15 Mayıs 2020 Cuma

Emniyet Kemeri ve Maske ***

Başlığa bakarak emniyet kemeri ve maske ne alaka demeyin. Bir zihniyeti anlatma bakımından aralarında sıkı bir bağ var. Zira bir araca bindiği zaman bu ülke insanının çoğunluğunun emniyet kemeri takma konusunda geçmiş sicili pek iyi değil. “Emniyet kemeri can kurtarır, aman emniyet kemeri takmadan aracınızı hareket ettirmeyin” şeklinde yapılan onca uyarıya rağmen çoğumuz yakın zamana gelinceye kadar bu uyarılara pek kulak asmadık. Emniyet kemerini kah polisi görünce veya bir kontrol esnasında takmaya çalıştık, kah takar gibi yaptık, kah elimizde tuttuk veya aracımız ötmemesi için emniyet kemerine değişik aparatlar kullandık ya da ceza yememek için taktık. Polisi geçince de emniyet kemerimizi çıkarıp yolumuza devam ettik.

Meydana gelen trafik kazalarında emniyet kemeri takanların kazayı hafif sıyrıklarla atlattıklarını, takmayanların canına mal olduğunu duya duya can güvenliğimiz için yeni yeni emniyet kemeri takma alışkanlığı edinmeye başladık. Bu gecikme bize çok pahalıya patladı. Çünkü emniyet kemeri takmama inadımız, nice canlara mezar oldu.

Gelelim maske meselesine… Ortam gereği bugünlerde hepimiz maskeliyiz biliyorsunuz. Çoğunluk gibi ben de kurallara uyanlardanım. Zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmadım. Çıkmışsam da evden maskemi bağlayarak çıktım. Zaruri birkaç ihtiyacım için marketlere uğradığımda market çalışanları dahil herkesin yüzünde var. Buraya kadar her şey normal. Zira maske takmak hem sağlığımız açısından önemli hem de kural gereği zorunlu.  Çatlasak da patlasak da sıkılsak da takıyoruz, takacağız. Buraya kadar sorun yok. Sorun, maske taktığını sanan bazı müşterilerde. İşin vahametinin farkında olmayan bu aymaz kişiler, boyunlarına maskelerini geçirmişler ama ağız ve burunları açık.  Akılları sıra, polis veya bir görevli “Nerede masken, maskesiz giremezsin” veya “Ağız ve burnunuzu kapatır mısınız” derse boyunlarında hazır takılı olan maskelerini hemen usulüne uygun yüzlerine geçiriverecekler. Birkaç gün öncesinde bir markette karşılaştığım bir hanımefendinin maskeli maskesiz halinden işkillendim. İşkillendikçe nereye gittimse burnumun dibinde bitti kadın. Yanında kocası da bir şey demiyor kadına. Sonunda alışveriş yapan bir polisi gördüm. Kardeş, şu hanımefendiyi uyarır mısınız, dedim. Sağ olsun, uyardı. Kadın, hiç itiraz etmeden hemen usulüne uygun maskesini taktı. Demek ki nasıl takılacağını biliyor. Ama bilmek yetmiyor maalesef. Bizim, bildiğimizi uygulamama gibi bir sorunumuz var. Bu tiplerin sayıları da maalesef az değil. Aşağı yukarı her markette tek tük de olsa bu şekil akıllı geçinen tipler var. (Bugün yine bir başka markette aynı tipten gördüm.) Zaten sayı da önemli değil. Bir kişi onlarca kişiye hastalığını bulaştırabiliyor.

Kalabalık mahallerde maskesini usulüne uygun takmayan bu maskeli maskesiz tipleri görünce bir zamanlar, emniyet kemeri takma konusundaki isteksizliğimiz aklıma geldi. Zihniyet aynı zihniyet. Bu tipler zorunlu olmadıkça ne maske takarlar ne de emniyet kemerlerini. Aralarındaki tek fark, emniyet kemeri takmayan, bir kaza anında kendisinin ve kendisiyle birlikte seyahat edenlerin canlarını hiçe sayarken maske takmayan ise kendisiyle birlikte başkalarının da canlarını hiçe sayıyor. Çünkü Covid-19 testi pozitif çıktığı takdirde temas ettiği kişilere de bu hastalığı bulaştırdığı gibi gerekirse bulunduğu muhiti, beldeyi de karantinaya aldırabiliyor. Ondan sonra devlet, hem hastayı tedavi edeceğim hem de bu hastanın temas ettiği kişileri tespit edeceğim diye uğraşsın dursun. Aymazlığın bu kadarına da pes doğrusu… Ayıptır ayıp… Vebaldir vebal…

***16/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Bir Babanın Evladına Nasihatleri *

Ramazan ayı aynı zamanda Kur’an’ı Kerim ayıdır. Bundan dolayı oruçla beraber Kur’an ile de hemhal oluruz. Çoğu Müslüman oruçla beraber bu ayda Kur’an’ı hatmetme yoluna gider. Geleneğimizde karşılıklı okuma anlamında, bir kişinin okuyup diğerlerinin dinlediği Kur’an ziyafetine mukabele adı verilmektedir. Bu sene salgın dolayısıyla yüz yüze mukabele imkanı olmasa da çoğu kimse evinde günde 20 sayfadan ibaret bir cüzü okuyarak ramazan sonuna kadar Kur’an’ı Kerim’i bitirmiş olur.

Kur’an’ı orijinalinden okumak kadar anlamını da okumak ülkemizde son yıllarda yaygınlaştı. Zira olması gereken de bu. Çünkü her ayeti mesaj yüklü olan Kur’an’ı okumak, ne dediğini anlamak ve yaşantımıza uygulamak öncelikli görevlerimiz arasındadır.

21.Ramazan orucunu tutacağımız günün gecesinde Kur’an’ı Kerim’i okurken Lokman süresi dikkatimi çekti. Çünkü Lokman süresi denince hepinizin bildiği gibi Kur’an’ın ahlaki ilkeleri, özellikle bir babanın oğluna yaptığı nasihatleri akla gelir. Çocuğun eğitiminin ilk ailede başladığı düşünülürse bir babanın evladına verdiği bu öğütler önemli ve genel geçer kurallardır. İzninizle bu yazımda çoğunuzun bildiği bu nasihatlere (12-19.ayetlere) yer vermek istiyorum:

12.ayette Allah, “Lokman’a hikmet verdiğinden, kendisine şükredilmesi gerektiğinden, şükredenin kendi iyiliği için şükretmiş olacağından, kim nankörlük yaparsa Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığından bahsediyor. Bu ayette mesaj Lokman üzerinden herkesedir. (Hikmet: ““din konusunda derin bilgi, sahih inanç, akıl, yerinde ve doğru konuşma, isabetli görüş ve davranış” (Taberî, XXI, 67; İbn Atıyye, IV, 346) anlamına gelir.)
13-19 arasındaki ayetler ise Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatleri konu edinmektedir:
13    "Sevgili oğlum! Allah’a ortak koşma; çünkü O’na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır."
14    Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır.
15    Eğer anne baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran; yüzünü ve özünü bana çevirenlerin yolunu izle; dönüşünüz yalnız banadır, O zaman yapıp ettiklerinizin sonucunu size bildireceğim.
16    "Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklansa veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa yine de Allah onu açığa çıkarır. Kuşkusuz Allah her şeyi bütün gizlilikleriyle bilir, O her şeyden haberdardır."
17    "Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir."
18    "Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez."
19    "Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme; çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır."

Meallerini verdiğim ayetlerin verdiği mesajlar bir açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar açık olduğu için ayrıca açıklama yapmayacağım. Şu kadarını söyleyeyim: Her birimiz birer anne, birer baba olsak da hepimiz bir ebeveynin çocuklarıyız. Yani hem atayız hem de evladız. Bu demektir ki çocuklarımıza hem nasihat edeceğiz hem de yaşayacağız. Baba Lokman gibi bir hikmet sahibi olamasak da hikmetin peşinden koşan, nankörlük yapmayıp şükreden kul olan; çocuklarına doğru yolu gösteren, onları doğru yolda tutmaya çalışan, aynı zamanda ayette verilmeye çalışılan mesajları hayatına tatbik eden birer anne-baba ve evlat olmayı Allah hepimize nasip etsin.  Çocuklarımıza en güzel mirasımız ahlakımız olsun.

*16/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

14 Mayıs 2020 Perşembe

Her Algı Yalanın Ta Kendisidir *

Gerçeği gizleme yönünden dolayı hiçbirimiz yalanı sevmeyiz. İsteriz ki işittiğimiz ve okuduğumuz her söz doğru olsun, muhatabımız da hep doğru söylesin. Kendimiz de yalan söylememeye özen gösteririz. Çünkü her yalanda aldatma kastı vardır. Bundandır ki yalanın dinimizde, ahlakımızda, örfümüzde, mevzuatımızda ve insani ilişkilerde yeri yoktur.  

Yalanın masum kabul edildiği yerler; savaşta düşmanı yanıltmak, karı-kocanın arasını bulmak, iki dargın insanı barıştırmak ve hastaya moral vermek amacıyla söylenen yalanlardır.

Normal şartlarda kimse yalana başvurmaz. Çünkü yalan söylemesini gerektiren bir durum söz konusu değildir. Ama ne zamanki yaptığı bir işten dolayı başının tehlikeye gireceğini düşündüğü zaman insanımızın çoğu yalana başvurur. Bundan dolayı yalan, yaşadığımız hayatın bir gerçekliğidir.

Yalanın büyüğü, küçüğü olur mu? Olmaz. Zira yalan yalandır. Ama bazı yalanlar vardır ki sonuçları itibariyle yalandan ne kadar kişi olumsuz etkilenirse başvurduğumuz yalanın büyüklüğü ortaya çıkar.  Hele söylediğimiz yalan bir toplumun genelini ilgilendiriyor, toplumu yanlış düşünmeye sevk ediyorsa bu yalanın vebalinden kimse kurtulamaz. Çünkü en büyük yalan budur.

Kendi çıkarımıza uygun bir şekilde oluşturduğumuz algılar da yalanın ta kendisidir. Belki de en tehlikelisidir. En büyük algıları oluşturanlar da devletlerin kendileridir. Daha doğrusu devleti yönetenlerdir. Çünkü geçmişte olup bitenleri kendi menfaatlerine olacak şekilde tarihçilere yazdıranlar, devlete o anda hakim olanlardır. Yani yönetimde galip olanlardır. Yöneticilerimiz geçmişe dair ne anlattılarsa biz onunla yetinmek durumundayız. Zira mağlupların tarih yazma imkanları yoktur. Her iktidara gelenin yerini sağlamlaştırmak ve haklılığını göstermek için bir önceki iktidarı veya yıktığı/yıkılan devleti kötülediği düşünülürse okuduğumuz tarihlerin yalandan ne kadar uzak olduğu ve ne kadar gerçeği yansıttığı daha iyi anlaşılır. Bundandır ki biz tarihimizi doğrusuyla, yanlışıyla bilme imkanımız yoktur.  Örnek vermek gerekirse İslam tarihinde cereyan eden olayları, Emevi devletinden sonra iktidara gelen Abbasi hükümdarlarının izin verdiği kadarıyla biliyoruz. Aynı şekilde Osmanlı’yı, Cumhuriyet’i kuranların izin verdiği kadarıyla tanıyoruz. Tarihimizi net bir şekilde bilmediğimizden dolayı ibret almamız gereken tarihimizden gereken dersi de çıkaramıyoruz.

İster ülke yönetelim, ister geleceğe yön verelim, ister bir zihniyeti temsil edelim, ister ülke yönetimine talip olalım, yaptığımız siyaset gerçekleri örtecek, çoğunluğu kandıracak şekilde algılar üzerine yürümemeli. Geçmişin ve bugünün tarihini yazacak tarihçilere de düşen, yöneticilerin oluşturduğu algıya teslim olmamak ve hakikatleri olduğu gibi günümüze ve geleceğe yansıtmak olmalıdır. Dürüstlük de bunu gerektirir. Değilse tarihten ibret alamayız. Bu da bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

*15/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.