6 Nisan 2020 Pazartesi

Başımız Doğrularla Dertte *

Başka ülkeleri bilmem ama bizim ülkemizde doğru tek değil, birden fazla doğru vardır. Doğruları çoğaltan da beklentilerimizdir. Beklentilerimiz arttıkça hakikate ulaşmamız da bir o kadar zorlaşır, hatta imkansız hale gelir. Çünkü bir müddet sonra beklentilerimizi tek hakikat gibi görmeye başlarız. Zira “Beklenti üzerine hakikat inşa edilemez. Beklentiler, hakikati görmeye engelse orada değer (iman/erdem/ahlak) adına hiçbir şey yoktur”. (Zafer Özer) Bu demektir ki amacı hakikat olan insanların beklentileri olmaz. Onlar için tek gerçek, bedeli ne olursa olsun hakikatin ortaya çıkmasıdır.

Beklentiler üzerinden oluşan doğruların çokluğu kadar doğrucu insanlarımız da çok. Hatta içimizde “Doğruya doğru/yanlışa yanlış derim. Zira ben dobra bir insanım, kimseden çekinmem” diyen insan sayısı da az değil. 

Doğru ve doğruyu savunan insanları ben burada üçe indirgemek istiyorum. Bir Matematik terimi olan bir doğrunun, üzerinde alınmış iki nokta ile sınırlandırılmış parçasının bir tarafına A, diğer tarafına da B diyelim. Tarafların her ikisi de aynı doğru parçası üzerinde olmasına rağmen burada birbirine zıt kutbu temsil ediyorlar. Her ikisi de ben doğruyum, benim dediğim doğru, o yanlış diyor. Bu iki zıt kutbun ikisi birden doğru olamayacağına ve her ikisi karşısındakini yanlış kabul ettiğine göre alın size aynı doğru parçası üzerinde iki doğru ve iki yanlış. Her iki tarafın kendisinin doğru olduğunu, karşı tarafın yanlış olduğunu iddia etmesi kutuplaşmanın bir sonucudur. Olaylara sadece kendi pencerelerinden bakarlar. Beklenti ve menfaatleri da bu kutuplaşmanın gerisinde bilinçaltlarında gizlidir. Gerçek kabul ettikleri doğruyu o kadar heyecanlı ve ateşli savunurlar ki karşı tarafı dinlemeye bile gerek görmezler. Taraftar buldukça da tezlerine kendileri de inanmaya başlarlar. Kendi fikirlerinin doğruluğuna kendilerini o kadar kaptırırlar ki gerçeği savunduklarını sandıkları için savunduklarının eleştirilmesine de tahammül edemezler. Altta kalmamak için seslerini yükseltirler. Gerekirse karşı tarafın sözünü keserler, susturmaya çalışırlar. Böyle yaparlar ki muhatabı, meramını bir insicam içerisinde anlatamasın. Aslında bu tartışmaları bir zamanlar öğrencilerin sıkça yaptığı "Kar beyaz mı, siyah mı" tartışmasına benzer. Kutuplaşmada bahtlarına ne çıkmışsa onu kıyasıya savunurlar. Sonuçta galip ve mağlup belli olmaz. Başka ortamlarda da kozlarını paylaşmaya devam ederler.

İki doğru ve iki yanlışı tek doğru parçası üzerinde izah etmeye çalıştım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Üçüncü doğru ise iki doğru/yanlış çizgisinin ortasında yer alan C'dir. Burada C, ne A'dandır ne de B'den. Her ikisinin doğruluğunu kabul etmeyen doğru parçasının merkezidir. Burası orta yoldur, olması gereken yerdir. Çünkü C, fanatik değildir, kutuplaşmanın içerisinde yer almaz. A ve B'nin savunucuları çok olduğu için haliyle sesleri çok çıkar ve kendilerini duyurmuş olurlar ve daima gündemde kalmaya devam ederler. Ortada yer alan C'nin ise fazla taraftarı olmaz, seslerini de pek duyuramazlar. A ile B'nin kısır çekişmesi arasında sıkışıp kalırlar. Gönülden takdir edilse de görünürde yanlarında kimseler olmaz. O yüzden gariptirler. İşte üç doğrunun en ve tek doğru olanı ortada yer alan, orta yeri tutmuş, kimseden beklentisi olmayan bu doğrudur. Gerçek doğruya doğru/yanlışa yanlış diyen kesim bunlardır.

Allah, beklentileri yüzünden doğruyu karartan, hakikatin ortaya çıkmasını engelleyen kişilerden eylemesin. Nerede olursak olalım, aleyhimize de olsa daima doğrunun yanında yer almayı nasip etsin. Doğruyu kendi emel ve beklentilerine alet edenlerden kılmasın bizi…

*10/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

5 Nisan 2020 Pazar

Salgının Altından Bir Çapanoğlu Çıkacak Ama Ne? *


Yaşadığımız olağanüstü durumu sizlere anlatmaya gerek yok. Zira hepimiz dünyada dolaşımda olan yeni tip koronavirüs hastalığının pençesinde yaşam mücadelesi veriyoruz. Bu durumu, kimimiz ilmel yakin(ilimle bilmek) kimimiz aynel yakin(gözle görerek bilmek) kimimiz de hakkal yakin(her şeyi ile yaşayarak bilmek) bir şekilde yaşıyor, eğer buna yaşama denirse.

Covid-19 adı da verilen bu salgının, daha fazla insanına sirayet etmesin diye devletler mücadele ediyor, yeni tedbirleri devreye sokuyor, sektörlerin çökmemesi için alacağı vergiyi öteliyor, işçi çıkarılmasın diye sektörlere destek veriyor, hastalığın yayılma riski fazla olan işyerlerini geçici olarak kapatıyor. Hastaneler tam kapasite çalışıyor. Çalışmak zorunda olan sektörlerin elemanları dışında herkes evine çekilmiş durumda.

Televizyonlar, virüsün ortaya çıktığı andan itibaren salgın haberleri ile sürekli evlerimize misafir oluyor, virüsten korunma yollarını anlatacak uzmanları ekranlarına çıkarıyor, hastalıktan korunmak için neler yapmamız gerektiğini, maske takıp takmamamız gerektiğini anlatıp duruyorlar. Tüm bunları evimizde seyrederken her akşam saatlerinde yapılan test sayısını, hastalığı pozitif çıkan hasta sayısını, yoğun bakım ve entübe hasta sayısını, iyileşen ve ölen sayıyı öğrenince morallerimiz bir daha bozuluyor. Çünkü onca tedbire rağmen sayılar azalacağı yerde artmaya devam ediyor. Ayrıca konuşmaya ve araştırmaya rağmen ne hastalığın,  hangi hayvandan yayıldığını biliyoruz ne hastalığın tedavisini bulmuş durumdayız ne de bu olağanüstü durumun ne zaman biteceğini biliyoruz. Üstelik bu virüsün doğal yollardan mı yoksa bir laboratuarda üretilip dünyaya servis edildiğini dahi bilmiyoruz. Sonuç olarak devlet/ler aciz, vatandaş aciz, tıp aciz, dünya aciz. Kara kara düşünüyoruz. Herhalde insanlık bu kadar aciz kalmamıştır ömrü boyunca.

Acizlik de olsa salgının yayılmaması için evlerimizde bekleyelim, uzmanların ve sorumluların yaptığı açıklamalara azami riayet edelim. Ölümü gösterip sıtmaya razı edilmiş bir şekilde evlerimizde beklerken bizi koronavirüs sonrası nasıl bir hayat bekliyor, bunu da düşünelim. Çünkü yeni bir dünya düzenine doğru gideceğimizden, devletlerin önemini kaybedeceğinden, dünyanın tek merkezden yönetileceğinden, dijital hayata geçeceğimizden, kullandığımız paraların ortadan kalkacağından; yerine dijital paranın tedavüle sürüleceğinden, eğitim başta olmak üzere hayatın birçok alanında dijital ortama geçeceğimizden bahsediliyor. Tüm bu senaryoları, içimizdeki az sayıda bulunan stratejistler dile getiriyor. Bunlar da her kanala çıkıp düşüncelerini açıkla-ya-mıyor.

Stratejistlerin öngörülerinin ne kadarı gerçek olur ne kadarı hayata geçirilir bilmiyorum. Ama bugüne kadar her olayı kendi lehlerine çevirmeyi bilen, dünyaya yön veren üst akıl, şu anda biz evlerimizde otururken iş başında. Bitmez, tükenmez emellerine ulaşmak için harıl harıl çalışıyor. Salgının bu kadar uzaması, bilinmezliğin hakim olması bana normal gelmiyor. Bu salgın, insanlara ne kadar korku verir ne kadar can alırsa durum üst aklın lehine işleyecek. Çünkü bu iş uzadıkça devletlerin ekonomisi çökecek, piyasayı döndüremeyecek hale gelecek ve devletler kendilerine dayatılacak dünyayı kabule mecbur bırakılacak.

Halihazırdaki dünyanın durumu, bana eski bir sözü hatırlattı. Eskiden yerimize göz dikenler, yerimize oturmak istiyorlarsa hamasete başvurur: “Kalkın ey ehli vatan dediler. Kalktık. Herkes oturdu, biz ayakta kaldık” der; biz kalkar, hedef gösterilen yere bakarken onlar yerimize otururdu. Şimdi de “Evde kal” denilerek “Siz istirahatınızı yapın, Biz her şeyi sizin adınıza düşünür, tedavüle süreriz, sonra görürsünüz gününüzü” deniyor gibi.

*06/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


3 Nisan 2020 Cuma

Sizi Temsil Etmeme Ne Dersiniz?

Değerli hemşehrilerim! Malumunuz her hafta farklı bir yerde temsilen cuma namazı kılınacak. Vaziyet böyle devam ederse Diyanet de cuma ile ilgili alternatif çözümler üretmeye devam edecek. Bununla ilgili biz de  şehir olarak ön hazırlık yapmak zorundayız. Mesela Diyanet, ilerleyen haftalarda, her ilden bir kişinin katılımıyla Ankara'da bir camide cuma kılınacak derse, bizim böyle bir hazırlığımız var mı? Yok. O yüzden, içimizden birini şimdiden temsilci seçmemiz gerekir ve ben bu göreve talibim. Her ilden gelecek diğer 80 temsilci ile yerinize Ankara'da cuma kılmak isterim. 

Sizi temsil etmemin, cuma ile sınırlı kalmaması en büyük idealimdir. İleride her ilden her ili temsilen bir mebus derlerse, sizi aynı şekilde mebusunuz olarak Meclis'te temsil etmek isterim. 

Sanmayın ki fırsat kolluyor ve bu vesileyle fırsatı ganimet biliyorum. Böyle düşünen varsa bilin ki beni üzersiniz. Zira ben virüsün kol gezdiği bir ortamda kelle koltukta, kefenimi giymiş bir şekilde sizi temsilen Ankara'ya gitmeyi göze alayım . Siz de beni takdir edeceğiniz yerde böyle düşünün. (Ki aranızda yoktur böyle düşünen. Bu tür kötü niyet sadece benim aklıma gelir.) Şundan emin olun ki tek derdim sorumluluğu üzerinizden almak.

Sonra bu işler parayla değil, sıra iledir. Olur ya bu temsilciliğim esnasında, başıma bir hal gelirse, içinizden biri şehri temsilen cenaze namazımı kılar. Ayrıca hepinizin katılmasına gerek yok. Siz de işinize gücünüze bakarsınız.

Hazır, iş temsilden açılmışken gelin, cuma mesajlarını da herkesten sorumluluğu alıp içimizden cuma mesajı gönderecek birini seçelim. Zor değil, korkmayın. Seçilen temsilci her hafta bir kişiye mesaj gönderecek. Bu iş temsili olarak halledilince telefonunuzda kayıtlı olan herkese her hafta cuma mesajı gönderme külfetinde kalmayacaksınız. (Gerçi bu bazıları için bir düğmelik iş) İşinize yoğunlaşacaksınız. Cuma mesajı gönderemediğiniz kişiler de bu vesileyle bayram edecekler.

Konu cuma mesajlarından açılınca sosyal medya kullanıcılarını da cuma mesajından mahrum etmeyelim. Bunun için de bir temsilci seçelim. Bu kişi her hafta sosyal medyaya girerek cuma mesajı paylaşacak. Diğerleri biz ne yapalım demesin. Onlar da bu mesajı beğenecek, isterlerse yorum yapabilecek.

Hazır konu temsilden açılmışken yaklaşmakta olan oruç için de bir temsilci seçelim, üstelik adın da Ramazan, derseniz; o kadar da değil, daha oraya sıra gelmedi. Sonra bir göreve talip olduk diye hepsini üzerine yıkarak canımı almayın, derim. Ayrıca biz bu konuda mezun değiliz. Yetkililerin bu konudaki açıklamasını bekleyelim.