14 Ağustos 2020 Cuma

Okullar Açılmalı *

Bilim Kurulunun tavsiyesi üzerine okullar 31 Ağustos'ta uzaktan, 21 Eylülde de aşamalı ve seyreltilmiş eğitime geçecek. Uzaktan eğitimi mart ayından itibaren gördük. Aşamalı ve seyreltilmiş ile ne kastedildiğini uygulama aşamasında öğrenmiş olacağız. 

İlerleyen zaman diliminde salgının artma ve azalma seyrine göre Bilim Kurulunun tavsiyeleri çerçevesinde MEB epey bir değişikliğe gideceğe benziyor. Öncelikle alınan karar ve takvimin ülkemize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Bilim Kurulunun aldığı bu tavsiye kararında, salgının daha da yayılmasını önlemeyi ve çocukların sağlığını korumayı önemsediği anlaşılmaktadır. Sağlık önemli elbette. Hele bu, çocuklarımızı ilgilendiriyorsa akan sular durur ve durması lazım.

MEB, Bilim Kurulunun tavsiyesine uyarak yüz yüze eğitimi 21 Eylüle aldı. Ümit ediyorum ki sonbahara doğru artacağı öngörülen salgın gerekçe gösterilerek yüz yüze eğitimde tekrar bir erteleme yapılmaz. Tamam, çocuklarımızın sağlığı önemli ve onları korumalıyız. Ama çocukları korumanın yolu sadece okulları kapatmakla olmaz. Çünkü çocuklar cadde-sokak, çarşı-pazar, düğün-dernek, park-bahçe her yerde. Ailesi ile birlikte tatil yerlerine de gidiyorlar. Üstelik çoğu sosyal mesafeye riayet etmediği gibi maske de takmıyor. Hiçbirine de bir şey olmuyor. Büyüklerden sağlıklılar. Büyüklerine göre vücut bağımlılık sistemleri daha güçlü. Tek tehlikeleri, salgını kapmışlarsa bunu büyüklerine satmaları. Korkacak biri varsa büyükler okullu çocuklardan korkmalılar. Büyükler kendilerini çocuklarına karşı korumaya almalılar.

Hasılı çocuklar için endişeye mahal yok. Aşırı korumacılıktan vazgeçmek gerek. Okullar bir daha ertelenmeyecek şekilde 21 Eylülde açılmalı. Çünkü çocukları virüse karşı koruyacağız diye birçok sektörü bu uğurda kurban vereceğiz. Bilelim ki okullar sadece çocuklardan ibaret değil; okullardan ekmek yiyen kantinci, servisçi, kırtasiyeci ve okul kıyafetleri satan sektörler de var. Mart ayından beri bu sektörler yatıyor.

Bu durumda yapılması gereken,
*Her halükarda 21 Eylülde yüz yüze öğretim başlamalı.
*Maske, mesafe ve temizliğe özen gösterilmeli.
*Bağışıklık sistemi zayıf ve kronik hasta olan öğretmenler evinden çıkmamak şartıyla idari izinli sayılmalı.
*Öğrencilerden hasta ve kronik hasta olanlar evde eğitime tabi tutulmalı.
*Haftalık ders saati fazla olan Matematik ve Türkçe gibi derslerden birer saat indirilmeli.
*Seçmeli dersler bu süreçte okutulmamalı.
*Kalabalık sınıf mevcutlarında sosyal mesafeye riayet ve teması önlemek amacıyla sınıf mevcudu ikiye bölünerek bir kısmı bahçede oynarken diğer kısmıyla ders işleme yoluna gidilmeli. 20 dakika dersten sonra içerdekiler dışarıya, dışarıdakiler sınıfa alınmalı.
*Okullar fiziki şartlara göre gerekirse ikiye bölünerek sabahçı ve öğlenci olmalı.
*31 Ağustosta başlayacak uzaktan eğitime öğrencinin katılımı zorunlu olmalı. Uzaktan eğitime katılım imkanı olmayan öğrenciler için MEB, ücretsiz İnternet imkanı sağlamalı.

*21/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Ağustos 2020 Perşembe

Akyokuş Seyir Tepesi *

Günübirlik yürüyüşlerimde biraz yokuş tırmanayım, tırmanırken ter atayım diye rotamı zaman zaman Akyokuş Seyir Tepesine çeviririm.
Buraya tırmanmanın, 24 saat dalgalanan ay yıldızlı bayrağa ulaşmanın, sonrasında inişe geçmenin ve püfür püfür esen bir havada yürümenin, yürürken ayağının altındaki Konya'yı temaşa etmenin zevki bir başka. Ayaklarıma kara sular inse de yürürken hış-mış bıraksa da macera arayan yürüyüş severlere tavsiye ederim.

Bu kısa girizgâhtan sonra Seyir Tepesinde birbirinin tekrarı olarak gördüğüm bir hususa değinmek istiyorum. Büyükşehir Belediyesine ait en az iki zabıta aracını görürüm bu tepeye çıktığım her akşam. Bazen bunlara takviye olarak gelen trafik polis aracını da görürüm. Polis ve zabıta görevlilerinin görevi, aşağıdan yukarıya uzanan seyir tepesinin sağına, bisiklet yoluna park edilmiş araçları yerinden kaldırmak. Durmak ve park etmek yasak levhalarına rağmen soluklanmak, fotoğraf çekmek/çekinmek ve şehri temaşa etmek için duran araçları kaldırmak, görevliler için büyük bir meşgale. Anons, siren sesine ve "....aracınızı kaldırmadığınız takdirde plakanıza cezai işlem uygulanacaktır" uyarılarına rağmen aracını kaldırmamakta direnen insanımızın ayağına kadar gidiyor görevliler. Tam yolu boşaltıp resmi aracı sağa park ediyorlar. Ardından biri daha gelip yasak yere park yapıyor, sonra öbürü, az sonra diğeri. Hasılı gecenin yoğunluğu bitinceye kadar ilin zabıtası Akyokuş'da görev yapıyor, hem de içinde yeterince görevliler ve araçlarla birlikte.

Kısaca anlatmaya çalıştığım bu durum her akşam mütemadiyen böyle. Gördüğüm kadarıyla belediye burada mesai yapsın diye özel bir ekip görevlendirmiş ama yapılan bu görev sorunu çözmüyor. Çünkü adı üzerinde seyir tepesi burası. Tepe, şehri seyretmek için Konya'dan gidenlerle dolu. Buna Beyşehir tarafından gelirken katılanları da eklemek lazım. Zaten seyredilsin diye belediye 1 lira karşılığında dürbünler de koymuş. Gelip geçen kah fotoğraf çekiniyor kah şehrin fotoğrafını çekiyor. Kimi de çayını getirmiş, ailecek çay içmeye çalışıyor. Bu arada içkisini içenler de eksik olmuyor. Bir ara eski Meram Tıp binalarının oradan yukarı tırmanmıştım. İzlediğim yol bitti. Ne yapayım derken baktım Seyir Tepesindeki bayrak dalgalanıyor ve üstelik bana çok yakın. Cahil cesaretiyle tepeye diklemesine emekleyerek tırmandım. Tırmandım ama gelin bana sorun. Yukarıdan içilip atılmış ve kırılmış içki şişelerinin un ufak olmuş cam parçalarının içinden, dikenlerin arasından kendimi yaralamadan nasıl çıktım, bunu bir ben bilirim. Bizim seyirzadeler dertten ve zevkten içip içip şişelerini aşağıya yuvarlamışlar. 

Fazla dağıtmadan tekrar konumuza dönelim. Seyir tepesinde otopark yok mu? Bayrağın dalgalandığı yerde büyükçe bir ücretsiz otopark var. Vatandaş aracını oraya koyup sonra seyretse diyeceğim. Ama park dolu. Kolay kolay park yeri bulunmuyor. Çünkü tepedeki lokantaya gelenlerin araçlarıyla dolu park. Bu durumda vatandaş ne yapsın, belediye zabıtası ne yapsın. Vatandaş yasak dinlemeyip koymaya devam ediyor. Trafiği tehlikeye atmakla kalmıyor, aynı zamanda toplu halde bisiklet süren bisiklet severlerin yolunu da kapatıyor.  Zabıta da yolu açacağım diye didiniyor. Bu durumda ne yapılabilir?

Gördüğüm kadarıyla tepeye çıkan yolun sağına yapılmış kaldırım, 6-8 kişinin aynı anda geçebileceği şekilde geniş. Belediye kaldırımın bazı yerlerini biraz daraltıp seyir için gelenlerin araçları için cep yapabilir. Gelen araç bir beş dakika aracını park edip Konya’yı temaşa edebilir ya da kaldırımı tümden daraltıp burasını ücretli park haline döndürebilir. Zaten belediye yol kenarlarını ücretli park olarak çalıştırmakta çok maharetli. Burasını da ücretli park yapsın. Araç durur durmaz da park ücreti işlesin. Aracını park ederek Konya’yı seyretmek isteyen vatandaş bedelini ödesin. Bundan belediye de kazanmış olur. Belediye böyle bir düzenlemeyi düşünmüyorsa burada ayrıca zabıta görevlendirmesine gerek yok. Koyacağı kamera veya mobeseler vasıtasıyla duran aracın plakasına park cezası adı altında cezai işlem uygulayacak. Plakaya ceza yazıldığını bilen bir vatandaş kolay kolay gelip buraya park etmez. Böylece sorun çözülmüş olur. Buralarda görev yapan zabıtalar da başka yerlerde değerlendirilmiş olur. Bunların hiçbiri olmayacaksa belediye mevcut otoparkı nasıl büyütecekse büyütecek.

*14/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Görün Maharetimi ve Yazın Bir Kenara!

Bugün kendimle gurur duydum. İşte kabiliyet, işte yetenek dedim kendi kendime. Tamam, pek göstermiyorsun ama sende müthiş yetenek var. Tek eksiğin keşfedilmeyi beklemek dedim. İstedim ki bu gurur kendimde kalmasın, siz de haberdar olun ki kiminle sosyal medyada aşık attığınızı bilin.

Alışverişten çıkıp aldığım eşyaları bagaja koydum. Bagajı kapattıktan sonra aldığım yetmezmiş gibi bir başka markete uğramak için arabama bindim. Yola çıktım. Sağ, sol, geri geri derken ışıkta durdum. Belediyemizin hizmetlerinden kasislere çıkıp indim.  Dakikalar sonrasında yeni marketin parkına aracımı park ettim.
Araçtan inip markete yönelirken bagajın üzerinde simsiyah bir şey dikkatimi çekti. Bir telefondu. Bir an için biri aracımın üstüne bir telefon koymuş. Sanırım bana hediye etmiş olmalı dedim. Bir sevindim bir sevindim. Sonra cebime davrandım. Cebimde telefonum yoktu. Bagajın üstünde gördüğüm benim emektar telefondan başkası değildi.

Market çıkışı tuzlu ödemem aklımı başımdan almış olmalı ki telefonu bagajın üstünde bırakmışım. Yine bir sevindim bir sevindim sormayın. Nasıl sevinmem. Bir marketten diğer markete; sen kalk, o kadar yol tep. Telefonum bagajın üstünde düşmeden seyahat etsin benimle birlikte. Hareket edince düşse, arkadan gelen bir araba çiğnese yoktan başıma iş alacak, yeni bir masrafa girecektim. Tamam eski, pek işe yaramıyor, yeni bir telefon al, ben seni daha fazla çekemem diyor ama dövizin dalgalı günlerinde yeni bir telefon almak öyle market alışverişine falan benzemez. Adamı yere yıkar, hele beni. Hasılı eşeğini kaybeden Nasrettin Hocanın duyduğu üzüntüyü hissetmeden eşeğimi bulmanın sevincini yaşadım.

Markete girmeden şu bagaj üstündeki telefonumun fotoğrafını bir çekeyim, sonra paylaşayım, cümle alem maharetimi görsün dedim. Nasıl çekecektim? Çekmek için cep telefonumu almam gerekiyor. O zaman sadece bagajı çekmemin bir anlamı kalmazdı.

Market alışverişini yaptım, ardından bir başka markete gittim. Eve ne ihtiyaç varsa fazlasıyla aldım. Çünkü ne alırsam alayım hepsi bir telefona vereceğim paranın onda biri etmezdi.
İçimde hissettiğim tek üzüntü telefonumu çekip haber yapamamak.

Ama mutluluğum ve kendimle gurur duymam devam ediyor. Zira içim içime sığmıyor, nasıl bir iç ise. Artık kendi kendime konuşuyorum: Bravo Ramazan! Bir de kendini beğenmezsin. Tamam, unutmuşsun. Bu da bir kusur ama bu kadar kusur herkeste olur. (Sakarlığım aklınıza gelmesin. Zira çekemem.) Ama bu yaşta bu kabiliyet...helal olsun sana! Kolay mı arabanın üstündeki cep telefonunu düşürmeden seyahat etmek. Bir de şoförlüğünü beğenmezsin. Benim araba sürüşüm pek iyi değil dersin. Değme şoförler bu kabiliyeti gösteremezler. Kendini küçümsemeyi bırak, hatta kendinle gurur duy, dedim. Bu arada içimden size de bir taş attım: Bir de aracımı beğenmezler, muayeneden ilk defa da geçemedi derler dedim.

Sakın ola ki ne var bunda. Bunu ben de yaparım deyip moralimi sıfırlamayın. Benim için araç üstünde telefonu düşürmeden seyahat etmek, içi simit dolu tepsiyi düşürmeden başında götürmek gibidir.

Ne alaka demeyin. Siz başınızda simit tepsisi, düşürmeden yürüyebilir, bu şekilde simit satabilir misiniz? Ben bir ara düşündüm. Satma aşamasına geçmeden gözümün önüne sağa sola serpilmiş simitler geldi. Haliyle tangır tıngır düşen tepsi de. Sağdan soldan bakışmalar... Baktım rezil olacağım. Simit satma işine hiç girişmedim. Zira gözüm kesmedi.

Yıl 1987 veya 88 idi. Kayseri'de öğrenciyim. Cepte para suyunu çekti. Gelecek param da yok. Talas Öğrenci Yurdunda (Şimdiki adı Erciyes Öğrenci Yurdu) herkes okula gştmeye hazırlanırken ben de otobüse binip Kayseri amele pazarını boyladım. Pazarda benden başka çokça bekleşen vardı. En arkalarına geçip beklemeye koyuldum. Öndekiler iş bulup gidecek, sıra bana gelecekti. Saatlerce bekledik. Gelen giden olmadı. Az sonra biri geldi. Öndekilerle bir şeyler konuştu. Sonra çekip gitti. Öne geçip ne diyor bu amca dedim. Simit satacak birini arıyor dediler. 

Amele pazarında iş çıkacak gibi değil. Zira bana para lazım. Neye niyet neye kısmet. Gerekirse simit de satarım, şu amcayı kaçırmayayım bari dedim. Amca önde, ben arkada epey bir yürüdük. Cesaret edip amca simidini ben satayım diyemedim. Çünkü ya amca bana, içinde simit dolu bir tepsi verip bu tepsiyi başına koy, çarşı-pazar dolaş, simitçiii diye bağır ve sat gel dese -ki der- nasıl bağıracaktım. Haydi bağırdım. Tepsiyi başımda nasıl tutacaktım. Haydi tuttum. Biri simit alacağında başımı eğince tüm simitler düşerse işte o zaman ne yapacaktım. Baktım simit satmak, öyle göründüğü gibi kolay değil. Vazgeçtim. Gerisin geriye dönüp o gün okula mı gittim yoksa iş bulmak için Talas ilçesine mi gittim. Şimdi hatırlamıyorum. 

Gençliğimde cesaret edip satamadığım simit satışına bugün cesaretim geldi. Araba üzerinde düşürmeden cep telefonu dolaştırdığıma göre simidi hayli hayli satardım. 

Hasılı, gençliğimde -gerçi hala gencim- keşfedemediğim yeteneğimi 58 yaşımda keşfettim ve dedim, sen neymişsin be Ramazan...(Kendimi övmeseydim çatlayıp ölürdüm. Zira sizin göreceğiniz yok. Düşünün bir kere, bu yazıyı yazıncaya kadar kaç simit satardım, paraya para demezdim.) Ama yasağa takılırım şimdi de. Çünkü bugün simit satmaya kalksam dışarıda simit satmak, hele başa konan tepsi içinde simit satmak belediyece yasak. 

Not:Bagaj üstündeki cep telefon resmini görünce telefonun yokken bu resmi nasıl çektin derseniz, eve gelip alışverişi eve çektikten sonra evden bir telefon istedim. Telefonumu bagaj üstüne koyup çektim efendim.