30 Ekim 2018 Salı

İstanbul Havalimanı ***


Tamamlandığında 6 bağımsız pisti, 500 uçak kapasitesi ve yıllık 200 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyük ve en modern havalimanı olacak yeni havalimanının açılış töreni gerçekleştirildi. Açılış ise Cumhuriyetin 95.yılını kutladığımız 29 Ekim gününe denk getirildi. İsmi merak edilen bu yeni havalimanının adını da Cumhurbaşkanı açılışta söyledi: İstanbul Havalimanı. Tüm etapları 2028 yılında tamamlanacak.

Ülkemize büyük katma değer getirecek olan yeni havalimanı açıldı. Göğsümüzü kabarttı. Ama milletçe bu sevinci, bu gururu yeterince yaşayamadık. Çünkü açılan havalimanı bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışma da yeni havalimanının adı üzerine yoğunlaştı. “Niçin Atatürk adı verilmedi? Atatürk’ün adı unutturulmak isteniyor” deniyor. Daha doğrusu niyet okuyuculuğu yapıyorlar. Tartışmayı başlatanların çoğu da zamanında böyle bir havalimanına karşı çıkanlar. Merak ediyorum yeni havalimanına Atatürk adı verilseydi tartışma olmayacak mıydı? Bence olurdu. Ne de olsa burası Türkiye! Bu ülkede bir iş yapılır da tartışma olmaz mı? Kendimizi inkar gibi bir şey bu! Hatta bir TV kanalında bir vekil, “Açılışın 29 Ekim’e denk getirilmesi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını gölgede bıraktı. Kasıtlı olarak bu güne denk getirildi, bunu tasvip etmiyorum” açıklamasını yaptı. Şaşırdım doğrusu. Ki şaşırılmayacak gibi değil. Önemli bir açılışın tüm milletçe bayram kabul edilen anlamlı bir günde yapılması takdire şayan karşılanması gerekir. Adam eleştirecek, bir âmâ bulacak ya ağzından çıkanı kulağı işitmiyor. Keşke milletçe göğsümüzü kabartacak, ülkemize bir katma değer getirecek tüm açılışlar böylesi önemli günlerde yapılsa! Hatta her 29 Ekim’de yeni bir açılış yapılsa fena mı olur. Bence aliyyülâlâ olur.

Şimdi gelelim yeni havalimanının adının İstanbul Havalimanı olmasına. İtici bir isim mi İstanbul? Uğruna nice savaşların yapıldığı, almak için ülkelerin ağzının suyunun aktığı tarihi bir şehir. Sonra bir havaalanına o ilin adını vermede ne sakınca vardır? Ayrıca Atatürk’ün adı verilmemek suretiyle Atatürk adı niçin unutturulmaya çalışılsın? Atatürk’ü yaşatmak sadece ismini koymaktan mı ibaret? Ayıp değil mi böyle bir gerekçe? Atatürk’e saygısızlık değil mi? Şundan herkes emin olsun ki dünya bir araya gelse bir ismi unutturmaya çalışsa bu millet istemediği müddetçe kimse o ismi unutturamaz. Yine tüm dünya bir araya gelse bir ismi unutturmayacağız dese bu millet istemediği müddetçe kimse o ismi bu milletin hafızasına kazıyamaz. Bence yeni havalimanını eleştirmek için kendini dünden hazırlayanlar başka gerekçeler bulsalar daha iyi bir iş yapmış olurlar. Ayrıca kimse kendi ideolojilerine, hazımsızlıklarına Atatürk’ü alet etmeye kalkmasın.

Bir başka husus, bir yere isim vermede kim söz sahibidir? Herhalde o yerin yapılmasında en büyük katkıyı sağlayana ait bir hak olsa gerek. Yapan başkası, yaptıran başkası, düşünen başkası, planlayan başkası, ihale eden başkası, para ve kaynak bulan başkası; biz kalkmış bir ismi dikte etmeye çalışıyoruz. Ayıp oluyor ama! Bizim bu durumumuz evlendirdiğimiz çocuklarımızın doğan çocuklarına kendi ismimizi veya kendi istediğimiz bir ismi vermeye kalkmamız yahut bu konuda çocuklarımızın kendisini baskı altında hissetmesine benziyor. Çocuğu doğuran başkası, emek sarf eden başkası, büyüten başkası, sıkıntıyı çeken/çekecek başkası; biz ise kendi adımızı vermeye kalkıyoruz. Bırakalım da çocuklarına ne isim vereceklerse anne ve baba versin, hazıra konmayalım. Bizim bu baskımız çocuklarımızın ismini uzattı. Zira çoğu çocuk biri kullanılmayacak şekilde iki ismi birden taşıyor. Bu da bizim eserimiz maalesef.

Konu İstanbul Havalimanı idi. İsmini tartışırken nasıl olduysa -gördüğünüz gibi- çocuklarımıza isim vermeye kadar vardı. Biz konuyu dağıtsak da yazımızı yeni havalimanıyla bağlayalım: Adı ne olursa olsun, göğsümüzü kabartan bu yeni havalimanı ülkemize hayırlı olsun! Zira ismi çok da önemli değil. Havalimanının yapılışında pay sahibi olanlara teşekkürü bir borç bilir, her 29 Ekim’de iki bayram birden yapacak şekilde yeni ve önemli açılışlar temenni ediyorum.



*** 01/11/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Tüm Mesele Bardağı Yere Bırakabilmekte *


Bazı insanlar vardır vücudu günümüzde ama beyni, zihni hep geçmiş zamandadır. Çünkü geçmişin insanıdır. Bir türlü günümüze gelmez. Hep geçmişle yaşar. Daha doğrusu geçmiş sendromu yaşar. Geçmiş problemlerle boğuşur durur. Kafasından atıvermez. Geçmişten kurtulup günümüze gelemediği için ne kendisi huzur bulur ne de etrafına huzur verir. Aslında kafasında oluşturduğu problemlere bir sünger çekiverse kendi de rahat edecek, çevresini de geçmişle uğraştırmayacak.

Konumuzun daha iyi anlaşılması için yazımın bu kısmında Uzman Psikolog Saadet Elevli’nin sayfasından alıntıladığım bir hikâyeyle sizi baş başa bırakmak istiyorum:

Bir gün bir profesör sınıfa elinde su dolu bir bardakla girer. Profesör elinde su dolu bardağı sınıftaki tüm öğrencilerin görebileceği şekilde yukarıya kaldırır ve sorar:
“Sizce bu bardağın ağırlığı ne kadardır?”
“50 gr!”, “100gr!”, “125gr!” şeklinde farklı cevaplar verir öğrenciler.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ağırlığını ben de bilemem” der Profesör.  Sonra öğrencilerine yeni bir soru daha yöneltir:
“Bu bardağı böyle bir kaç dakika tutarsam ne olur?”
“Hiçbir şey!” diye yanıtlar öğrenciler.
Bu kez de profesör “peki bu bardağı bir saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sorar.
Öğrencilerden biri “kolunuz ağrımaya başlar.” der.
Daha sonra profesör şu soruyu sorar “peki bu bardağı bir gün boyunca elimde tutsaydım ne olurdu?”
Öğrenciler; “kolunuz ağrırdı, kol kaslarınız kas spazmı vb geçirirdi” şeklinde yanıtlar verirler.
Bu sefer de profesör öğrencilerine “ peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?” sorusunu yöneltir.
“Hayır!” der tüm öğrenciler.
Profesör, “Peki o zaman kolun kas spazmı geçirecek kadar ağrımasına neden olan şey neydi? Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için bu durumda ne yapmam gerekir?” sorusunu yöneltir.
Öğrencilerden biri “Bardağı yere bırakın, düşsün!” diye yanıt verir.
“Evet” der profesör ve devam eder. “Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürseniz bu sefer başınız ağrımaya başlar. Biraz daha uzun düşünürseniz, artık sizi bitirmeye başlar ve hiçbir şey yapamaz duruma gelirsiniz. Hayatınızdaki problemleri düşünmek önemlidir. Fakat çok daha önemlisi her günün sonunda, uyumadan önce elinizdeki bardak gibi onları yere bırakmaktır. Ertesi sabah bardağı yine bıraktığınız yerden alabilirsiniz. Böylece güne sabah daha taze uyanır, gün içinde karşınıza çıkabilecek problemlerle mücadele edebilecek güçte olursunuz. Bu nedende bugün eve gittiğinizde “ELİNİZDEKİ BARDAĞI YERE BIRAKIN!”

Sanırım tüm mesele elimizdeki bardağı bırakabilmekte. Ne zamanki bardağı elimizden bırakırız, kafamızdaki tüm problemleri de çözmüş oluruz.

* 31/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

28 Ekim 2018 Pazar

"Çok Akıcı Bir Üslubun Var!"

İlkokul dördüncü sınıfa geçtikten sonra yaz tatili bitimi okula gittiğimde dersimize bir başka öğretmenin geldiğini görünce sınıfcak şoke olmuştuk. Çünkü üç yıl boyunca dersimize giren, bize ilk okumayı öğreten öğretmenimiz yoktu. O bizim her şeyimizdi. Tayin isteyip gitmişti ya da tayin istemek zorunda kalmıştı.

4. ve 5. sınıflarda sayısını unuttum dersimize giren öğretmenin. O zamanlarda bilmediğim kah ücretli öğretmen girdi dersimize, kah geçici biri. Bazı zamanlar iki sınıfı birleştirerek okul müdürü girdi. 5.sınıfta da bir başkası. 5.sınıfta dersimize girenden aklımda kalan şeyler: Öğrencilerin kulağını çektiğinde kulaklarından kan geldiği. Bir de bir güzel döğdüğü. 4.sınıfta dersimize giren öğretmenlerden aklımda bir şey kalmadı.

İlk üçü okutan öğretmenimden çok şey kaldı aklımda. Farklı bir öğretmendi. Hem okumayı öğrendim ondan hem de namaz kılmayı. Baktım cuma namazına gidiyor, ardından ben ve bazı arkadaşlarım da giderdi. Saz eşliğinde söylediği "Çırpınırdı Karadeniz" hala kulaklarımda. Bazen bir hikayeden bölümler okurdu. Hikayedeki kahramanlardan "Hayri Dede" hala aklımda. Şairdi kendisi. Beldemizle ilgili yazdığı şiiri baştan sona ezberlemiştim. 

Benim ve arkadaşlarımın yanında ayrı bir yeri vardı ilk öğretmenimizin. 1974 yılında kaybettiğim öğretmenimle ilk irtibatım 43 yıl sonra oldu. Cep numarasını buldum aradım. Ardından ziyaretine gittim. Emekliliğinin ardından yıllar geçmiş olmasına rağmen şiir yazmaya devam ettiğini öğrendim. Telefonla da olsa zaman zaman ararım. Ben geliştirirsem de sağ olsun beni arar.

Dün hocam beni aramadan ben arayayım halini hatırını sorayım, hayır duasını alayım istedim. Telefonda şiirlerinin iki kitap halinde yayıma hazır olduğunu söyledi. Hatta kitaplarının isimlerini bile koymuş. Maşallah heyecanından hiçbir şey kaybetmemiş, yazmak ve okumaktan uzaklaşmamış. Görüşmemizin sonlarına doğru bana "Ramazan! Sen bir yerde yazı mı yazıyorsun" dedi. Evet dedim. Nerede yazıyorsun dedi. Yazdığım yerlerin adını, ayrıca "dilin kemiği yok" adında bir blogum olduğunu söyledim. "Bana bir ara benim oğlan senin bir yazını getirdi. Bu Ramazan Yüce senin öğrencin mi dedi, evet dedim. Yazını okuduk. Çok akıcı bir üslubun var, sıkmıyor, sürükleyici" dedi. Kendisine çok teşekkür ederim. Sayenizde dedim.

Öğretmenimle görüşmeyi bitirdim. İçim içime sığmadı. Nasıl sığsın ki sevinç ve mutluluktan dört köşe oldum. Her ne kadar zaman zaman yazılarımı okuyanlardan "Çok farklı bir üslubun var...konuşma diline benziyor...çok akıcı yazıyorsun...çok farklı konulara değiniyorsun" şeklinde değerlendirmeler duyduğumda memnun olsam da ilkokul öğretmenimin söylemesi beni fazlasıyla mesrur etti. Hocamdan geçer not almıştım ne de olsa.

Not:Son paragrafta kendimi biraz övdüm mü yoksa bana mı öyle geldi? Sanırım övdüm. İnsan kendini övmezse çatlar ölür dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Siz ne dersiniz bilmiyorum ama gördüğünüz gibi akıcı bir üslubum varmış!