1 Mayıs 2019 Çarşamba

Hz Adem'in Yolundan Gidenlere Selam Olsun! *

Ortak noktaları çok, aynı zihniyete sahip insanlar, aralarına bir kırgınlık girdi mi kolay kolay bir araya gelemiyorlar. Aralarında kan davası mı var yoksa bir namus meselesi mi var? Bunlar da olmadığına göre sorunu çözmek için bir araya gelmemelerinin sebebi ne olabilir?

Bu tip insanların iç hallerini bilme imkanımız yok ama zannı galip ile aklıma geleni yazacağım burada. Bunları bir araya getirmeyen kibir olsa gerek. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. Kibir öyle bir şey ki kişileri bir araya getirmez. Allah Teala ilk insan Adem'e yer verirken beraberinde İblis'i de konu edinir. Gerçeği bilmesine rağmen İblis'i Adem'e yaklaştırmayan İblis'teki kibirdir. Bu ahlaki zaafı basite almayalım. İnsanın gözünü perdeler, feraset ve basiretini bağlar. Kişinin kendisiyle yüzleşmesinin önüne geçer. Vicdanının sesine kulak verdirmez. Vicdanını rahatlatmak için önüne bol bol mazeret, gerekçe, bahane koyar. Aslında bu vicdanı rahatlatmak değil, egoyu tatmin etmektir: "Sen haklısın, o haksızdır. Asla taviz verme. O, senin karşına tıpış tıpış gelecek. Çünkü o şu yanlışı yaptı. Sen doğru yoldasın" dedirtir.

Kibir insanın başına büyük gaileler açan öyle bir beladır ki insana kendisinde kibir olduğunu bile belli ettirmez. Çok sinsidir. Bazı insanların kibri yüzünden, yürüyüşünden, hal ve hareketinden belli olurken bazılarında kibir gizlidir. Tevazuunun içinde saklıdır. Kişi kibirli olduğunu, kibrin kendisini esir aldığını bile bilemez. Kendisini tevazu sahibi sanır. İnsanı yiyip bitiren, etrafıyla arasını açan, kişiye "benim ben" dedirten, kişiye kendisi olmasını engelleyen kibrin tehlikesine Allah, sadece Adem-İblis olayında değinmez. Diğer ayetlerde de büyüklenmeyin, kibirlenmeyin der durur. Yine de insanoğlu bu ayetlerden kendisine bir pay çıkarmaz. Yeter ki insanın içinde kökleşmiş olsun. Bazen sinirlenince bazen gerilince bazen duygusallaşınca, bazen onuruna dokununca ortaya çıkar. Böylesi durumlarda insan kibre kapıldığının farkına bile varamaz. Özellikle kendisini haklı gördüğü anlarda bu kibir kendisini bir türlü bırakmaz.

Hasılı insan kırdığı, kırıldığı dostlarına adım atmak, onlara zeytin dalı uzatmak istiyorsa ilk önce kibrini tetikleyen nefsini ayaklar altına alması gerekiyor. Bunu yapamadığı takdirde kendisiyle yüzleşemez, dostlarından özür dileyemez, gönül alamaz. Burnunun dikine gitmeye devam eder. Halbuki savunduğunda haklı olsa bile "Aslında ben hatalıydım" deyip adım atması kişiyi adam yapar. Adem de böyle yaparak kendisiyle yüzleşti, ipten döndü, adam oldu. Kendisiyle yüzleşemeyen, burnundan kıl aldırmayan bilerek veya bilmeyerek İblis'in yolunu takip eder.

Allah hatasıyla yüzleşen, yüzleşirken suçu başkasına atmayan ve derinden bir özür dileyen, özür dilerken nefsini ve kibrini ayaklar altına alan, bunun karşılığında affedilip peygamber olan Adem'in yolundan gidenlere selam olsun!

*24/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Zirve Yolculuğu veya Zirve Yarışı

Kolay olmadı zirveye çıkmak. Mücadelenin her türlüsü verildi. Tırnaklarla kazınarak çıkıldı. Zirvede tutunmak için de az mücadele verilmedi. Birbirimize omuz verilerek rakiplerin her biri ekarte edildi.

Birlikte güzel hizmetler verildi. Halk hizmete doydu. Hizmeti gören halk bir daha bir daha kredi verdi, baş tacı yaptı. 

Tam zirve bizim artık, önümüzdeki tüm engeller kaldırıldı. Biz bizeyiz, hiçbir derdimiz kalmadı derken  biz birbirimize düştük. Bugün hala zirvedeyiz ama uzaklaştık birbirimizden. Ne bir araya gelip konuşabiliyoruz ne de aynı ortamları teneffüs ediyoruz. Meydanlarda veya kamera önlerinde birbirimize ayar vermeye çalışıyoruz, adrese teslim mesaj gönderiyoruz. Zirvedeki, yolda bulduğu menfaat şebekesiyle zirve yürüyüşünü devam ettirmeye çalışıyor. Aşağıda kalan eski ekip ise kırgın ve küs. Ne zirvede kalan ne de zirveden inenler burnundan kıl aldırıyor. Derdin ne senin arkadaş diyen yok. Hepsi bana şu yapıldı, asla affetmeyeceğim havasında. Ne zirvedeki zor durumdayım, patinaj yapıyorum, sağa sola vuruyorum, gelin bir el verin diyor ne de zirveyi terk edenler veya zirveden uzaklaştırılanlar dostumuz zor durumda, taşın altına elimizi koyalım, yettik arkadaşım diyor.

İşin garibi zirve yürüyüşünde meselelerini halledemeyen veya halletmeye yanaşmayan bu kişiler ülkeye ve sevenlerine verdiği zarardan bihaberler.

Nereye varır bu gidişat? En hafifinden zirve yürüyüşü sona erer. Zirve bir başka zihniyete elleriyle teslim edilir. Dostlar arasında meydana gelen yara iyice derinleşir.

Zirveden inişin önüne geçilemez mi? Geçilir elbet. Bunun için öncelikle zirve sahibi ile zirveyi terk edenler bir araya gelmeli. Küskünlük ve dargınlık bir tarafa bırakılmalı. Birlikte bir yol haritası belirlenmeli. Kucaklayıcı bir siyaset izlenmeli. İzledikleri siyasette birbirlerine güven verilmeli.

Bir araya gelme imkanları yoksa yapılacak bir şey var. Daralan ve gittikçe krize dönüşen siyaseti açmak için gerekirse yeni bir parti kurulur. Parti yeni yüzlerle yoluna devam eder. Böyle bir durumda kimse diğerine gönül koymamalı, partimizi böldün dememeli, ihanetle suçlamamalı. Senin yolun sana, benim yolum bana demeli. Yollarına ayrı devam ederlerken geçmişin hatırına birbirlerine saygıyı elden bırakmamalılar.

Bunları kendilerine yakın gören, sempati duyan ve oylarıyla destekleyen üçüncü şahıslara düşen öncelikle güçleri yok olmasın ve güçlerini birleştirsinler ve enerjilerini birleştirsinler diye çabalar. Baktılar olmuyor mu? Yaşanacak varmış demek ki bunda vardır bir hayır demeli. Hayır bunun neresinde demeyin. Ankara Savaşı’ndan sonra Yıldırım Bayezit’in dört oğlu arasında süren taht kavgası on bir yıl sürmüş. Fetret Devri dediğimiz bu dönemin sonunda devleti, Yıldırım’ın oğullarından Çelebi Mehmet yeniden birleştirmiştir. Bakarsınız zirve yolculuğu yapan veya zirve yarışında bizde varız diyenlerden biri güçleri birleştirerek yeniden zirve yürüyüşünü başlatır ve bunda da başarılı olur.

Taşı Toprağı Altın Şehir *

Birçok medeniyet ve imparatorluğa başkentlik yapan, uğruna savaşlar verilen,  Asya’yı-Avrupa’ya bağlayan, yönetmek için kıran kırana mücadele verilen; ticaret, finansın, turizmin ve kültürün başkenti olan; deniziyle, yedi tepesiyle boğazıyla görenlerin hayran kaldığı, görmeye doyamadıkları, ülkeye en fazla katma değer veren, nüfus bakımından Türkiye'nin birinci, dünyanın on beşinci şehri, taşı-toprağı altın, değişimin öncüsü İstanbul, şimdilerde başka türlü anılır oldu:

Gün geçmiyor ki İstanbul'da bir bina çökmemiş, yanındaki diğer binalar yıkılmaya karşı boşaltılmamış olsun. İhata duvarları yıkılıyor. Enkaza dönen binaları canlı yayında izliyoruz. Bazı zamanlarda meydana gelen yıkıntılar nice canlara mezar olurken bazılarında daha önce tedbir alındığı için can kaybı yaşanmıyor. Şükür ki can kaybı yok diyoruz. 

Binalar niçin çöküyor? Bazıları zamanında çürük yapıldığı, bazılarının eskidiği, bazılarının üzerine kaçak katlar çıkıldığı belirtiliyor. Bazılarının çökmesi ise binaların yanına yeni bina yapmak için yapılan hafriyat çalışması sebep gösteriliyor. Açılan çukurlar yanındaki binaları tetikliyor, binaların altındaki toprakları kaydırıyor. Haliyle altı boşalan, hava da kalan bina da tepetaklak yıkılıyor. 

Binaların çökmesine, evlerin çatlamasına, ihata duvarlarının yıkılmasına, her çöküntüde mala veya cana zarar gelmesine alıştık. Şimdi de asfalt yarılıyor, binalar çatlıyor. Sonunda bunu da gördük. Vatandaş evine sağlam raporu verilse de tedirgin olmaya devam ediyor. Gel de bu durumda İstanbul'da yaşa ve gece rahat uyu. Korkuyla yatan kabusla kalkar.

Ne oluyor İstanbul'a? Ardı arkasına çöken binalar ve şimdilerde görülen asfalt yarılması kötü günlerin habercisi mi? Tüm bu olup bitenlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2017'de söylediği "Biz İstanbul'a ihanet ettik. Bundan ben de sorumluyum" sözünü birleştirince Türkiye'nin kalbi İstanbul'u iyi günler beklemiyor. Aslında yıkılan binaların altında kalan bizim doğruluğumuz, dürüstlüğümüz diye düşünüyorum. Günü kurtaran politikalarımızın sonucu tam bir enkazdır. 

Tüm bu olup bitenlere karşı İstanbul dile gelse ne der bize? Sanki şöyle der: "Bakın Allah'tan korkun! Benim vücudum bu kadar nüfusu, bu kadar yüksek katlı binayı çekmez. Daha da üzerime gelmeyin, sesimi çıkarmıyorum diye bu kadar da üste gelinmez. İnsaf yahu! Bırakın artık bina yapmayı, göç almayı. Benim artık taşım toprağım altın değil. Böyle giderse ben sizin mezarınız olacağım. Bu işi tadında bırakmazsanız benden çekeceğiniz var. Beni bu hale getiren sizin aç gözlülüğünüzdür. Bunun sonu toplu ölümlerdir. Aklınızı başınıza alın, artık bina yapmak için kazmayı vurmayın. Bana nefes aldırmazsanız yarın binleriniz bir nefese hasret kalırsınız. Şu anda size verdiğim bir gözdağıdır, artçı depremdir. Üzerime daha da gelirseniz daha beterlerini bekleyin. Bu da toplu helakiniz demektir. Bana bugüne kadar dert, sıkıntı ve ağır yükten başka bir şey vermediniz. Hep aldınız. Takatim kalmadı. Bundan sonra alma sırası bende..." gibi.

Birinci derece deprem bölgesi olan  İstanbul  daha fazla bu sıkleti çekmez. En iyisi bir zamanlar taşı toprağı altın dediğimiz bu şehir katil şehre dönüşmeden İstanbul'u korumaya alalım. Gönlümüzde ayrı bir yeri olan bu şehre daha fazla kötülük yapmayalım. Unutmayalım ki ihanet eden, ihanetinin bedelini ağır öder.

*04/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.