21 Kasım 2018 Çarşamba

Belediye Başkanlığı İşi Olmayacak Gibi! ***


Mart 2019 mahalli seçiminde belediye başkanı olmak isteyenler istifasını verdi ve değişik partilerden aday olmak için adaylık başvurusunda bulundu. Adayların hepsi bir umut aday olup muratlarına ermeyi hedeflemektedir.

Seçilir veya seçilmez hepsi bir beklenti içerisindeyken adaylık başvurum olmamasına rağmen ben de bir beklenti içerisine girdim. İstedim ki bir parti çıksın "Sensiz olmaz, bizim adayımız sensin" desin. Diyen oldu mu? Maalesef! Şakasından bile herhangi bir teklif gelmedi.

Halbuki ne de hazırlamıştım kendimi. Aday olup kazanınca son model makam arabasının makam koltuğuna oturacaktım. Özel şoförüm sür dediğim yere sürecekti. Arabanın yakıt, bakım, sigorta, MTV, muayene, arıza, temizlik, yıkama vb. derdi olmayacaktı. Her şeyiyle şoförüm ilgilenecek, masraflar da devletten olacaktı. Ben elimi cebime atmayacaktım. Beni arabada ve her yerde bir gölge gibi takip edecek korumalarım da olacaktı. Arabanın kapısını açma-kapama gibi bir külfetim de olmayacaktı. Şoförüm emrimdeydi nasılsa.

Arabadan iner inmez bir başka yani esas makam koltuğum beni bekleyecekti. İşi yapacak ve takip edecek ekibimi belirledikten sonra günlerimi kabul ve ziyaretlere ayıracaktım. Gittiğim yerde en önde ve gözde yerlerde ağırlanacaktım. Şoför ve korumam dışarıda beklerken ben içeride keyif çatacaktım. Yediğim önümde yemediğim arkamda kalacaktı. 

Kabullerde bana gösterilen ilginin alasını misafirlerime gösterecektim. Cömertliğimde sınır olmayacaktı. Masrafları da temsil giderleri fonundan karşılayacaktım. 

Törenlerde ilk üçte yer alacaktım. Zaman zaman halkın arasına katılacaktım. Üstüme kapım her zaman açık, astıma ve halkıma ise kapalı olacaktı. Çünkü çalışmam gerekecekti. Sadece ayda bir halk günü veya beyaz masa adı altında halka kapımı açacaktım. Ben dinleyip sekreterim not alacaktı.

Misafir ve protokole cömert davranırken belediye encümenine de gözüm gibi bakacaktım. Maaşımı devletin belirlediği en üst limitten geçirmek için meclis üyeleri arasında kulis faaliyetlerine hız verecektim. Aldığım maaşa dokunmayacaktım. Biriksin dursun hesapta. Neye veya nereye harcayacaktım ki zaten? Nasılsa yol masrafım yok. Zira makam aracım getirip götürecekti beni. Ziyaret dolayısıyla gittiğim yerde karnımı doyuracaktım, geleni de doyururken ben de bir güzel nasiplenecektim. Anlayacağınız küçük bir harçlık bana yetecekti bir ay boyunca.

Hesabımda biriken parayı gayrimenkulde değerlendirmeyi düşünüyordum. Kaç tane evim olacaktı! Bir beş yıl bana yeter de artardı. İkinci beş yıl da aslında fena olmazdı. 

Herkes bana ortaokul ve lisedeki sınıf başkanlıklarımdan sonra "başkan" diyecekti. Başkanlığım bitse bile bana "başkanım" demeye devam edeceklerdi.

İçinizden "Sen başkanlığa hizmet için mi gelecektin yoksa kendini ihya etmek için mi" diye sorabilirsiniz. Almadan vermek Allah'a mahsus! Önce almalıyım ki sonra vereyim. Ki makamdan faydalanmak aynı zamanda moralimi yerine getireceğinden halka ve şehrime daha iyi hizmet edebilirdim.

Şehre hizmet için şehri yeniden keşfe gerek yok. Her başkanın yaptığı gibi yol, asfalt, kaldırım, alt yapı, su, ulaşım vb. icraatlara imza atacaktım. Ara ara da çocukları sevindirmek için projeler geliştirerek onlara bisiklet, bilgisayar, altın vb. hediyeler verecektim. 

Parayı nereden bulacaktın derseniz İller Bankasından gelen paranın yanında alacağım su ve atık parası, emlak vergisi vb. gelirleri kullanır, yetmezse halkıma hizmet için gerekirse kredi çekecektim. Benden sonra gelecek başkana enkaz pardon borç devredecektim.

Gördüğünüz gibi hayallerim büyüktü. Görünen bu başkan olma hayalim sanki başka bahara ötelenecek gibi. Çünkü şimdilik hayallerim suya düştü, ufukta bir adaylık bile görünmüyor. Acırım da halka hizmet edemeyeceğime üzülüyorum. Ne diyeyim? Bunca birikim, heves proje ve geniş ufkuma rağmen beni seçmeyen ve tercih etmeyenlerin Allah hayrını versin.




*** 27/11/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.


20 Kasım 2018 Salı

İlkokul Öğretmenim Öğretmeye Devam Ediyor *

19.11.2018 günü akşam 17.30 sularıydı. Altıncı saat dersime yeni girmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kim ki diye telefonuma bir göz attım. Beni 4.sınıfa kadar okutan ilkokul öğretmenimdi arayan. 

Normal şartlarda telefonumu sessize alır, ders esnasında arayan telefonlara cevap vermem, zaten haberim de olmaz. Teneffüse çıkınca geri dönüş yaparım arayanlara. Ama bu arayan ilk okumamı yaptığım, kendisinden çok şey öğrendiğim ilk öğretmenimdi. Kendisinden sonra ilk, orta, lise ve üniversitede nice öğretmen ve hocalarım oldu. Hepsinin ayrı bir yeri vardı yanımda ve gönlümde. Ama bu arayan başkaydı. Benim için özel mi özeldi.

Öğrencilere selam verip iyi dersler dedikten  sonra onları buyur ettim. Hemen telefonu elime alarak kapının önüne koridora çıktım. Telefonu açtım. Hal-hatırdan sonra "Gece için aradım, gürültü geliyor, sanırım dersin var, gecen bereketli olsun" dedi. Hayır dilekleriyle konuşmayı sonlandırdık.

Hemen sınıfıma geçtim. Derse koyuldum. Bir iştah, bir moral, bir motive! Dersin ne zaman bittiğini anlayamadım. Moralim tavan yaptı. Nasıl sevinmez, nasıl mutlu olmazsın ki? Sanki mübarek "Beş saat derse girdikten sonra bu hayırsız öğrencim yorulmuştur, şunu arayıp yorgunluğunu alayım" der gibi imdadıma yetişti.

Keyfim yerindeydi ama içimde buruk bir sevinç oluştu. Bu nasıl iş Ramazan, kıyametin alameti mi yoksa? Senin arayıp hal-hatır sorman, hayır duasını alman gerekirken öğretmenin seni arıyor dedim kendi kendime. Sağ olsun eli öpülesi bu öğretmenim birkaç defa aradı beni. Ararken de "Len hayırsız niye aramazsın" şeklinde hiç laf çakmadı, ezmediği gibi bir imada bile bulunmadı. Ama her defasında tarif edilmez bir sevincin yanında büyük mahcubiyet duydum. Çünkü bugün ihya ettiğimiz Mevlid-i Nebi dolayısıyla benim kendisini aramam gerekirken o beni aradı. 

Aslında birkaç gün sonra -bugün- kutlanacak öğretmenler gününde arayayım diyordum kendisini. Allah bilir ya benden çok yaşayacak ki o daha önce davrandı. Allah kendisinden sonsuz razı olsun.

Sahi sizin var mı böyle bir öğretmeniniz?  Tayininin çıkmasının ardından 44 koca bir yıl geçmiş, o hala bana öğretmeye devam ediyor: Büyükler unutulmaz, yapılan iyilik unutulmaz, hele bir harf öğreten hiç unutulmaz; öğretmenlik ders başlayınca başlayan, ders bitince sona eren; öğrenci mezun olunca unutulan, öğretmen tayini çıkınca hatırlanmayan değildir anlamında vefayı öğretiyor. Küçük aramazsa büyük arasın ama aradaki hukuk devam etsin dercesine alçakgönüllülüğü öğretiyor. Sanki bana "Beşikten mezara ilim öğrenmeye devam Ramazan! Öyle ben de öğretmen oldum, 55 yaşındayım demeye kalkma, benden öğreneceğin daha çok şey var, ben emekli olsam da senin emekliliğin gelse de benden öğrenmeye devam edeceksin. Çünkü benim öğretmenliğim bitmedi" diyor. Büyüyüp çoluk-çocuk sahibi ve öğretmen oldum, emekliliğim geldi ama anlaşılan daha öğrenciliğim bitmemiş. İyi ki bitmemiş. Ondan görgüyü, nezaketi, sevgiyi, saygıyı, hatır bilmeyi, hatırda tutmayı öğreniyorum hala!

Allah ondan ebeden razı olsun, ömrü uzun ve bereketli olsun, benim gibi hayırsız öğrencisine ve çevresinde ulaşabildiklerine hayatı öğretmeye devam etsin. Allah sayısını çoğaltsın. 

İyi ki tanımışım! İyi ki öğretmenim olmuşsun, öğretmenliği ve insanlığı ölmez  Mustafa VAREL öğretmenim! Sen çok  yaşa, çok var ol e mi! Öğretmenler günün kutlu olsun değeri ölçülmez öğretmenim! Ellerinden öperim.

* 24/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde " İlkokul Öğretmenim Aradı Beni" başlığıyla yayımlanmıştır.                                          

19 Kasım 2018 Pazartesi

Hz Muhammed’e Gerçek Sevgimizi Göstermenin Yolu ***

Mevlid-i Nebi dolayısıyla "Alemlere rahmet olarak gönderilen" Hz Muhammed'i dün gece bir kez daha andık, milletçe hayırla yad ettik. Gerçi bir günlük değil onu anmamız. Her daim anıyoruz desem mübalağa etmiş olmam.

Güya soyu kesilecek, adı-sanı duyulmayacak, unutulup gidecekti. Bu yüzden kendisine ebter denmişti. Ona ebter diyenlerin Kevser süresinde olduğu gibi soyları kesildi, adları ve sanları unutuldu. Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi unutulmayanları varsa da hayırla yad edilmiyorlar bugün.

Asırlar geçmesine rağmen onu her daim, her vesileyle hayırla anmaya devam ediyoruz. Bitmez tükenmez bir sevgidir ona beslediğimiz. Dün andık, bugün de anıyoruz, yarınlarda da anmaya devam edeceğiz. Çünkü hayatımızın bir parçasıdır o. "Yer ve gök ehli tarafından övülmüş" anlamına gelen Muhammed ismi geçtiğinde hemen elimizi kalbimize götürerek ona destek anlamında salavat getiririz. Çocuklarımıza onun isimleri olan Ahmet, Muhammed, Mustafa, Mahmut isimlerini veririz. Muhammed ile aynı kökten ve aynı anlama gelen Mehmet ismini de biz bulmuşuz. Askerimize Muhammed'in ordusu anlamında Mehmetçik adını vermişiz. Yine asker ocağını peygamber ocağı kabul ederiz.

Günde beş vakit minarelerimizden yükselen ezanda onun adına yer veririz. Namazda Tahiyyat duasını olurken ona selam verir, ona dua ederiz. Okuduğu Kur'an'ı okur, onu anlamaya ve yaşantımızda uygulamaya çabalarız. Onun yaptıklarını sünnet kabul eder, hayatımıza tatbik ederiz. Sözlerini emir telakki ederiz. Çünkü O, hevasından konuşan biri değildir.

Onu övmek, onu anmak ve ona olan duygularımızı anlatmak amacıyla adına naat dediğimiz bir nazım türü edebiyatımızda yerini almıştır.

Hz Muhammed’i anarken anma programları düzenlerken amacımız onun yolundan gitmektir. Çünkü o bizim için en güzel örnektir. Ama bu kadar sevdiğimiz ve sürekli andığımız kişinin yolundan tam gidebildiğimiz söylenebilir mi? Anmada sorunumuz yok ama onun izinden gitmede sorunumuz var. Özellikle onun ahlakını kendi hayatımıza tatbik etmede çelişkiler yaşıyoruz.

Bu vesileyle bugünkü hali pürmelalimizi bir kıyaslayalım diye onun hayatından bizim için olmazsa olmaz birkaç ahlaki ilkelerinden örnek vermek istiyorum:

Zayıf ve güçsüzlerin korunması, onların can ve mal emniyetinin sağlanması ve zulmün önlenmesi amacıyla genç yaştayken altına imzasını attığı Erdemliler Sözleşmesi, “Suç işleyen kızım Fatıma da olsa cezasını veririm” demesi adil olmasına bir örnektir. Bugün kaçımız mağdur ve mazlumun safında yer alıyor ve suç işleyen çocuğumuzu adalete kendi elimizle teslim ediyoruz? Kabe Hakemliğini tereyağından kıl çeker gibi halletmesi, ölümle burun buruna geldiği bir anda kendisine emanet edilen kıymetli eşyaları sahiplerine vermesi çevresine güven telkin ettiğinin bir göstergesidir. Kaçımız bizi öldürmeye gelenin malını-mülkünü kendisine vermeye çalışırız? Hicret esnasında kendisine kılavuzluk yapsın diye paralı tuttuğu kılavuzu Abdullah bin Uraykıt bir müşrik idi. Ben müşrikle iş tutmam demedi. İşinin ehli olduğu için Abdullah’ı seçti. Kaçımız bir yere birini alacağımızda o işin en iyisini bulmaya çalışırız?

Sayfamın darlığı dolayısıyla burada sadece adalet, güvenilir ve işi ehline verme ahlaki özelliklerine yer verebildim. Diğer örneklikleri saymakla bitmez. Biz hepsini değil, sadece bu üç özelliğini hayatımıza düstur edinsek dünyada herkesin parmakla gösterdiği örnek bir toplum oluruz. Kendimiz dönüştüğümüz gibi dünyayı da dönüştürürüz.

Bence peygamberi sevmek onu sadece anmak değildir, sadece salavat getirmek değildir. Ahlakı Kur’an olan ahlakını ne zaman ki hayatımıza tatbik ederiz; işte gerçek sevgi, gerçek anma o zaman olur. Onun yolundan gitmeyi Allah hepimize nasip etsin.

*** 20/11/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.