14 Nisan 2020 Salı

Görevden Alınmayı mı Tercih Edersin yoksa İstifa Etmeyi mi? *

Kamu veya özel sektör olsun bir yerde yöneticilik görevini yürütmekte olan makam sahipleri için zaman zaman “görevden alındı...el çektirildi...istifası istendi...” gibi sözleri duyarız. Futbol kulüplerinde teknik direktörlük yapanların başına daha fazla gelir.

Hiç tasvip etmiyorum “görevden alındı” türü sözleri. Kendi başıma gelmiş gibi üzülürüm bu yol ile alınanlara. Bunun başka yolu olmalı diyorum. Çünkü bu üslubu kırıcı ve onur zedeleyici olarak görürüm. Pekala “nöbet değişimi yaşandı...görevi bıraktı...emekliliğini/affını istedi...” gibi bir üslubun tercih edilmesi daha şık kaçar diye düşünüyorum.

Sonucu itibariyle aynı amaca hizmet etmesine rağmen gönül alıcı üslup yerine, niçin onur kırıcı üslup ve yollar tercih edilir? Tek aklıma gelen, görevden alınan kimsenin istifa seçeneğini kullanmaması geliyor. Biliyorum tüm sorumluluğuna rağmen koltuk tatlıdır. İnsan oturduğu koltuğu kolay kolay bırakmak istemez… Kendisine yetki, sorumluluk ve koltuk verilen her bir insan geldiği koltuğun hakkını vermek, başarılı olmak, adından söz ettirmek ve o koltukta kalıcı olmak ister. Kendinde de o yeteneği görüyor olabilir. Şayet bu koltuk sahibi,
·         İstenen/beklenen başarıyı gösterememiş, beklentilerin altında kalmış ve kurumunu ileriye taşıyamamış ise,
·         Koltuğun hakkını yeterince veremiyorsa,
·         Heyecanını kaybetmiş ve kendi kendini tekrarlamaya başlamışsa,
·         Kendini yetiştirememiş ve geliştirememişse,
·         Kurumunda sosyal barışı bozuyor, personelini motive edecek katkı sağlayamıyor ise,
·         Risk almaktan kaçınıyorsa,
·         Sayısız mazeret ve gerekçelerin arkasına sığınıyor, eksikliği kendinde değil, başkalarında buluyorsa,
·         Kurumunda ağırlığını hissettiremiyor, etkisiz elemanlara oynuyor ise,
·         Bariz hata yapmış, bu hata onulmaz yaralar açmış/açacak ise,
·         Amirleriyle bir eşgüdüm içerisinde uyumlu çalışamıyor, onlara ayak uyduramıyor, onların hızına yetişemiyor ve amirleri, kendisi ile çalışmaktan haz almıyor ise,
·         Kamuoyunda kendisine karşı hoşnutsuzluklar oluşmuş ve varlığı birlikte çalıştığı insanlara zarar verir hale gelmiş ise…

Bu durumda o koltuğu hala işgal etmesinin bir anlamı var mı? Niye görevden alınmayı bekliyor? Yapışık mı o koltuk kendisine? Anasından bu koltukla mı doğdu? İstifa denen bir mekanizma var. Alır eline beyaz kağıdı. Görevden affını isteyen bir dilekçe yazar ve istifa eder. Bu istifanın, basında ve kamuoyunda “falan görevini bıraktı…affını istedi…koltuğunu terk etti…” şeklinde yer alması daha hoş ve şık kaçmaz mı? Bu yol ile kendi onurunu koruduğu gibi hem de koltuk sevdalısı olmadığını göstermiş olur. Ayrıca birlikte çalıştığı insanların da elini rahatlatmış olur ve bıraktığı kuruma da taze bir kan ve heyecan gelmesine -en azından giderken- katkı sağlamış olur.

Batı ülkelerinde en ufak bir hatada tek taraflı bir tasarruf diyebileceğimiz bu istifa seçeneği, sıkça kullanılırken bizim ülkemizde bu yol ve seçenek maalesef nadiren işler. Bunu da ancak kendine güvenebilen az sayıda kişi yapabiliyor. Unutmayalım ki insan onuru, koltuktan daha önce gelir. Zira insan onuru için yaşar.

*15/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Doğu Toplumlarında İstifa Müessesesi ***

Cuma akşamı 22.00 sularında 31 ilde sokağa çıkma yasağının ilan edildiğine dair yapılan açıklama üzerine, alışveriş yapmak için halkın bir kısmının, fırın ve bakkalların önünde sosyal mesafeye riayet etmeden oluşturduğu kalabalıklar, yürütülmekte olan süreci sekteye uğratabileceği endişesiyle kamuoyu nezdinde eleştirilmişti. Yapılan tüm bu eleştiriler üzerine İçişleri Bakanı Sayın Soylu, Pazar akşamı sokağa çıkma yasağı sona ermeden, “oluşan bu tablodaki payın kendisine ait olduğunu belirterek görevinden ayrıldığını” açıkladı. Bomba etkisi yapan bu istifa, Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmedi ve konu kapandı.

İstifa yerindeydi, değildi, Soylu hatalıydı veya değildi üzerinde durmayacağım. Zaten Soylu, sürecin bu noktaya gelebileceğini öngöremediğini belirterek hata yaptığını kabul etmiş ve hatasını savunmamıştır. Bu açıklamayı yaparak özeleştiri yapan birine, hala hatalısın demenin bir anlamı yoktur. Zira hatalı olduğunu kabullenmek bir erdemdir. Her insan kolay kolay hata yaptığını kabullenmez. İnsanlar hata yapabildiği gibi yönetimlerde görev yapanlar da hata yapabilir. Böyle durumlarda özür ve ardından istifa etmek, erdemli ve bir o kadar da onurlu bir davranıştır, çünkü hatayı üstlenmiştir.  Çoğu kişi, hatasını kabullenip özür dilemez. Zira özür çoğu kimseye zor gelir. İstifa, küçümsenecek bir davranış değildir. İcra ettiği makamdan feragat etmektir, koltuğu kendisinin boşaltmasıdır, “kazanılmış hakkım zayi olacak” dememektir, koltuğa yapışıp kalmamaktır. Tek taraflı bu istifa müessesesini işletenler, gücünü makamdan değil, makamına güç veren kalite ve kalifiye kişilerdir. Nereye giderlerse kalitelerini konuştururlar ve gittikleri yere değer katarlar.

Ülkemizde ve Doğu toplumlarında bu tek taraflı müessese, pek işlemez ve işletilmez. Koltukta oturan, kurumunu yerlerde süründürse, hata üstüne hata yapsa bile aklına gelmeyen tek şey, kendisinin istifa etmesi gerektiğidir. Rezil ve rüsva olsa da toplumda bir itibarı kalmasa da kafalar kuma gömülür ve yola devam edilir. Çünkü kerameti kendinden menkul bilir, kendini vazgeçilmez Hint kumaşı gibi görür. İstifa ederse kurumun daha da kötüye gideceğine, kaçıp gitme gibi değerlendirileceğine, itibar kaybedeceğine, kendisini inandırdığı gibi etrafını da inandırmaya çalışır. Halbuki istifalar  kişiye itibar kazandırır. Çünkü yönetim makamında olan birinin makamından ayrılması “Parada, pulda, makam ve mevkide gözüm yoktur, hata yaparsam tüm bunları terk ederek bedelini öderim. Ne beni getirenleri ne de kendimi yıpratırım. Ben anamdan yönetici olarak doğmadım” demesidir.

Türkiye’de pek görülmez bu istifa müessesesi. Bireysel istifalar olur, sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Demirbaş gibidir bu ülkede yöneticilik. Attın mı kapağı, ancak emeklilik ve ölüm ayırır bizi oradan. Bu durum kamu kurumlarında böyle olduğu gibi siyasette de böyledir. Girdiği sayısız seçimlerde istenilen başarıyı gösteremeyen, partisini iktidara taşıyamayan parti liderleriyle doludur bu ülke. STK’larımız da böyle, cemaat ve tarikatlarımız da. “Ben partimi ileriye taşıyamadım” deyip ayrılmayı düşünen olsa bile yanındaki bazı kişiler, onu bu düşüncesinden vazgeçirmeye muvaffak olurlar.

Hasılı istifa kabul edilir veya edilmez. Ama bu ülkede pek işlemeyen istifa müessesesinin zaman zaman işlemesi en büyük temennimdir. Çünkü her istifa taze kandır, yeni bir heyecandır, birlikte çalıştığın insanlara yol açmak ve ellerini güçlendirmektir. Şayet tek taraflı olan istifa mekanizması işletilmeyecekse, o zaman kurumların başarılı olmasını, kişilere endeksli olmayacak şekilde kurumsallaştırmak ve kurum kültürünü yerleştirmek gerekiyor. Kurumlarda kurum kültürü yerleşirse yönetimin başında kimin olması pek fark etmez. Devlette de süreklilik, yerleşik düzen ve hafıza bu şekilde sağlanmış olur.

***14/04/2020 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Nisan 2020 Pazar

Düşmanın En Tehlikelisi **

Asıl olan kişinin düşmanının olmamasıdır. Düşmanın olacaksa da görünür ve bilinen düşman ve düşmanları tercih ederim. Çünkü görünür düşmanın kim olduğunu, gücünün ne olduğunu, sana nereden ve nasıl saldıracağını bilir, ona göre uyanık olur, tedbirini alırsın. Düşmanınla başa çıkacak gücün yoksa ilişmez, uzak durur, suyunu bulundurmaz, iyi geçinmeye çalışırsın. Tehlikesine karşın erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır deyip gerekirse kaçarsın.

Ya düşmanın; bilinmeyen, nereden, nasıl geleceği ve ne kadar zarar vereceği kestirilemeyen görünmeyen bir düşman ise... İşte o zaman yandın demektir. Yat ağla, kalk ağla artık o zaman. Çünkü en büyük ve tehlikeli düşmanla karşı karşıyasın. Zira bu düşman sinsidir, görünmez ve nereden saldıracağı bilinemez. Nasıl mücadele edersin, nasıl korursun buna karşı kendini. Üstelik ne zaman çekip gideceği, sana kötülük yapmaktan vazgeçeceği de belli değil. Büyük bir korku hakim olur insanda. Ne yedirir ne içirir ne de uyutur. Gecen-gündüzün bu görünmeyen düşman olur. Ölmekten beter bir durumdur bu görünmeyen düşmanla yaşamak.

Görünmeyen düşman denince akla ilk gelen şeytandır. Zira o insanın en büyük düşmanıdır. Hasedinden dolayı insana karşı hep kötülük düşünür ve tıpkı kendisi gibi insan da yoldan çıksın ister. Çünkü yanına arkadaş arıyor. Bunun için her yolu dener bu görünmez düşman. Kişiye kah sağından kah solundan kah arka ve önünden yaklaşmaya çalışır. Tehlikeli, sinsi, vesveseci ve hasetçi bu düşmana karşı insan aklıyla, vicdanıyla, iradesiyle, inancıyla karşı koyar. Çünkü iyilik bellidir, kötülük bellidir. İnsan, inatla iyilik yolunu seçerse şeytan hedefine ulaşamaz. Çünkü şeytanın, insan üzerinde bir yaptırımı yoktur. Hasılı görünmüyor da olsa bu düşmanımızla yaşamaya devam ediyoruz.

Ya covit-19 için ne dersiniz? Bu da görünmeyen bir düşman. Şu ana kadar gördüğüm en büyük düşman türü. Şeytana rahmet okutacak cinsten üstelik. Çünkü şeytanın tüm yaptığı, vesvese ve kötüyü iyi göstermekten ve bizi kandırmaya çalışmaktan ibaret. Bu ise mikrop mu mikrop. Vücuda nasıl girdiğini bile bilmiyoruz. Saldığı mikrop hızlı bir şekilde yayılıyor. Bu virüsü kaptığımızı ateş, öksürük ve nefes alıp vermede zorlandığımız zaman anlayabiliyoruz. Bu belirtiler de en az 14 günde ortaya çıkıyor. Bu zamana gelinceye kadar kendimi sağlam bildiğim için kimlerle temas edip hastalığı kimlere bulaştırdım, Allah bilir. Sonra, bulaştırdığım insanları ara ki bulasın. Buldum diyelim, onlar da bir başkasına bulaştırmış oluyor o zamana kadar. Hızlı, yayılmacı özelliği olan bu virüs aynı zamanda öldürücü özelliğe sahip. Verdiği korku da işin çabası. Bundandır ki bir aydır evlerimize kapandık. Hiç olmadığı kadar paranoyak seviyesinde temizlik hastası olduk. Ne bir yere temas edebiliyoruz ne de eşimizle dostumuzla temas edebiliyoruz. Hemcinsimizi görünce kaçacak delik arıyoruz.

Hasılı bu görünmeyen, sinsi, öldürücü salgın, dünyayı esir almış durumda. Sizin biliminiz, teknolojiniz, tıp biliminiz, güç ve kuvvetiniz bana vız gelir deyip bize meydan okuyor. Nazarımda sıfırsınız diyor. Bizim tek yapabildiğimiz evde kal demekten ibaret. Kaçıyoruz ondan. Ama onun nerede saklandığını bilemeden kaçıyoruz. Bize, eşimize, dostumuza ne zaman isabet edecek endişe ve korkusu yaşıyoruz. Sayesinde, unuttuğumuz sokağa çıkma yasaklarıyla yeniden tanıştık. İstemediğimiz ama burnumuzun ucunda biten bu mikrobun ne zaman çekip gideceğini bile bilmiyoruz. Allah bu görünmez düşmandan ve beterinden saklasın ama onca gelişmişliğine rağmen dünyanın tüm gücü, bir mikroba boyun eğecek kadarmış. Artık benim için dünyanın tüm güç ve kuvveti örümcek ağı mesabesindedir. Belki ondan da zayıf.

**12/04/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.