8 Ocak 2020 Çarşamba

Üzüldüğüm Nokta ***

Siyasete atılmak, ülkeyi yönetmeye talip olmak demektir. Ekibini kurup meydanlara çıkanlardan kimi başarılı olur, iktidara gelir. Kimi muhalefette kalır, kimi de bir varlık gösteremeyip tabela partisi olarak kalır. Bu da doğaldır. 

İktidar olan partiden halk memnun kalırsa takip eden seçimlerde iktidar değişmez. Ne zaman ki iktidardan hoşnutsuzluk artarsa halk desteğini çekerek desteğini iktidar alternatifi olabilecek partilere verir. Verilen destekle iktidar el değiştirebilir. Çünkü nasıl ki mahkeme kadıya mülk değilse iktidara da mülk değildir. Siyaset bu. Kazanır veya kaybedersiniz. Çünkü siyasetin doğasında başarılı olmak da vardır, başarısız olmak da. 

Siyasette, lider ön planda olsa da partileri ayakta tutan ekibidir. İyi bir ekiple yola çıkanlar, siyasette er veya geç tutunur ve uzun soluklu olurlar. Çünkü iyi bir ekip demek ortak akıl demektir. Geçmişten günümüze siyaset ve ülke yönetiminde başarı ve başarısızlıklar, zafer ve hezimetler lider ile anılsa da mutfakta çalışan ekibin payı yadsınamaz. Bizde siyaset, partiler ve ülke yönetimi lidere endeksli olduğu için ekip ön plana çıkmaz. Yardımcıları ve komutanları olmasa Fatih, arkadaşları olmasa Atatürk, ekibi olmasa Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan vb. liderlerin gösterdikleri başarılar geçici olur, kalıcı olmazdı. Lider ve ekip uyumu başarıyı taçlandırır.

Ne zaman ki bir partide lider ön plana çıkar, ortak akıl diyebileceğimiz istişareye önem verilmez, ortaya çıkan sorun ve kırgınlıklar, iletişim yoluyla çözme yoluna gidilmez ise ortaya çıkan temel sorunlar ve yönetim anlayışından dolayı partilerden kopmalar başlar. Öyle ya, anlaşma ve birlikte hareket etme imkansız hale gelmişse bunun yolu ayrılmaktır. Bu durum da siyasi partilerin doğasında vardır. Bundan sonrası herkesin kendi yoluna gitmesidir. Kimi siyaseti bırakır, kimi de ben bu işi daha iyi yaparım düşüncesiyle yeni bir oluşumun öncüsü olur veya bir oluşumun içinde yer alır. Bu yola girenlerin çoğu, başarılı olamayıp daha sonra köşesine çekilse de ender de olsa bazıları siyasette tutunur ve söz sahibi olur.

Ayrılma ve ayrışmanın yaşandığı böylesi siyasi bölünmüşlük durumlarında, tarafların geçmişe sünger çekip yollarına devam etmesi, ayrılırken de birbirlerine "Bu zamana kadar sırt sırta vererek birçok alanda başarılı olduk, sıkıntılara birlikte göğüs gerdik. Geldiğimiz noktada, yönetim anlayışında ve problem çözme mantalitemizde temel ayrılıklar ortaya çıktı. Bu durumda birlikte hareket etme noktamız kalmadı. Yaptıklarımız, hatasıyla sevabıyla geçmişte kaldı. Bunları birlikte yaptık. Bunu tarih değerlendirecek. Bu aşamadan sonra ayrı kulvarlarda memleketin selameti için çalışalım" deyip ayrılmalıdırlar. Birbirlerine siyasi rakip olduklarında centilmenliği elden bırakmamalıdırlar. Ortak geçmişte hata ve eksiklikleri varsa birbirlerini günah keçisi ilan etmemelidirler.

Bir ve beraber iken birbirlerinin aleyhinde bir şey demeyenlerin ayrıldıktan sonra birbirlerinin aleyhinde ileri geri konuşmaları ne dinen ne ahlaken ne de siyaseten doğrudur. Eğer bu kişiler doğru kişiler değil idiyseler, adama sormazlar mı, geçmişte onca yıl niçin bir ve beraber oldunuz, niçin onca önemli görevleri teslim ettiniz diye.

Yapacağımız siyaset erdem üzerine yapılmalı, çamur atmak üzerine bina edilmemeli. Çünkü attığımız çamur üzerimize sıçrar, bizi de kirletir. Üzüldüğüm nokta da budur.

***16/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Müslümanlar, Müslümanlık Anlayışlarıyla Yüzleşmeliler *

Geri kalmış bir İslam dünyası...

Birbirini boğazlamaktan öte bir şey yapmayan bir İslam dünyası...

Batı'nın pazarı olmuş bir İslam dünyası...

Ülkelerini, sömürgeci devletlere parsel parsel peşkeş çeken bir İslam dünyası...

Hiçbir şey üretmeyen ve daima tüketen bir İslam dünyası...

Farklı fikirlere tahammül etmeyen bir İslam dünyası...

Geri kalmışlıklarını Batı'yı suçlayarak ömür tüketen bir İslam dünyası...

Kendisine toz kondurmadan mazeret, bahane, gerekçe üreten bir İslam dünyası...

Gayrimüslimlere merhametli, birbirlerine karşı şedit ve horoz kesilen bir İslam dünyası...

Mezhep anlayışlarını din sanan ve mezheplerinin hakim olması için dinlerini ikinci plana iten bir İslam dünyası...

Namaz, oruç, hac, kurban gibi belli vakitlere bağlı ibadetleri yerine getirmeyi din sanan bir İslam dünyası...

Allah ile kul arasında bir ödev olan ritüelleri önceleyip insanlığın kurtuluşu olan ahlak ilkelerini önemsiz gören bir İslam dünyası...

Kendini, yerini, haddini bilmeyen bir İslam dünyası...

Birbiriyle didişmekten, boğuşmaktan bilime, teknolojiye, üretime, dünya ve insanlığa bir katma değer üretmeyen bir İslam dünyası...

Rahat yaşamayı, gezip dolaşmayı, yemeyi ve içmeyi meslek edinmiş bir İslam dünyası...

Sözü doğru ama özü doğru olmayan bir İslam dünyası...

Ayıpladığı her şeyi yapan bir İslam dünyası...

Kendinden, kendi düşüncesinden başka bir düşüncenin doğru olabileceğine inanmayan bir İslam dünyası...

Müslümanlığı kullanan, kendi emellerine alet eden ama Müslümanlık gibi bir derdi olmayan bir İslam dünyası...

Nevi şahsına münhasır ve kendine Müslüman bir İslam dünyası...

Müslüman kardeşinden başka düşmanı olmayan bir İslam dünyası...

Müslümanları Allah ile aldatan bir İslam dünyası...

Öze değil, şekle önem veren bir İslam dünyası...
Dürüstlüğü, eline imkanlar geçinceye kadar olan bir İslam dünyası...

Kendisi gibi düşünmeyenlere ön yargı ile yaklaşan ve niyet okuyan bir İslam dünyası...

Felsefeye, hür akla karşı olan bir İslam dünyası...
Kendi yeraltı kaynaklarını çıkarmaktan, işleyip dünyaya pazarlamaktan aciz  bir İslam dünyası...
Başkasının ürettiğini tüketerek başkasına pazar olan bir İslam dünyası...

Konuşmada bir numara, icraatta sıfır olan bir İslam dünyası...

Birliğe, beraberliğe, İslam kardeşliğine düşman bir İslam dünyası...

Mezhep, cemaat kardeşliğini İslam kardeşliğinin önüne geçiren bir İslam dünyası...

Aklı küçümseyen, o küçük aklı da başkasına kiraya veren bir İslam dünyası...

Sırtını, kendisini sömürenlere dayayarak ayakta durmaya çalışan ve yaşadığını sanan bir İslam dünyası...
Kendi içinde sosyal adaleti, sosyal barışı sağlayamamış ve adaleti hakim kıl-a-mamış, zulmü adalet diye dayatan bir İslam dünyası...

Farklı ve aykırı fikirlere tahammülü olmayan, kafasının basmadığı fikirlere sapıklık damgası vuran, tekfirciliği silah olarak kullanan bir İslam dünyası...

Her türlü zelil ve rezil, dünyayı yaşanmaz kılan yaşantısıyla cenneti uman ve cennete gireceğine yürekten inanan bir İslam dünyası...

Pislik paçasından akarken birbirleriyle uğraşmaktan kendi paçasına bakmayan ve birbirini aşağıya çekmekten başka bir şey yapmayan bir İslam dünyası...

Kendiyle, yaşantısıyla ve İslam anlayışıyla bir güzel yüzleşmeli. Bunu yapmadığı müddetçe İslam dünyası sorun üretmeye devam edecektir. Dünyaya ve insanlığa dair bir şey vermeyecektir. İslam olduğunu söyleyen İslam dünyasına, giydiği İslam elbisesi maalesef birkaç beden büyük gelmektedir. İslam dünyası ve Müslümanların durumu, toprağın altına servetini gömmüş, ihtiyacı olduğu halde bu servetini kullanmayan kişinin durumuna benzer.

*10/01/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Ocak 2020 Pazartesi

Bir Danışmanlık Nasıl Aklıma Gelmedi?

—Üstadım! Bir isteğin olursa gel demiştin ya...
—Evet, demiştim. Söyle, elimden gelirse seve seve yaparım.
—Biliyorum, devlet büyüğümüz olan Zatı Muhterem ile aran iyi. Ha söylesen de beni kendisine danışman alsa.
—Hangi alanda danışman olmak istiyorsun?
—Fark etmez, her alan ile ilgili yeterince bilgi ve birikime sahip olduğuma dair bir his var içimde.
—Branşın ne idi senin?
—İlahiyat, efendim!
—Hım...Ama ilahiyatçı danışmana ihtiyacı yok bildiğim kadarıyla. Çünkü dini konularda büyük bir birikimi var. Bu konuda kendisine güveniyor. Keşke askeri işlerden anlasaydın. Çünkü bu alanda ihtiyaç var.
—Askeri işlerden sorumlu danışmanı var sanırım.
—Var. Ama bugünlerde askeri danışmana çok ihtiyaç var. Çünkü etrafımızdaki ülkeler kaynıyor. Bu kaynamadan biz de payımızı alıyoruz. Bölgemiz cadı kazanı gibi. Ne zaman, ne taraftan bir savaş çıkması an meselesi. Bu yüzden uyanık olmanız lazım.
—Aslında askeri işlerden anlarım. Branşıma da yakın sayılır. Lisede iken tarih derslerini çok severdim. Vur-kaç, hilal gibi taktikleri de iyi bilirim. Eğer ihtiyaç hissederse Beyefendi'yi bu konularda doğru bilgilendiririm.
—İlahiyat ve askerlik ne alaka?
—Öyle deme efendim! Her Türk asker doğar bizde. Ayrıca yeri değil belki ama darbe planlayıcısı da bir ilahiyatçı idi. Yine ilahiyatçıların çoğunda yöneticilik kabiliyeti var. Bundandır ki makamların çoğunda bu meslek grubu var.
—Konuyu dağıtmayalım. Sözün özü, askeri işlerden anlar mısın?
—Dedim ya efendim, anlarım diye. Sonra her askeri işlerden sorumlu danışman askeri işlere mi bakıyor bu ülkede? Askeri işlerden ziyade Mehdilik, İsa-Mesih gibi konularda söz söylediğim gibi işi söz faslında bırakmam, hazırlık da yaparım. 
—Git Allahıyın aşkına! Dalga mı geçiyorsun benimle? Dalganın sırası değil şimdi.
—Hiç olmadığı kadar ciddiyim ve danışman olmak istiyorum. Esirgemeyin benden bunu. Sanki danışman sınırlaması mı var? Mesaisi de yok. Beyefendi ihtiyaç hissederse bana ulaşacak. Ben de tüm birikimimi ona aktaracağım. Aktardıklarımı gördükçe yine daha önce yanıma alıp danışman yapmadım diyecek.