27 Mart 2020 Cuma

Merkezî Ezanı Nasıl Aramazsın Şimdi! ***

Yaşadığımız olağanüstü durumun ülkemizden defolup gitmesi için destek amacıyla camilerimizde yatsı ezanının akabinde dua edilmeye başlandı. Bu duayı dinlemek ve amin demek için birkaç defa pencereyi açtım. Olmadı, terasa çıktım, yine olmadı. Çünkü yapılan duaları doğru dürüst anlayamadım. Çünkü bir ve birkaç camide ezan okunmaya devam ederken diğeri duaya geçmiş oluyor. Duayı dinlemeye odaklansam kulağıma ezan sesi geliyor, ezana kendimi vermeye kalksam kulağıma dua sesi geliyor, hem de birkaç yerden birden. Çünkü yürüyüş mesafesiyle evime aynı mesafede olan 4 cami var. Her birinden okunan ezanı da aynı şekilde duyarım. Aynı saatte başlamayan ezanların biri bitmeden diğeri başlıyor. Hepsi aynı vakitte başlasa da aynı anda bitmiyor. Müezzinlerin kimi ezanı uzun okurken diğeri daha kısa okuyabiliyor. Bu demektir ki okunan ezan sesleri de birbirine karışıyor. Az daha uzakta okunan ezan sesleri de geliyor evime kadar.

Burada okunan ezan ve sesinden rahatsız olduğum anlaşılmasın. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ezanlar bu ülkede namaz vaktinin girdiğini bildirdiği kadar birliğin de göstergesidir. İslam bu ülkede kaldığı müddetçe ezanlar da okunmaya devam edecektir.

Bu meseleyi konu edinmemin nedeni, ezan ve duadaki düzen, daha doğrusu düzensizliğedir. Neredesin merkezi ezan dedim içimden. Nasıl aramazsın merkezi ezanı ve duayı… Unutanlar için hatırlatayım. Bu ülkede 1995’li yıllardan itibaren 15 yıl kadar ezanlar ve vaazlar merkezi olarak okundu ve yapıldı. Diyanet’in 2012-2016 stratejik planında ezan ve vaazların merkezi olmaktan çıkarılıp her camide ayrı ayrı ezanın okunması ve vaazların yapılması şeklinde bir hedef belirlemesi sonucu, il müftülükleri ezanın merkezi okunmasını peyderpey kaldırdı. Halen ezanı merkezi olarak okumaya devam eden illerimiz var mı bilmiyorum.

Hem merkezi ezanın hem de her camiden ayrı ayrı ezan okumanın mutlaka olumlu ya da olumsuz yönleri vardır. Burada bunun üzerinde durmayacağım. Diyanet bu kararı aldığına göre demek ki merkezi ezanın olumsuz yönlerinin daha fazla olduğuna kani oldu ve kaldırdı. Vaazların bir camiden yapılıp diğer camilerden dinlenmesinin kaldırılması yerindedir. Çünkü bu şekil vaaz faydaya haiz olmaz. Ama merkezi ezan, düzen açısından devam etmeliydi. Yine güzel sesli, makam bilen bir erbabı tarafından okunan ezan, dinletirdi kendini cümle aleme. Hem böylece bir yerleşim yerinde birlik de sağlanmış olurdu. Cemaatle veya ferdi olarak namaz kılacaklar, ezanın bitiminde kalkıp namazlarını kılardı. Şimdi bir ezan bitiyor, diğeri başlıyor. Tüm ezanların bitmesini beklemek de mümkün olmuyor çoğu zaman. Bir başka caminin sesi gelirken namaza kalkılmış oluyor. Bu da namaz kılanın kendisini tam namaza vermesini de zorlaştırıyor.

Ezanın merkezi olarak okunması uygulamasını zamanında kim, hangi saikle koyarsa koysun, bu uygulama devam etmeliydi. Bugün kaldırıldığına göre geçmiş uygulamaya özlem duymanın bir anlamı yok ama keşke ezanların her camiden okunması şeklindeki uygulamaya geçildiğinde, kullanılmasa da merkezi sistem yerinde dursaydı. Bugün yatsı namazı vaktinde okunan ezanların akabinde yapılan dua, tek merkezden yapılsa fena mı olurdu? Bence çok daha iyi olurdu. Antrparantez söyleyeyim: Memleketin içinde bulunduğu duruma duayla destek olmak amacıyla Diyanet’in gönderdiği tekdüze duanın minarelerden ayrı ayrı okutulmasından ziyade her bir vatandaşı içten ve derinden duaya davet etmek daha yerinde olurdu diye düşünüyorum. Çünkü duada asıl olan içten yapılmasıdır ve duaya başkalarını da katmasıdır.

Bu arada ezan ve vaazın merkezi uygulanması için her caminin ses cihazı için mahallinden yaptığı masrafı hesaba katmıyorum. Aynı şekilde merkezîden yerele geçildiği vakit mahallinden yapılan masrafları da hesaba katmıyorum.

***31/03/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

Üç Günlük Dünyada Huyumuzdan mı Vazgeçelim? *

Bakkalın ilk müşterisi benmişim erkenden. Kapıda karşıladı beni bakkal. Sevindim doğrusu. Kim karşılar beni bu devirde, bu ortamda, bu pozisyonumla. Yalova Kaymakamı bile değilim zira. Alacağımı aldım. Ayrılmadan önce kapıda büyükçe bir masan vardı, kimse girmesin diye koyduğun. Niye kaldırdın, dedim. "Kaldırır mıyım? Koyacağım yeniden. Daha yeni açıyorum dükkanı. (Demek ki burnum düşmüş sabah sabah) Koymayıp da ne yapacağım sonra. Değilse hakından (hakkından) mı gelinir bizim milletin. İçeri giren eliyle ekmek seçmeye başlıyor. Mecbur koyacağım" dedi. Kolay gelsin dedim, ayrıldım.

Evimin yolunu tutarken sevincim kursağımda kaldı. Çünkü kapıda gördüğüm bakkalın, beni karşılamak için değil, içeri girmeyeyim diye beni kapıda beklediğini çok geçmeden anladım. Sevincim kursağımda kalsa da eliyle ekmek seçen insanımızı takdir ettim. Nasıl takdir etmem. Temasın, insanı ölüme götüreceği bu kadar açık ve çok dillendirildiği bir ortamda huylunun huyundan vazgeçmemesi, inadım inat demesi. Yani ölüme davetiye çağıran temasa rağmen ekmeği eliyle seçme alışkanlığına devam etmesi. Ölüme meydan okuyan, atın ölümü arpadan olsun diyen, böyle derken başkasını da ölüme çağıran böylesi cahil cesur ve bir şey olmaz diyen aymazların ekmek seçen o elleri ancak öpülür. 

Öyle ya, sonunda ölüm var diye yılların geleneğinden vaz mı geçelim. Ekmek bu. Başka bir şeye benzer mi? Sonra ne belli bakkalın iyi ekmek vereceği. Gözüm görecek… yetmez, elim de değecek…değmek de yetmez. Çünkü belli olmuyor. Aynı zamanda sıkacağım. Sıktığımı bırakıp diğerine dokunacağım. Yok, öyle yağma. Varsın millet ayıplasın. Ben bu ekmeği normal hayatta kullanmayacağım ki sonra. Mideme indireceğim. Sağlığımı düşünen biri olarak mideme ne gönderdiğimi de bilmek zorundayım. Sonra elimin kirli olduğunu kim söyledi? Benden temizi var mı şu dünyada. Herkes kendine baksın. Kendi kirli ellerini benim ellerimle karıştırmasın. Sonra arılar da öyle yapmıyor mu? Konduğu çiçekten bal alıp geri mi geliyor sanki. Bir ona, bir buna konup duruyor. Ayrıca pazarda seçerek alamadığım sebze ve meyvenin hıncını bu vesileyle ekmekten çıkartıyorum. Öyle değil miyiz zaten. Birine, bir şeye gücümüz yetmez. Hıncımızı gider, güçsüzden alırız. Dünyanın düzeni bu. Bu arada Konya semt pazarlarındaki bazı pazarcıların ürününü seçtirmemesini ben, esnaf malına güvenmiyor da ondan seçtirmiyor sanırdım. Halbuki hijyen yönünden seçtirmediklerini, bizim hijyenimizi düşündüklerini geç de olsa bu vesileyle anlamış oldum.) 

Takdir ettiğim sadece ekmek seçimimiz değil. Başka bir takdir ettiğim kesim daha var: Birkaç kişi bir araya geliyor, gündeme dair muhabbetlerini yapıyorlar. Cenazeye katılıp mezarlıkları ziyaret ediyorlar. Sonra sosyal mesafeyi gözetmeden yan yana gelip fotoğraf çekiniyorlar. Bunu da ölümsüzleştirmek için paylaşıyorlar. Paylaşımının altına da “Evde kal Türkiye!” yazmayı unutmuyorlar. Mesaj bana gayri. Çünkü gördüğüm kadarıyla kendilerini ölüme atarlarken kendilerinden fazla beni düşünüyorlar. Nasıl takdir etmem bunu. Sağ olsunlar… Bir misyon adamına evde kalmak yakışır mı sonra? Onlar çarşı pazar gezip dolaşacaklar. Ben evde bekleyeceğim. Ayrıca “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı sözü, başka türlü nasıl icra edilecek… Hasılı, bu yaşımda tüm bunlardan benim öğrendiğim, evde kalmak sadece bana ve benim gibi acizlere mahsus.

*04/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

26 Mart 2020 Perşembe

Evlenmenin Şimdi Tam Zamanı!

Koronavirüs dolayısıyla "Evde kal" dediler. Kaldım. Hala da kalmaya devam ediyorum. Bu gidişle evde kala kala evde kaldım gitti. Ne arayan var ne de soran. Aç mısın, susuz musun diyen yok. Evde dura dura, canım sıkılmış, kimin umurunda. Tek dedikleri evde kal demekten ibaret. Sıkıldım diyene ölümü gösterip evde kalmaya razı ediyorlar. Bu durumda sıtma daha iyidir diyorsun.

Bereket, zamanında evlenmişim. Bu durumda ne kıza bakmaya gidebilirdim ne de gittiğim ev, virüs endişesiyle bana kapısını açardı. Haydi biri gafil avlandı, benimle evlenmeyi kabul etti diyelim. Düğün de yapamazdım bu durumda. Dur be Ramazan! Felaket tellallığı yapma. Başımıza felaket tellalı kesildin. Bardağın biraz da dolu tarafından bak dediğinizi duyar gibi oldum. 

Bakalım bu durumda düğün nasıl olacak? Aslında böyle bir ortamda düğün yapmak da fena olmaz: Kız evi fazla bir şey istemez. Alışveriş için çarşı pazar dolaşmazsın. Virüs dolayısıyla hepsini ötelersin. Hele virüs bir gitsin, bir ara bakarız, onlar kolay, şimdi siz kızı bir verin hele, dersin. Sonrası Allah kerim. Demem odur ki düğünü bedavaya getirirsin. Davetiye için kart bastırmaya, yemek vermek için salon tutmaya, konvoy oluşturmaya gerek yok. 

Alıyorsun eşini, oturtuyorsun nikah masasına. Sosyal mesafeyi koruyarak iki şahit huzurunda dünya evine giriyorsun. Böylece her genç kızın hayali, telli duvaklı gelin olmak gerçekleşmiş olur. Günün anısına çektiğin fotoğrafları sosyal medyada paylaşırsın. Böylece herkes evlendiğinden haberdar olur. Sen de tebrikleri kimseyle temas etmeden sosyal medya aracılığıyla kabul edersin.

Nikahtan sonra çarşı pazar gezmek yok. Balayı planı yapmak yok. Ama baba, eş dostun elini öpmek yok. Doğru evin yolunu tutacaksın. Bu durumda da evde kalacaksın ama evde kalmamış oluyorsun.

Bu durumda evlilik çağına gelmiş, nasıl düğün yaparız diye kara kara düşünen gençlerimiz varsa ellerini çabuk tutup evlenin derim. Gördüğünüz gibi size bedavaya gelecek masrafsız bir düğün. Yeter ki bardağın dolu tarafından bakılabilsin. 

Siz evliliğe devam ede durun. Bir gün çocuğunuz olur, çocuğunuz evlilik çağına gelir, evlenmek ister ve olur olmaz şeyler isterse kendi düğününüzü emsal gösterin. Ne alışverişi ne düğün elbisesi ne balayı...eski köye yeni âdet getirmeyin, biz annenle şöyle evlendik dersiniz.

Evlilik çağımız geldi, maliyetler arttı, düğün yapamıyoruz diyen gençler! Neredesiniz? Fırsat bu fırsat, hatta ganimet...Herkes bu ortamda fırsatları değerlendirirken siz ne durursunuz? Şimdi Evlenmenin tam zamanı!

Bana, lütfen amca! Bizimle kafa bulma, şimdi şakanın sırası değil, demeyin. En nefret ettiğim şeydir bu. Hiç şaka yapar bir tarafım var mı? Haydi göreyim sizi...