11 Nisan 2020 Cumartesi

Sayan Ekmeği Nasıl Aramazsın Şimdi! *

Cuma akşamı saat 22.00’de 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta hafta sonu sokağa çıkma yasağının uygulanacağının açıklanmasının ardından, ekmek başta olmak üzere bazı ihtiyaçlarını karşılamak için halkın, fırın ve marketlerin önünde sosyal mesafe kuralına riayet etmeden sıraya girmesi, bir kaosun oluşmasına neden oldu ve büyük tepki çekti. Dışarı çıkanlar eleştirildiği kadar sokağa çıkma yasağının son anda açıklanması da eleştirildi. Sokağa çıkma yasağı öncesi, cadde ve sokaklarda oluşan bu kalabalığın bedelini ülke olarak belki de ağır bir şekilde ödeyeceğiz.

Sokağa çıkma yasağı öncesi oluşan nahoş görüntü, bize gösterdi ki çoğunluğumuz, günübirlik yaşıyoruz. En ufak bir sıkıntıda ve ani eve kapanma durumunda, evde kendi kendimize yetecek birkaç günümüz yok. Temel besin maddelerimiz olsa da sofralarımızın vazgeçilmezi olan ekmeğimiz olmuyor. Çünkü ekseriyetimiz, ekmek ihtiyacını fırın/market/bakkaldan karşılıyor. Dini bayramlar geldiği zaman fırınlar, nöbetleşe çalışınca -şayet daha önceden ekmeğimizi tedarik etmemişsek- her zaman bulduğumuz ekmeği bulmakta zorlanır ve fellik fellik ekmek ararız.

Bizim bu ekmek konusundaki günübirlik yaşantımız, beni geçmişe/çocukluğuma götürdü ve eski insanları hayırla yad ettim. Çünkü onlar bizden daha tedbirli idiler. Yaşı, kırkın üzerinde olanlar bu durumu daha iyi bilirler. Bilmeyenlerimiz için kısaca değinmek istiyorum. Başlıkta sayan ekmek dedim. Birçoğunuz bu ismi duymamış olabilir. Hatta bu ekmeği hiç görmedim, nasıl bir ekmek diyen de çıkabilir. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde yapılan kış ekmeği de denilen bu ekmeğe, yöresel olarak farklı isimler verilmiştir: Sahan ekmek, sağan ekmek, yufka, yuka, şepit, şebit(kalın pide), ince pide gibi. Hatta sa’n ekmek şeklinde telaffuz edenler de var. Lavaş ekmeğinin bir benzeridir.

Özellikle kırsal kesimde yaşayan Anadolu insanının, vazgeçemediği bir ekmek türü olan bu ekmeği yapmak meşakkatlidir. Komşu veya akraba birkaç kadın bir araya gelir. Aralarında bir işbölümü yapılır. Mayasız olarak önceden yoğrulan hamuru, bir tanesi beze yapar, bir diğeri bezeyi elindeki oklavayla senit üzerinde hafifçe yayar, diğerine uzatır. O da hamuru daire olacak şekilde 50-100 cm çapında ve 1-2 mm kalınlığında iyice açar, pişirmesi için ocağın başındaki diğerine uzatır. Ekmek, kızgın saç üzerinde gevreyene kadar pişirilir. Pişirilen ekmek üst üste gelecek şekilde bir sini üzerine konur. Göz kararı, belli seviyeye gelen ve direk adı verilen bu ekmek, arada getir götür işi yapan bir başkası tarafından evin mutfağına/kayıt evine götürülür. Yoğrulan hamur bitinceye kadar ekmek yapmaya devam edilir. Genelde bu ekmek yapma işi akşama kadar sürer. Parayla yapılmayan bu iş, başka günlerde diğer işbölümü yapılan kişiler için de sırayla yapılır.

Konya'nın bir yöresinde (Karasınır) sayan/sahan/sağan/sa’n ekmek adı da verilen, diğer bölgelerde yufka, yuka, şebit veya şepit olarak bilinen bu ekmeğin en önemli özelliği, dayanıklı ve bereketli olmasıdır. Ekmeğin bayatlama durumu söz konusu değil. En az bir altı ay yenir. Gevrek durumunda olan bu ekmek, yeneceği zaman ıslatılır. Ekmek yumuşadıktan sonra dürülür, yemeye hazır hale gelir ve afiyetle yenir. Hazmı da kolaydır bu ekmeğin.

Şimdilerde kırsalın çok az yerinde sayan/yufka ekmek yapma geleneği, eskisi gibi devam ediyor. Bazı yerlerde ise bu ekmek, parayla yaptırılır olsa da evlerin yine vazgeçilmezidir. Şehirde apartman hayatı yaşayanlar ise bu ekmeğe olan özlemlerini ya yufkacıdan alarak giderip öğün savıyorlar ya da müstakil evlerde bu ekmeği normal ekmek fiyatına yapanlara sipariş vererek gideriyorlar.

Sokağa çıkma yasağı uygulandığında veya bir doğal afette, anlatmaya çalıştığım bu sayan ekmeği nasıl aramazsın şimdi. Evde bu ekmek varsa ekmek için ayrıca bakkala, fırına ihtiyaç duymazsın. Ekmek bayatladı, bu bayat ekmekleri ne yapacağız derdi de yok. Islat ıslat ye…

Hasılı, kötü günler için özellikle ekmek konusunda bir B planımız olsa çok iyi olacak. Yoksa istemediğimiz görüntüleri tekrar tekrar yaşarız.

*18/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir Çuval İnciri Berbat Etmek

Sinsi, bulaşıcı ve öldürücü özelliği olan, görünmeyen virüsle mücadele etmek için bir aydır kriz yönetimini bir plan ve program dahilinde yönet. Alınan yerinde tedbirleri uygulamak ve mesafe almak için geceni gündüzüne kat; uğraş, didin. Başka ülkelerin koronavirüs ile mücadelede düştüğü duruma düşmemek için azami gayret göster. Millete sürekli “Evde kal”, “Zorunlu olmadıkça evden çıkma. Zira hayat eve sığar” de. Milletin çoğunluğu da kendi sağlığı ve memleketin selameti için evde kalma kuralına harfiyen uysun. 

Sonra bir el, bir ay boyunca oturtmaya çalıştığımız, evde kal kuralının içine çomak soksun ve halkı sokağa döksün. Kalabalıklar fırın, bakkal ve marketlere akın etsin, sosyal mesafe kuralı hiçe sayılsın. Üzerine bir de sıra kavgası(meydan savaşı) yapılsın. Bir çuval inciri berbat etmek denir buna. Bu trajikomik durumu bazıları, “Sokağa çıkma yasağı, tüm yurtta coşkuyla kutlanıyor. Halk sokaklara döküldü” şeklinde ifade etmiş. Bu akıl tutulması başka türlü ifade edilemezdi zaten. Gecenin en anlamlı ve manidar sözü bu idi bana göre. Sözün mucidini tebrik ediyorum buradan. 

Şimdi gelelim sadede. Bu olayda kim suçlu? Bilin ki amacım suçlu aramak değil. Ama burada, çoğunluğun alışveriş için sosyal mesafe kuralını hiçe sayarak soluğu sokakta almasını çoğumuz, sokağa çıkanları suçluyoruz. İki gün ekmek yemeyince ölmezsiniz. Üstelik bir de kola almış diyoruz, görüntülere bakarak. Burada suçlu aranacaksa en son suçlu halktır. Halk dediğimiz sürü psikolojisi ile hareket eder.  Burada esas sorgulanması gereken, sokağa çıkma yasağının, yasağa iki saat kala açıklanmasındadır. Halbuki bu yasağın ilanı, yasağın uygulanacağı saatten en az bir gün öncesinde halka duyurulmalıydı. Bazıları savunmacı bir refleksle “Daha önce de duyurulsaydı bu halk, aynı kalabalıkları oluştururdu” diyor. Sen zamanında açıkla da halk uymazsa o zaman halkı suçlayalım. Maalesef burada yasak kararı alanlar, zamanlama hatası yapmıştır. 

Virüsün ilk ortaya çıktığı andan itibaren yetkililerimizin başka ülkelere örnek olacak şekilde bir yönetim sergilemesi takdire şayandır. İsterseniz bir hatırlayalım: Salgın tehlikesi yüksek olan yerlerdeki vatandaşlarımızı ülkeye getirtmesi, onları yurtlarda karantinaya alması, birçok ülkenin bulmakta zorlandığı maske konusunda insanımıza maske sıkıntısı yaşatmaması ve maskeleri ücretsiz vermesi, ilk 20 yaş ile 65 yukarısına sokağa çıkma getirmesi; polisiyle, askeriyle ve gönüllülerden oluşan vefa gruplarıyla, sokağa çıkamayanların ihtiyaçlarını karşılatması, okulları zamanında tatil etmesi, fırsatçılara göz açtırmaması, işini kaybedenlere ve işine gidemeyenlere destek olmak amacıyla ülke çapında Milli Dayanışma Kampanyası düzenlemesi, esnek çalışma düzenlemesi yapması, salgın riski yüksek olan işyerlerini kapatması gibi. Kısaca baştan itibaren kriz yönetimini bir plan ve program dahilinde iyi yönetmiştir ve halkı zamanında bilgilendirilmiştir. Ta ki 30 büyükşehir ve Zonguldak ilini kapsayan hafta sonu sokağa çıkma ilanına kadar.  Burada yasağa sözüm yok. Eleştirim yasağın zamanlamasına. Maalesef burada yasağı geç açıklamanın sonuçlarının hesaba katılmadığı görülmektedir. 

Süreci şu ana kadar çok iyi yürüten devlet aklı, bu son uygulamasıyla bir yanlışa imza atmıştır. Umarım, bir yol kazasıdır, arkası gelmez. Bu zamanlama hatası bize pahalıya patlamaz, bir aylık süreci berhava etmez ve bir çuval inciri berbat etmiş olmaz. Yönetime yeniden devlet aklı hakim olur. Bu da bizim kulağımıza küpe olsun!

*13/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

10 Nisan 2020 Cuma

Örümcek Ağından İbaret Dünya ***

Bilim baş döndürecek şekilde gelişti. Sürekli yeni icatlara imza attı ve atmaya devam ediyor.

Bilime paralel olarak teknoloji de gelişti. Aldı başını gidiyor. Yetişebilene ve takip edene aşk olsun. Robot ve dijital çağa geçmeye hazırlanıyor.

Tıp ilmi de bilimsel gelişmelerden nasibini alanlardan. Yeni alet ve edevatla muayene teknikleri geliştirdi, teşhis ve tedavide büyük mesafe kat etti. Büyük büyük hastaneler kuruldu.

Bilim ve teknoloji ışığında insanoğlu devasa binalar yaptı, fabrikalar kurdu, üç vardiya birden seri üretime geçti. Üretim, pazarlama, ithalat ve ihracat tam gaz gidiyor.  

İnsanoğlu dün hayal bile edemediği emellerine bir bir ulaştı; güç, kuvvet, zenginlik, şöhret, makam ve mevkie kondu.

Seçimler kazandı, savaşlar kazandı; para, şan ve şöhret kazandı. Gücü ele geçiren dünyaya ayar vermeye kalktı, veriyor da. Kim ne diyebilirdi bu güce…Kim karşı çıkabilirdi bu ulaşılmaz güce sonra…

Bilim ve teknolojide bunca ilerlemesine rağmen insanoğlunun tek eksikliği, huzur ve mutluluktu. Parayla alınıp satılmayan bu huzur da gelecekti elbet bir gün. Tüm arayış, tüm hırs ve güç-kuvvet gösterisi bunun için değil miydi ayrıca…

Baş döndüren bilim ve teknoloji daha nelere imza atacak diye beklerken Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan bir virüs, üç ay gibi bir zaman zarfında dünyayı esir aldı, şehirleri hayalet şehre döndürdü, iş ve sosyal hayatı bitirdi ve bizleri evlerimize kapattı. Gözle görünmeyen, hangi hayvandan geçtiği dahi tespit edilemeyen, doğru dürüst tedavisi bilinemeyen, ölümlere sebebiyet veren, daha nicelerini öldüreceği kestirilemeyen ve adına Kovit-19 denen virüs gösterdi ki; onca icat ve baş döndüren gelişmişliğe imza atan bilim, robot teknolojisine geçmeye hazırlanan teknoloji, modern hastanelerde hastaları modern aletlerle tedavi etmeye çalışan tıp, her kapıyı açar denen para, zenginlik, şöhret, makamlar, güç, kuvvet, devletler, kısaca dijital çağa hazırlanan dünya, bu koronavirüs karşısında çaresiz ve aciz. Tıp, salgınla mücadele için 1,5 yıldan önce aşıyı bulamam diyor. Maske bulmakta zorlanan koca koca devletler “Evde kalın, evden çıkmayın” demekten başka bir şey yapamıyor. Görünmeyen, nereden bize vurup yere yıkacağını kestiremediğimiz, bulaşıcı özelliği olan bir virüsün verdiği korku bize yetti de arttı bile. Ölmeden öldürdü bizi.

Hasılı bir virüse teslim oldu dünya. Hepimiz evlerimizde esiriz şimdi. Bir umutla çekip gitmesini bekliyoruz. Demek ki baş döndüren gelişmişliğiyle dünyanın, bir virüslük kadar canı varmış. Dünyanın bu acizliğini görünce örümcek ağı aklıma geldi. Demek ki övündüğümüz tüm gücümüz bir örümcek ağı kadarmış. “Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır. Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse çekilsin orijinal durumuna dönecek kadar esnektir.”

Gerçekten virüse teslim olan, onunla nasıl mücadele edeceğini dahi bile bilmeyen dünya, bu aşamadan sonra benim nazarımda örümcek ağı kadardır, hatta ondan da zayıf: “Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilselerdi! (Ankebut Süresi, 41.ayet)

***16/04/2020 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.