15 Kasım 2018 Perşembe

Ayakkabılarımızı Sol Elimizle Taşısak Nasıl Olur? *


Cemaatle namaz kılmak için camiye gittiğimizde dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama benim hep dikkatimi çeken bir durum söz konusu. Çoğu insanımız ayakkabısını çıkarırken giyerken ve taşırken giyme, çıkarma ve taşıma işini hep sağ eliyle yapıyor. Hemen içinizden işin yok mu senin, bula bula bunu mu buldun, anlaşılan sen konu sıkıntısı çekiyor ve çatacak yer arıyorsun; ha sağ, ha sol ne fark eder" diyebilirsiniz.

Bahsettiğim bu konu sizin hiç dikkatinizi çekmemiş, dikkatinizi çektiyse de önemsememiş, hatta adam başka türlü nasıl taşıyacak diye bir eleştiri getirebilirsiniz. Beni bu konuda asmadan önce bu konudaki hassasiyetimi dinlemenizi isterim. 

Birçok işimizi yapmak için ellerimizi kullanırız. Ayakkabı giyme-çıkarma-taşıma işini de elbette ellerimiz yapacak. Buna bir diyeceğim yok. Ben de aynı düşünüyorum ama bu işi yaparken mümkün olduğunca sol elimizi kullanalım diyorum. Her ne kadar iki el de hayatımızı kolaylaştırmak için varsa da biz çoğu işlerimizi yaparken bir görev taksimi yaparız. Mesela yemek yemeyi, su içmeyi sağ el ile yaparken tuvalette temizlik ihtiyacımızı sol el ile gideririz. Tabirim garip görülmezse nahoş işlerimizi sol elimize havale ederiz. Hoş bu işleri yaptıktan sonra bir güzel yıkarız.

Gelelim ayakkabı meselesine... Malumunuz ayakkabılarımız her türlü kahrımızı çeker. Sabahtan akşama ayaklarımızı muhafaza eder. Ayaklarımız içinde durdukça terler. Hele benim gibi belirli periyotlarla ayakkabı değiştirmeyen biri iseniz ayakkabılarımız her türlü mikrobu içinde barındırır ve koku yapar. Giyme işinde  de keratadan faydalanmıyorsak ayakkabı giyerken mutlaka el parmaklarımızdan faydalanırız. Çoğu zaman ayakkabıyı giydikten sonra elimizi yıkama durumumuz olmayabilir. Bu durumda camiden çıkarken ayakkabımızı sağ el ile taşıdık, sağ elin parmaklarıyla ayakkabımızı giydik, elimizi de yıkamadık. Çıkışta bir dostumuzla karşılaştık. Tokalaşmak için bize elini uzattı ya da biz ona uzattık. Bu durumda elimiz kirli demeyiz. Biz de elimizi uzatacağız. Hangi elimizi? Elbette sağ elimizi. Ama sağ elimiz mikrop yuvası ayakkabımızdan mikrop kapmış olabilir, mikrop yoksa da ayakkabı kokusu elimize sinmiş olabilir. Biliyorsunuz birçok mikroplar elimiz marifetiyle geçmektedir.

Ayakkabıların sağ el ile taşınmasına normalinden fazla bir anlam yüklemiş olabilirim. Siz böyle görseniz de kimseden fazla bir şey istemiyorum. Ayakkabımızı giyerken çıkarırken taşırken mümkünse bu işi sol el ile yapalım. Sol el tek başına bu eylemi yapmada yeterli gelmezse sağ elden destek alalım. Nitekim ayakkabımız bağcıklı ise ipi gevşetme ve bağlama esnasında sağ el imdada zaten yetişecektir.

Bilmem derdimi anlatabildim mi? 

* 23/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Andımız Üzerinden Yapılan Tartışmalar

Aylardır tartışılan Andımız konusu kabak tadı verdi iyice. Gece-gündüz, akşam-sabah ekranlarda siyasilerimiz, gazetecilerimiz, TV yorumcuları, akademisyenlerimiz işi-gücü bıraktı Andımız okunmalı-okunmamalı tartışması yapıyor. Bizi gören de bu ülke her sorununu halletti, konuşacak bir şeyi yok, bile bile bu konuyu konuşuyor sanır. Keşke bundan başka sorunumuz kalmasa bu tartışmaya hiç gam yemeyeceğim.

Danıştay 8.Dairesinin İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 12.maddesini iptal etmesiyle birlikte Türkiye gündeminden bir türlü düşmeyen bu Andımız üzerinden yaptığımız tartışmayı diğer birikmiş sorunları çözmek için yoğunlaşsak herhalde sorunsuz bir ülke oluruz. Haydi bu Andımız önemli, bu yüzden tartışılıyor diyelim. Tamam tartışalım. Ama çözebiliyor muyuz? Maalesef yine çözemiyoruz. Çünkü herkes durduğu yerde. Ya okunmalı diyor ya da okunmamalı. Kimse karşı tarafın okunmalı veya okunmamalı gerekçelerini veya hassasiyetlerini anlamaya yanaşmıyor. Zaten bu ülkenin sorunu bu. Birbirimizi anlamaya çalışmamak. Anlama sorunumuz mu var? Hayır! Her şeyi bal gibi anlıyoruz. Ama anladığımız, bulunduğumuz pozisyon gereği işimize gelmiyor.

Hepimizin bildiği gibi ülkemiz zor bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Son on beş yılın en yüksek enflasyonuna maruz kaldı. Türkiye çapında azımsanamayacak firma konkordote ilan etti. Vatandaşın alım gücü azaldı. Durum bu iken ekonomimizi bu durumdan nasıl kurtarabiliriz, bunun yolları nelerdir üzerine hiç detaylı bir tartışmanın yapıldığını gördünüz mü siz? Onca ekonomistimizin bu konu üzerine kafa yorduğuna, hükümete öneriler götürdüğüne, TV'lerde tartışma programları yapıldığına şahit oldunuz mu? Öyle zannediyorum ya hiç konuşmaya değer görülmedi ya da birkaç cümleyle geçiştirildi. Demek ki birinci önceliğimiz ekonomi değil de Andımızmış bu ülkede. Madem Andımız bu kadar önemli beş senedir okunmazken neredeydiniz? Bu beş sene boyunca Andımız okumayınca ne değişti? 1933 yılından son beş seneye gelinceye kadar okunduğu halde çocuklarımızda ne tür bir değişiklik meydana geldi?

Bence Andımız üzerinden yapılan tartışmalar yanlış minvalde yürüyor ve kısa zamanda da tartışma durulacağa benzemiyor. İşin garibi halkta böyle bir sorun yok, okullarda da okunsun-okunmasın tartışması yok. Sonra bu Andımızı okuyacak olan öğrenci, okutacak olan öğretmen değil mi? Niçin bunlara "Bu konuda ne dersiniz" denmez? 

Tartışmayı bitirmenin en güzel yolu bu işin okullara bırakılması ve okullara sorulması.  Çünkü sabah soğuk sıcak demeden Andımızı söylemek için sıraya girecek olan onlardır. Okullar öğrenci ve öğretmenleri arasında bir oylama yapar, çıkacak sonuca da herkes uyar. Yok buna razı olmayız. Bu iş çocuklara bırakılmayacak kadar önemli denirse çocuğunu okula kaydettiren veli "Çocuğum Andımızı okusun" veya "okumasın" formunu imzalar. Okul yönetimleri "Çocuğum Andımızı okumasın" diyen veli çocukları sınıflarına geçtikten sonra "Çocuğum Andımızı okuyacak" diyen velilerin çocuklarına Andımızı söyletir.

Bana "Senin bu konuda önerin nedir" denirse -ki denmedi, denmez de... Farz edin ki sordular- çocuklarımızı kendi dönemlerimize göre değil, yaşadıkları döneme göre yetiştirmek lazım. Andımızı okuyunca kıyamet kopmadığı gibi okumayınca da kıyamet kopmadı. Okunmasının tek faydası bizim dışımızdakilerin hassasiyetlerini gözetmek olur, onlar adına empati yapmış oluruz.

14 Kasım 2018 Çarşamba

Etki ve Tepki Meselesi *


Şunu iyice anladım ki bu ülke normal bir ülke değil. Bu ülkede yaşamak zor mu zor! Çünkü bu ülkede hiçbir şey enine boyuna doğru dürüst tartışılmaz, farklı fikir dinlenmez. Niçin dinlenmez? Çünkü ya kendi düşündüğümüz fikrin doğruluğuna kendimizi o kadar inandırmışız ki muhatabımızı dinlemeye ihtiyaç duymuyoruz ya da kendi görüşümüze çok güvenmiyoruz. Bu yüzden rakip veya rakiplerimizi susturmaya çalışıyoruz.

Rakibimiz konuşmaya kalkarsa ne olur? Ne olacağını kestirmek zor ama  her ihtimal kapıdadır: Kavga, gürültü, kargaşa, kaos, kriz çıkarma; algı oluşturma, belden aşağı vurma, eski defterlerin açılması ve iftira atma gibi her yol mubahtır. Duruma göre tüm bu yollar bir bir denenirken halk olarak bizler de krizi çıkaranların arkasında saf tutarız. Biz saf tuttukça krizi çıkaranlar ve krize çanak tutanlar bizden güç alarak olayları daha fazla kaşımaya devam ederler. Bu işte maalesef sağduyu yok, basiret yok, feraset yok, ortak doğru yok, kamu yararı yok. 

Biz kamu yararını gözetmeden taraftar kazanmaya devam ettikçe göz ardı ettiğimiz bir husus var: Yaptığımız her şey etki ve tepki sonucunu doğurmaktadır. Kendi doğrumuzu rakibimizin durduğu yere göre belirliyor, rakibimizin tepkisine göre bir tepki veriyoruz. Çoğu zaman da ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor. Alın size bir örnek: Biri çıkıyor "Atatürk ilah değildir" diyor. Öbürü kalkıyor "Evet ilâhımızdır" diyor. Burada ilah değil etkisine, ilahtır tepkisi veriliyor. Bu etki ve tepkiyi doğuranlar cahil birileri değil. Biri gözde bir mesleğin bölümünü okuyor, diğeri fakülteyi bitirmiş ve gazetecilik mesleği icra ediyor.

Güncel olduğu için bu örneği verdim. Etki-tepki meselesine yüzlerce örnek verilebilir. Nedense hiçbir meseleyi soğukkanlı bir şekilde karşılayamıyoruz. Tartışmanın veya tepkimizin neye mal olup nelere etki edeceğini bir türlü hesaba katmıyoruz. Gözümüz dönmüş gibi rakiplerimizi ezmeye çalışıyoruz. Hesap kitap yapmadan yaptığımız bu şeylerin kime ne faydası var? Siz hiç böyle etki ve tepki durumunda "Bu adam doğru söylüyor, ben yanlış düşünüyormuşum, sayesinde aydınlandım, kendisine teşekkür ediyorum" diyen birini gördünüz mü? Suçlayıcı ve saldırgan tutumumuzun tek faydası rakiplerimizin bulunduğu yerde daha bilenmesini ve kenetlenmesini sağlamaktır.

Etki ve tepki durumlarına katkı verenler aslında birbirinden besleniyor, yaşamaları buna bağlı. Bizler de onların safında yer alarak onlara destek veriyoruz. Aslında yapılması gereken herhangi bir konuda makul davranmayan ve gerginlikten beslenen bu kişilere ne halin varsa gör deyip desteği çekmek onları makul olmaya zorlamaktır. En iyisi etki ve tepki kutuplarının ortasında yer almak, ikisinin içinde yer almamaktır. Bu, orta yoldur ve olması gerekendir.

* 16/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.