölümünü burslu kazanan öğrencilere yer verilmektedir. Türkiye derecesi yapmış öğrencileri varsa haliyle bu öğrencilerin tercih ettiği bölümler listenin en üstünde kendine yer bulduğu görülmektedir. Bana gurur tablolarını tek tek saydırmayın. Zira hepimiz görüyoruz bu paylaşımları. 

Bu adam lafı bir yere getirecek ama lafı ağzında eveleyip geveliyor. Bir türlü sadede gelmiyor dediğinizi duyar gibiyim. Hakkınız var. Ağzımdaki baklayı çıkarayım artık. Sosyal medyada paylaşılan gurur tablolarından birini, liseyi bu sene bitirmiş, çiçeği burnundaki bir üniversiteliye gösterdim. Bitirdiğin okulun başarısına bir bak dedim. Vara demez olaydım. Bana "Beyefendi! Bu tablodaki şu öğrenci geçen yılın mezunu. Şu öğrenci sene başında açık liseye geçiş yaptı. Şu, senenin başında özel okula gitti" demez mi? Nasıl, olur mu öyle şey? Gurur tablosunun altında 2019-2020 başarımız yazıyor. Bu tablodan ben, bu öğrencilerin hepsinin o okuldan bu yıl mezun olduğunu anladım dedim. Dedim ama bu görüntü beni geçmişe götürdü.

Fî tarihinde lisede görev yaparken yerleştirme sonuçları açıklanır açıklanmaz, mevcut ve bir önceki yıl mezun ettiğimiz öğrencilerin sonuçlarını TC'leri ile sorguladım. Kazanan öğrencilerin adını, soyadını, kazandığı üniversite ve bölümünü Excel formatında hazırladığım bir listeye kopyaladım. Sayfanın sağ tarafına "açıklamalar" başlığıyla açtığım kısma da kazanan öğrencinin mezuniyet yılını yazdım. Yani bu öğrenci, okulumuzun geçen yılın mezunu bilgisine yer verdim. Gurur listeme son şeklini verdim. Listenin birkaç çıktısını alıp masamın üstüne koydum.

Birkaç gün sonra okulumda çocuğu olan kendisi de akademisyen olan bir velim geldi. Kazananlar listesine baktı. Önce tebrik etti. Ardından açıklamalar bölümündeki "geçen yılın mezunu" şeklinde 2007-2008 mezunu gibi- bir bilgiye yer vermemi eleştirdi: "Yazmaman gerekir. Listeyi gören hepsi bu yıl mezun olmuş bilmeli. Bu, senin okulunun reklamını yapman için en iyi yol. Açıklama kısmını silmelisin" dedi. Bense bu yapacağım doğru olmaz dedim. "Siz böyle yaparak okulunuzun reklamını yapamaz ve kendinizi de gösteremezsiniz" dedi. Mevcut hali göstererek olmayacaksam, varsın olmayayım. Olanı farklı gösteremem" dedim. Bu konuşmamdan hoşnut olmadı tabi.

Hasılı, okul ve kurs merkezlerinin gurur tablosu adı altında paylaşım yapmaları, kazanan öğrencilerinin başarılarıyla gururlanmaları, en doğal haklarıdır. Zira okuttukları öğrencileri, başarı göstererek bir yere yerleşmişlerdir. Kim olsa gurur duyar bundan. Aynı zamanda bu paylaşımlar ile okul ve kurs merkezleri yeni ve başarılı öğrenci çekmek için bir güzel de reklamlarını yapmış olurlar. Ama gurur tablosu adı altında paylaşım yaparlarken okullarımızın şeffaf olmalarında fayda var. Listede önceki yıllarda mezun olan öğrencilerine de kendilerinden son sene ayrılan öğrencilere de yer versinler. Öğrencileri ne de olsa. Ama bunu belirtmeleri daha dürüstçe olur kanaatindeyim. Okullarımızın çoğunun tablo hazırlarken şeffaf olduğuna yürekten inanmak istiyorum. İsterim ki hepsi böyle olsun. Bu vesileyle tüm okullarımızın, tablolara sığmayacak şekilde gurur tablolarının olmasını ve başarılarının artarak devam etmesini temenni ediyorum. 

*02/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Kapalı Camiler ve Seccade Meselesi *

Bazı zamanlar namaz vakti dışında vakit namazımı kılmak için gördüğüm bir camiye yönelirim. Ya geldiğim gibi geri dönerim ya da cami girişinde ayakkabıların konduğu, gelip geçenin ayağını bastığı yerde namazımı kılar, çıkar giderim. Çarşı merkezindeki tarihi camiler ne durumda bilmiyorum ama kenar-köşe ve mahalle aralarında bulunan camiler, görevli imam nezaretinde cemaatle kılınan namazdan sonra kapatılıyor. Yani camilerimiz kilitli. Bu fiili durum nice zamandır böyleydi. Koronavirüs tedbirleri çerçevesinde de aynı tasarruf devam ediyor.

Merak ettiğim, camilerimiz vakit namazları dışında niçin kapalı? Bu kadar caminin tüm mesaisi ve tüm işlevi namaz vakitlerinden  mi ibarettir? Görevli eşliğinde kıldırılan vakit namazı dışında camilerde namaz kılmaz caiz değil mi? Namaz kılanların çoğu, okunan ezanla birlikte cemaate katılamadığına göre bu kimseler ev ve işyerlerinde de değiller ise namazlarını nerede kılacaklar? Namaz kılacak açık cami bulamadığı için namazını geciktirenin ya da kılamayanın sorumluluğunu böyle bir tasarrufa imza atanlar "Vebali bize ait" diyebiliyorlar mı? Cemaate katılmayanın kıldığı namazdan zaten hayır gelmez diye mi düşünülüyor? Gerçekten camiler niçin kapalı? Vakit namazı dışında camiye gelenler camilere zarar verir diye mi düşünülüyor? Böyle bir şeyi düşünmek bile akıllara ziyandır. Çünkü düşüncesi ne olursa olsun bu millet camilere zarar vermez. Hırsızlık olaylarının önüne geçmek için mi yapılıyor ya da camiye gelenler, camileri namaz kılmanın dışında başka amaçlarla kullanabilir endişesi mi taşınıyor? Sebep veya hassasiyet ne ise bunu önlemenin yolu camileri kapatmak değildir. İnsanları mağdur etmeye ve camileri mahzun bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. 
***
Camilerle ilgili değinmek istediğim bir başka husus da vakit ve cuma namazlarına seccade ile gelinmesi. Seccade ile camiye gelinmesi uygulamasına da bir son verilmeli artık. Camilerin ibadete açılmasının ardından açık havalarda cuma kılınmaya başladığında namaza seccade ile gelinmesini anlarım. Çünkü dışarıda uygun bir yere seccade serilerek namaz kılınması gerekiyordu. Aynı uygulamanın cami içindeki halılara seccade sermek şeklinde devam etmesini anlamıyorum. Bildiğim kadarıyla cami halıları, pandemi ortamına uygun bir şekilde temizlendi. Yani halılar tertemiz. Temiz halı üzerine ayrıca seccade serilmesi garip. Çünkü cami halıları zaten seccade görevi görüyor. Böyle yapmakla, seccade üzerine seccade seriyoruz. Halılar kirleniyorsa ancak evden getirip serdiğimiz seccade ile kirlenebilir. Çünkü aynı seccade bir hafta önce veya az önce bahçedeki beton veya çimin üzerine serilmiş, az sonra o seccade kaldırılıp cami içindeki halı üzerine serilmiş olabiliyor. Ayrıca herkes vakit ve Cuma namazına evinden gitmiyor. Çoğu insan, dışarıda ezanın okunduğu camiye gidip namazını kılabiliyor. Bu durumda olan insanlar seccadeyi nereden bulacaklar? Herkes yanında seccade taşımayabilir. 

Neyin hassasiyeti taşınıyorsa artık bu hassasiyetten vazgeçilmeli. İnsanımız camiye seccadesiz gidebilmeli.

*31/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.