6 Ocak 2019 Pazar

Yazılarımı Okuyan Var mı?

Birkaç senedir kelime dağarcığım yettiğince hemen hemen her konuda birikimlerimi yazıya dökmeye çalışıyorum. Ben yazdıkça tasasını bazıları çekiyor: Yazılar okunuyor mu diyor. Kimi yüzüme karşı söylerken kimileri de ardımdan söylüyormuş bunu.

Yazılarım okunuyor mu, okunmuyor mu? İki gazetede toplam haftada yedi gün, bir internet gazetesine de haftada bir yazı gönderiyorum. Haftalık gönderdiğim internet gazetesinde okuma oranı yazdığım konuya göre değişiyor. Gazetelerde yayınlanan yazılarımı ise kaç kişi okuyor bilmiyorum. Çünkü gazete yönetimi hangi köşenin ne kadar okunduğu bilgisini vermiyor. Ne benimkini, ne de diğer köşelerin bir istatistiğini yayımlıyor. Gazetenin yetkili kişisi ile "Okunma oranım nasıl, şayet okuyan yoksa bırakabilirim" dediğimde "İlgiyle takip ediliyorsun, olumlu tepkiler alıyoruz" diyor. Belki de benim moralimi bozmamak için böyle cevap veriyor da olabilir.

Gazetelere gönderdiğim yazılarımın tamamının yayımlandığı bu blogum var. Kendi halinde mütevazı bir sayfamdır burası. Tıpkı benim gibi. Çok tanınmayan bu sayfam günlük ortalama 80-100 kişi tarafından okunmaktadır. 

Okunmak, takip edilmek ve tepki vermek/görmek güzel bir şey. Ama yazılarımda gördüğüm bir şey var. Bazı yazılarımın okuyucular tarafından daha fazla ilgi gördüğünü okuyan sayısından anlıyorum. Bazıları ise yeterince tepki görmüyor. Bu da doğal bir şey. Çünkü herkes her yazıma ilgi gösterecek, beğenecek diye bir şey yoktur. Yine okuyucular bazı yazılarımı kendilerine tercüman olmuş görürken bazı yazılardaki görüşlerime de katılmayabilir.

Yazılarım ilgi görse de, görmese de, okunsa da, okunmasa da yazmaktan zevk aldığım müddetçe yazmaya devam etme gibi bir niyetim var. Gerekirse okuyan bir kişi kalmasın. Çünkü yazmak suretiyle kafamda geçirdiğim duygu ve düşüncelerimi yazıya dökmüş oluyorum. Bu da beni rahatlatıyor. Aynı zamanda bir konudaki görüşümü kayda geçirmiş oluyorum. Üstelik yazarken vaktin ne zaman geçtiğini bile hatırlamıyorum. Bu da vaktimi yazmak suretiyle değerlendirdiğimi gösteriyor. Yazmak için de belli bir zaman ayırmıyorum. İşimden arta kalan boş vaktimde yazmaya çalışıyorum. Konu bulmada da zorlanmıyorum açıkçası. Bazen bir toplu taşımada seyehat ederken gördüğümü yazmaya başlıyorum. Gittiğim yerde yalnız isem yazımı bir çay ocağında tamamlıyor ve aynı anda bloğumda yayımlıyorum. Bazen aklıma birden fazla bir konu gelmişse sayfamda bir taslak oluşturup bir başlık atıyorum, taslak olarak sayfamda kalıyor. Hatta taslaklarıma sonradan bir göz attığımda bir kısmını yarıya kadar yazılmış görüyorum. Eksikliği sonradan tamamlıyorum. 

Tüm yazılarımı yazarken önce yazmaya cep telefonumdan başlıyorum. Bu yüzden cebimde durması gereken telefonum elimden düşmez. Cepten başlayıp bitirdiğim ve aynı anda yayınladığım yazılarımda çoğu zaman yazım ve imla hataları olabiliyor. Bazısı gözümden kaçsa da bazı yanlışlarım T9'un azizliğine uğruyor çoğu zaman. Çünkü yazdığım bir kelime bir bakmışsın başka bir kelimeye dönüşmüş oluyor. Bu tür yanlışları da gazeteye göndereceğim zaman yazıyı worda aktarınca görebiliyorum. Gözümün çarptığı yanlışları bu şekilde sonradan düzeltiyorum. Yine de gözümden kaçan yanlışlarım da olmuyor değil.

İşte bu da cepten bir yazı. Allah gördüklerimi yazmayı, yazdıklarımla amel etmeyi, insanlara faydalı olmayı nasip etsin.

Vatandaşını Koruma Görevinde Devlet İşin Neresinde? ***

Devletin suç işleyen birinin yakasına yapışma gibi bir görevi var. Çünkü suçludan diğer masum vatandaşlarını koruması gerekiyor. Zaten devlet bunun için vardır. Fakat devletin suçluyla mücadele etmesinin yanında vatandaşını suça iten sebepleri de ortadan kaldırma gibi bir görevi vardır. Hatta bu görevi suçluyla mücadeleden önce gelir.

Suçluyla elinden geldiği kadar mücadele ederken vatandaşı suça iten sebepleri ortadan kaldırmada devlet nerede? İşte burada biraz düşünmek lazım! Çünkü devlet bu alanda üzerine düşeni gereğince yapmıyor. Örnek vermek istersek… Devlet, adam gibi olması gereken eğitim ve öğretimini iyi vermiyor, yeterince barınma sağlamıyor, dini eğitim vermiyor ya da veremiyor. Vatandaş diploması için gittiği okulların yerine iyi bir eğitim ve öğretim alsın diye çocuğunu resmi veya gayri resmi -merdiven altı diyebileceğimiz yerlere- gönderiyor veya onların yurt ve evlerine veriyor. Görünen yüzü eğitim, dini tedrisat, ahlaklı insan yetiştirme olan bu yerler bir müddet sonra bir suç örgütü olup çıkıyor. Suç ortaya çıktıktan sonra devlet mücadeleye başladığı zaman ihanet şebekesinin beyin tabakası elini-kolunu sallayarak yurtdışında soluğu alırken bizim devletimiz geride kalan zayıflarla mücadele ediyor. Adına da suç ve suçluyla mücadele diyor. Sormazlar mı daha önce neredeydin devlet diye…

Örneklere devam edelim… Sigara ve alkollü içeceklerin zararını bilmeyenimiz yoktur. Zararlı olmasına rağmen devlet bunların üretimine, ithalatına ve satışına izin veriyor. Ardından özellikle sigara paketlerinin üzerine “öldürür” vb şeyler yazdırarak güya mücadele ediyor. Devlet bununla da yetinmiyor. Tütün ve mamullerinin nerelerde içilmemesi, kimlere satılmaması gerektiğini belirten kanunlar çıkarıyor. Yine mücadele etmesi için Yeşilay’ı kurduruyor. Sonuç; hem içkiye, hem de sigaraya isteyen herkes ulaşabiliyor. Güya devletin bu yaptığı, insanımızı zararlı içeceklerden korumak oluyor. Kimse kusura bakmasın, devletin bu yaptığı zararlı içeceklerle mücadele falan değil, tamamen bir aldatmacadan ibaret. Devlet gerçekten zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek istiyorsa bir şey zararlı ise bunların vatandaşına satılmasına, üretilmesine izin vermez. Mücadelesine ilk önce buradan başlamalı.

Bir örnek de güncelden verelim… Malumunuz 2019 Ocak’ından itibaren marketlerden alışveriş yapan müşteriye satıcı, plastik poşetlerin beherini 25 kuruştan satacak. Amaç doğaya büyük zararı olan poşetlerin kullanımını en aza indirmek ve müşteriyi poşet yerine alternatif kullanıma özendirmek. Burada niyet iyi olmakla beraber adama sormazlar mı, bir şey zararlıysa niçin üretimine izin veriyorsun? Madem zararlı, bırakın 25 kuruşu! Müşteri, ben 25 lira da olsa bu poşeti alacağım dese bile devlet poşet sattırmaması lazım. Bunun yerine doğaya büyük zararı olan poşetin yerine taşımada kullanılabilecek alternatif üretimler yaptırması lazım. İşte ben o zaman devlet gerçekten vatandaşını koruyor derim.

Yine devlet dershaneleri kaldıracağım, öğrenci etüt ve kurs merkezlerine ihtiyaç hissetmeyecek derken okullardaki eğitim ve öğretimi iyileştireceği yerde tüm okullarda “Yetiştirme ve Takviye Kursları” adı altında bir nevi dershanecilik yapıyor. O zaman ne anladık bu işten. Aradaki fark daha önce etüt vb yerlere çocuğunu gönderirken parasını veli karşılarken devlet okullarda açmak suretiyle parasını kendisi veriyor. Kalite ve verim ise tartışılır. Sonuçta çocuk okuldaki ders yükünün üzerine bir yük daha alıyor. Yani dinlenemiyor.

Bizim devlet anlayışımızda görünen hep insanımızı heba etme sonucu ortaya çıkıyor. Bence devlet suçla mücadele etmede samimi ise gerçekten vatandaşı, öğrenciyi, insanımızı suça iten sebepleri öncelik ve ivedilikle ortadan kaldırması gerekiyor. İşte o zaman devletin sivrisinekle uğraşmaktan ziyade suç üreten bataklığı kurutmaya çalıştığına inanıyorum. Bunun için devletin aklı vatandaştan kat kat önde olmalı. Suç ve suçlu olmaması için her şeyden önce hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmaması lazım. Sen boşluk bırakırsan bir başkası doldurur. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez.

*** 12/01/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Sen misin Beni Kopyada Yakalayan? *


Hiçbir günümüz geçmiyor ki yeni bir olay olmasın ülkemizde. Her olay bir öncekine rahmet okutan cinsten. Her olayla bir şok geçiriyoruz. Bu şoku atlatmadan yeni bir şokla karşılaşıyoruz. Şoklanıyoruz durmadan. Vücut olarak her şeye hazırlıklıyız. Çünkü piştik iyice. Hukuk Fakültesi son sınıf bir öğrenci, sınavda gözetmen olarak görev yapan bir asistan tarafından kopya çekerken yakalanıyor. Kopya çeken öğrenci sınav sonrası kopyada kendisini yakalayan asistanın odasına giderek genç asistanı önce 10 yerinden bıçaklıyor, ardından babasının ruhsatlı tabancası ile 2 el ateş ediyor. (Önce ateş ettiği, ardından bıçakladığı da yazmakta bazı haber kaynaklarında) Maalesef asistan oracıkta vefat ediyor. 

Mezun olduğu takdirde bize adalet dağıtmak için karşımıza avukat, hakim ya da savcı olarak çıkacak olan bu zanlı, kopyanın suç olduğunu bal gibi biliyor olmalı. Çünkü kopyanın suç olduğunu ilkokul talebesi bile bilir. Haydi sınıfı geçmek için buna yeltendi diyelim. Kopyaya yeltenen kişi aynı zamanda yakalanabileceğini de hesaba katmalı değil mi? Ama gördüğümüz kadarıyla yakalanmayı ve sınıfta kalmayı göze alamıyor ve görevini yapan birini ortadan kaldırıyor. Bu yaptığıyla hem suçlu, hem de güçlü. Suçunu da güç gösterisi yaparak bastırıyor. 

Üç ay önce evlenen genç asistanın cenaze töreninde eşi, "Bunu söylemek benim haddime değil ama iyi bir hukukçu, iyi bir mühendis, iyi bir doktor değil; iyi bir insan olmaya çalışın" açıklamasını yapıyor.  Evet, okuduğumuz okulun en iyisi olalım, mesleğimizi en güzel şekilde icra edelim. Ama bunun da ötesinde ilk önce insan olalım demektir bu açıklama. Genç akademisyenin bu sözlerine ancak şapka çıkartılır. Çünkü çok doğru ve olması gereken bir söz. Hatta bu dünyada bizim hayat düsturumuz olmalı. Maalesef biz bunu çocuklarımıza veremiyoruz. Hak etmediğimiz bir şeyle sınıf geçmenin büyük bir suç olduğunu görmek istemiyoruz. Sonra da adaletimiz niçin böyle, ekonomimiz niçin böyle, eğitim niçin geri diyoruz.

Toplum olarak çok basite aldığımız kopya konusunu bizim bir iyice irdelememiz ve bu konuda toplumsal bir refleks geliştirmemiz gerekiyor. Sözlerime daha önce gazetemizde paylaştığım (http://www.anadoludabugun.com.tr/yazi/cocuk-gordugunu-ogrenir-yasar-3673) Prof. Dr. Necati Cemaloğlu’nun bir yazısı ile devam etmek istiyorum: “Amerika’da Stanford Üniversitesi’nde sınavlarda gözetmen bulunmaz. Öğrencilerden birisi gelir, öğretim üyesinden kâğıtları ve soruları alır, arkadaşlarına dağıtır ve hep birlikte sınav olurlar. En son kalan öğrencileri kâğıtları toplar ve öğretim üyesinin odasına gidip kâğıtları ve diğer sınav dokümanlarını teslim eder. Bu öğrenciler mezun olduktan sonra yüksek ücretle ve saygın şirketlerde iş bulabilirler. Bu öğrenciler içerisinde kopya çeken olmaz mı? Zaman zaman kopya çekmeye teşebbüs eden öğrenciler olur. Diğer öğrenciler ona şöyle söyler: Hey sen… Kopya çekerek Stanford Üniversitesinin diplomasını almak için çaba sarf eden arkadaş. Bu dünyada seninle aynı diploma ile yaşamak istemiyorum. Sonuç, kopya çeken öğrenci üniversiteden atılır.

Bizde bu işler nasıl mı olur? 40 öğrencinin başında 2 gözetmen bekler. Gözetmenler kopya çektirmemeye özen gösterirler. (Şayet yakalarsa bedelini canıyla öder. R. Y.) Bazen öğrenciler topluca kopya çeker ve öğretmen, mühendis, hemşire olurlar. Sonra ne mi olur? Kopya çekerek öğretmen olana kendi çocuğunu verip, onu eğitmesini, kopya çekerek mühendis olanın yaptığı binanın depremde yıkılmamasını bekler…”

Bu menfur olayda dikkatimi çeken bir başka husus güvenlik sorunu… Bir öğrenci veya bir başka kişi cebinde bıçak ve silah olduğu halde bir üniversiteye nasıl girer? Ama söz konusu olan bizim üniversiteler ise özgürlük adına isteyen istediği şekilde girebiliyor. Girişlerde bildiğim kadarıyla geleni, gideni kontrol etmeyen özel güvenlik görevlisi oluyor. Üniversitelerin girişlerine kontrol ve güvenlik amaçlı niçin x-ray cihazı konmaz? Bu x-ray cihazları sadece havaalanı, adliye vb. yerlere mi konmalı? İçeride binlerce öğrenci ve yüzlerce öğretim görevlisinin olduğu üniversiteleri bu şekilde kimlere emanet ediyoruz? Bence güvenlik sorunumuz ve aldığımız tedbirlerimiz tekrar gözden geçirilmeli. Girişlerde öğretim görevlisinden, öğrenciye ve ziyaretçilere varıncaya kadar herkes bu cihazlardan geçmeli… Allah bizi beterinden saklasın!



* 09/01/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.