1 Mayıs 2019 Çarşamba

Taşı Toprağı Altın Şehir *

Birçok medeniyet ve imparatorluğa başkentlik yapan, uğruna savaşlar verilen,  Asya’yı-Avrupa’ya bağlayan, yönetmek için kıran kırana mücadele verilen; ticaret, finansın, turizmin ve kültürün başkenti olan; deniziyle, yedi tepesiyle boğazıyla görenlerin hayran kaldığı, görmeye doyamadıkları, ülkeye en fazla katma değer veren, nüfus bakımından Türkiye'nin birinci, dünyanın on beşinci şehri, taşı-toprağı altın, değişimin öncüsü İstanbul, şimdilerde başka türlü anılır oldu:

Gün geçmiyor ki İstanbul'da bir bina çökmemiş, yanındaki diğer binalar yıkılmaya karşı boşaltılmamış olsun. İhata duvarları yıkılıyor. Enkaza dönen binaları canlı yayında izliyoruz. Bazı zamanlarda meydana gelen yıkıntılar nice canlara mezar olurken bazılarında daha önce tedbir alındığı için can kaybı yaşanmıyor. Şükür ki can kaybı yok diyoruz. 

Binalar niçin çöküyor? Bazıları zamanında çürük yapıldığı, bazılarının eskidiği, bazılarının üzerine kaçak katlar çıkıldığı belirtiliyor. Bazılarının çökmesi ise binaların yanına yeni bina yapmak için yapılan hafriyat çalışması sebep gösteriliyor. Açılan çukurlar yanındaki binaları tetikliyor, binaların altındaki toprakları kaydırıyor. Haliyle altı boşalan, hava da kalan bina da tepetaklak yıkılıyor. 

Binaların çökmesine, evlerin çatlamasına, ihata duvarlarının yıkılmasına, her çöküntüde mala veya cana zarar gelmesine alıştık. Şimdi de asfalt yarılıyor, binalar çatlıyor. Sonunda bunu da gördük. Vatandaş evine sağlam raporu verilse de tedirgin olmaya devam ediyor. Gel de bu durumda İstanbul'da yaşa ve gece rahat uyu. Korkuyla yatan kabusla kalkar.

Ne oluyor İstanbul'a? Ardı arkasına çöken binalar ve şimdilerde görülen asfalt yarılması kötü günlerin habercisi mi? Tüm bu olup bitenlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2017'de söylediği "Biz İstanbul'a ihanet ettik. Bundan ben de sorumluyum" sözünü birleştirince Türkiye'nin kalbi İstanbul'u iyi günler beklemiyor. Aslında yıkılan binaların altında kalan bizim doğruluğumuz, dürüstlüğümüz diye düşünüyorum. Günü kurtaran politikalarımızın sonucu tam bir enkazdır. 

Tüm bu olup bitenlere karşı İstanbul dile gelse ne der bize? Sanki şöyle der: "Bakın Allah'tan korkun! Benim vücudum bu kadar nüfusu, bu kadar yüksek katlı binayı çekmez. Daha da üzerime gelmeyin, sesimi çıkarmıyorum diye bu kadar da üste gelinmez. İnsaf yahu! Bırakın artık bina yapmayı, göç almayı. Benim artık taşım toprağım altın değil. Böyle giderse ben sizin mezarınız olacağım. Bu işi tadında bırakmazsanız benden çekeceğiniz var. Beni bu hale getiren sizin aç gözlülüğünüzdür. Bunun sonu toplu ölümlerdir. Aklınızı başınıza alın, artık bina yapmak için kazmayı vurmayın. Bana nefes aldırmazsanız yarın binleriniz bir nefese hasret kalırsınız. Şu anda size verdiğim bir gözdağıdır, artçı depremdir. Üzerime daha da gelirseniz daha beterlerini bekleyin. Bu da toplu helakiniz demektir. Bana bugüne kadar dert, sıkıntı ve ağır yükten başka bir şey vermediniz. Hep aldınız. Takatim kalmadı. Bundan sonra alma sırası bende..." gibi.

Birinci derece deprem bölgesi olan  İstanbul  daha fazla bu sıkleti çekmez. En iyisi bir zamanlar taşı toprağı altın dediğimiz bu şehir katil şehre dönüşmeden İstanbul'u korumaya alalım. Gönlümüzde ayrı bir yeri olan bu şehre daha fazla kötülük yapmayalım. Unutmayalım ki ihanet eden, ihanetinin bedelini ağır öder.

*04/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Anlamak ve Anlaşılmak mı İstiyorsun?

*Az konuşmayı dene! Biraz da muhatabını dinle. Çünkü çok konuşan hep kendinden verir, bir şey almaz, kendisini geliştirip yenileyemez. Hep yerinde sayar. Bir müddet sonra geriler.
*Muhatabını ve rakiplerini ön yargısız dinle. Doğru, sadece senin söylediklerinden ibaret olmayabilir. Hep saldırı ve savunma gözleri kör eder. 
*Muhatabına değer ver. Zaman zaman dinleme pozisyonu al. Rakibine empati yap. Kimseyi küçümseme. Çünkü Allah küçümseyenleri sevmez.
*Düşmanın bile olsa herkesi muhatap al, iletişimi eksik etme.
*Seninle aynı düşünmeyen görüş sahiplerinin görüşlerine katılmasan bile saygı duy. Bil ki saygı duymak o görüşü kabul ettiğin anlamına gelmez.
*Bin düşün, bir konuş. Ardından icraatın konuşsun. Konuşmanla icraatın örtüşsün.
*Dostlarını artırmayı, düşmanlarını azaltmayı dene.
*Savunduğun fikirlerin kendi içinde bir bütünlük arz etsin. Bir konuda fikrini değiştireceksen "Bu konuda daha önce şöyle düşünüyordum. Bugün o fikrimin yanlış olduğunu anlıyor. Şu anda bu görüşümü şu şekilde revize ediyorum" de.
*Haklı bile olsan her şeye kızıp köpürme. Sükûnet ve soğukkanlılığını koru. Tatlı ve yapıcı dili elden bırakma. Çünkü kızmak ve sinirlenmek sağlıklı düşünmenin önündeki en büyük engeldir.
*Hep nasihat ve ayar vermeyi bırak. Biraz da nasihat almayı dene.
*Baktın ki çok sinirlenip geriliyor, herkesi kırıp geçiriyorsun. Zaman ayır, tatil yapmayı dene. Tatilde kendinle yüzleş.
*Gönül kırmaktan ziyade gönül almayı dene.
*İstişare yolunu hiç terk etme. Kendi başına buyruk olma.
*Çevrende birlikte olduklarına dikkat et. Çevren yüz güldürmüyorsa sen de gülemezsin. Unutma ki bir insan çevresiyle bir bütündür. Çevresine rağmen bir insan tek başına iyi olamaz. Çünkü kişi arkadaşının dini üzeredir. Aynı zamanda kişi, sevdiğiyle beraberdir. Bu yüzden çevre ve ekip önemlidir. Öyle bir çevre edin ki yeri geldiğinde seni ölümüne savunsun, sana kol kanat gersin yeri geldiğinde de seni rahat bir şekilde eleştirebilsin. Böylesi çevren seni mutlu eder, gözün arkada kalmaz. Dersin ki hatamı düzeltecek, haklılığımı savunacak dostlarım var. Şu tip insandan uzak dur: Seni hep övenden, seni hep savunandan, seni hep alkışlayandan, senin hatalarını söylemeyenlerden.
*Rakiplerine konuşma fırsatı ver, konuşmalarını anlamaya çalış. Eleştiriye açık ol. Her eleştiriyi hakaret bilme. Bil ki kendine güvenen eleştiriden korkmaz ve kaçmaz. Her eleştiriden alacağın hisse vardır. Aynı zamanda eleştiri insanları deşarj eder. Sana kin beslemelerin önüne geçer. Bu durumda kuyunu kazmaya çalışanların sayısını azaltmış olursun.
*İyi gününde ve kötü gününde seni satmayacak, seninle bir olmaya devam edecek dostlar edin, bunlarla yola çık. Böylesi dostlar verdiği için Allah'a şükret. Bu tip dostların bir gün tek tek çeker gider, yalnız başına kalırsan nerede hata yaptım diyerek hatanın büyüğünü kendinden bil.
*Çalışma arkadaşlarını akrabalarından seçme. Yanına alarak nimetlerden faydalandırma. Akrabaların bir yere gelecekse tırnaklarıyla kazıyarak gelsin. Sen asla onlara referans olma. Bulunduğun yeri aile saltanatına döndürme. Ailen  çok ehil bile olsa nimetlerden faydalanan en son kesim olsun. 
*Yanında iş verdiklerine hem gelirken hem de giderken öyle değer ver ki ne verdiğin işten dolayı ne de işten alınmasından dolayı onuru zedelensin. 
*Aksi ortaya çıkmadıkça insanlara güven, tedbiri elden bırakma. Herkesi kendin gibi bil. Sen ne kadar iyi isen karşı tarafı da öyle bil. Unutma ki şüphecilik insanı bitirir ve yalnızlaştırır.
*Rakiplerin sana değil, prensip ve doğrularına düşman olsun. Onlarla prensip ve doğruların çerçevesinde mücadele et. Fikirlerin çarpışsın, sen değil. Bil ki siyahım karşısında beyaz ya da beyazın yanında siyah hep olacaktır. Bu, toplumsal bir yasadır. Allah dilemedikçe kimse yok edemez. Rakiplerine doğrularını anlat fakat onları oldukları gibi kabul et.

Bu dediklerimi yaparsan hem anlar hem de anlaşılırsın.

28 Nisan 2019 Pazar

Usta-Çırak İlişkisi

—Efendim! Birileri parti kuracakmış...
—Kursun.
—Ama olur mu?
—Niye olmasın?
—Bu bir ihanet olur. 
—Niye ihanet olsun?
—Bugünkü elde ettiği statüyü ona lideri verdi. Onun karşısına bir parti kurarak çıkması tam bir nankörlüktür.
—Bir çırak, ustasından öğrendiğini geliştirmek ve daha ileri seviyeye taşımak isteyebilir.
—Ben partiden bahsediyorum. Siz işi usta-çırak ilişkisine getirdiniz. Ne alaka?
—Başta bir meslek öğrenmek olmak üzere hayatın her alanında bir usta-çırak ilişkisi vardır. Kimse bir şeyi kendiliğinden veya anasının karnından öğrenmez. Mutlaka her acemi, bir ustanın yanında başlar bu işe. Siyaset de bunlardan biridir. Hepsi birer mekteptir. Kaportacı olmak isteyen biri, kaportacının yanında çırak olarak işe başlar. Bir zaman sonra kalfa, ardından usta olur. Kendine güveni gelince ustanın teklifiyle ya çalıştığı yere ortak ortak olur ya da çeker gider, kendine bir kaportacı dükkanı açar. Ustanın ortaklık teklifine rağmen kalfa ayrı dükkan açmak isterse hainlikle, nankörlükle suçlanmaz. Hatta Allah yürü ya kulum derse bir müddet sonra ustasına rakip bile olur. Usta-çırak arasında tatlı bir rekabet de oluşabilir. Aralarında eski hukuk devam eder. Çırak ustasına saygıda kusur etmez, sayar sever. Hasılı herkes nasibini yer.
—Ama siyaset aynı şey değil ki...
—Bana göre çok farklı bir şey değil. Siyaset de bir mekteptir. Ayrı bir okulu yoktur. Parti liderinin yanında işe çırak olarak başlanır. Çırak bir müddet sonra siyaseti öğrendiğini düşünür, bu işi kendisinin de yapabileceğine inanıyorsa liderinden ayrılıp ayrı bir parti kurabilir.
—Ama başarılı olamaz ki...
—Türkiye'de partiden çok ne var. Çoğu ne umutlarla kurulur. Başarılı olamaz. Partisini açmasıyla kapatması bir olur ya da tabela partisi olarak yoluna devam eder.
—Yeni bir partiye ihtiyaç var mı sanki?
—Geleceği bilemediğimiz gibi yeni bir partiye ihtiyaç olup olmadığını da bilemeyiz. Halk teveccüh göstermezse, halkta bir karşılığı yoksa zaten oy alamaz. İhtiyaç olmadığı ortaya çıkar. Boyunun ölçüsünü alır. Bazen de bir taban bulur, siyasetimizdeki yerini alır. Başarılı da olabilir. Bugünkü sözü geçen, siyasetimizde bir boşluğu dolduran parti liderleri de daha önce bir ustanın yanında tedris görmedi mi? Bugünkü her parti lideri zamanında çırak olarak girdiği partide kalsaydı belki de siyasette bir daralma olacaktı.
—Ama bugünkü partilerden ayrılan ve gidip parti kurmaya yeltenenler kırgınlıklara sebebiyet vermektedir. Değer mi buna? Lider yalnız bırakılır mı? Beraber çalışmaya devam etseler olmaz mı?
—Beraber çalışmaya devam etseler elbette daha iyi olur, güçlerini birleştirmiş olurlar. Fakat fikirde ve yönetimde anlaşmazlıklar baş göstermiş, birlikte çalışma imkanı kalmamışsa eski hukuka, usta ve çırak ilişkisine daha fazla zarar vermeden gerekirse yollarını da ayırabilirler. Her ayrılık elbette sıkıntıları beraberinde getirir. Unutmayalım ki sıkıntılar bazen yeni doğumlara gebe olabilir. Her doğum sancılı olur, her kopuş küskünlük ve dargınlıklara da sebebiyet verebilir. Bu durum hayatın her alanında böyledir. Yıllardır baba-oğul aynı evde kalırken evladın ben ayrılmak istiyorum demesi bile sıkıntı verebiliyor. Baba, evladını yanında tutmak ister. Bakar ki olmuyor, evlat ayrı bir eve taşınır. Aradaki kırgınlıklar bir müddet devam ettikten sonra araları yeniden iyi olabiliyor.
—Ama siyaset bu, mümkün mü?
—Siyaset yarışı makam, mevki, koltuk değil de fazilet ve erdem yarışı olursa niye mümkün olmasın. Amaç ülkeye hizmet değil mi? Bakarsınız çırak ustasından öğrendiğini daha iyi uygular, boynuz kulağı geçer misali bu işi ustasından daha iyi yapabilir. Nitekim günümüzde 17 yıldır zirveyi kimseye bırakmayan, girdiği her seçimde başarılı olan bir partinin lideri de Hocasının yanından ayrılarak ayrı bir parti kurmamış mıydı? Ayrı parti kurmasına rağmen rahlesinde yetiştiği Hocasına saygıda kusur etmemiştir. Bu demektir ki partisinden ayrılıp ayrı bir parti kuranların hepsi başarısız değildir, hain de değildir, hayra da sebebiyet verebilir.
—Sonuç?
—Bizim hayır gördüğümüzde şer, şer gördüğümüzde de hayır olabilir. Bekleyip görmek lazım. Çünkü zaman her şeyin ilacıdır. Bazı şeyler yaşanması gerekiyorsa yaşanır. Önüne geçilemez. Önemli olan her ayrılık bir sancıya sebebiyet veriyorsa bu süreci kırmadan dökmeden yapmakta fayda vardır. Belki de en güzeli susmaktır. Çünkü bu atmosferde söylenecek her söz birbirlerinin yüzüne bakamayacak şekilde birbirlerini yaralar.